Neden Yerli Fikirler?
Yazar: Doç. Dr. Emrah AKBAŞ   |    Yayın Tarihi: 25 Aralık 2014   |    2096 Kişi tarafından görüntülendi.

Uzunca bir zamandır sadece Avrupa-merkezci bilginin değil, aynı zamanda Avrupa-merkezci ahlâkın egemenliği altında bulunuyoruz. Onca ıstırabın ardından meselenin kaba bir hars ve medeniyet ayrımı üzerinden anlaşılamayacağını kabul etmiş olmalıyız.


Avrupa’nın kültürünü değil, ileri bilim ve tekniğini alma düşüncesi bilim ve tekniği kültürden bağımsız bir biçimde ele alma yanılgısını beraberinde getiriyordu. Kaldı ki, Avrupa’nın ileri bilim ve tekniğine duyulan ihtiyaç mutlaka bir yüzleşmeyi de zaruri kılmalıydı. Uzun yüzyıllara dair bir yüzleşme… Böylesi bir ihtiyaç evvela neden bu denli geri kaldığımıza dair bir tefekkürün ardından duyulmalıydı. Biz bize has olanı veyahut yerli olanı terk ederek mi Avrupa’nın bilim ve tekniğine talip oluyorduk yoksa bize has veyahut yerli olanın yerinde yeller mi esiyordu? Asıl sorulması gereken soru budur.


Böylesi bir hesaplaşmaya girişmeksizin mecbur kaldığımız Avrupa-merkezci epistemoloji Avrupa merkezli olmayan bilgiye rağbet etmez, yerli bilgiyi ikincilleştirir, değersizleştirir. Örneğin, Batı tıp anlayışı dışındaki tüm diğer tıp anlayışları ya alternatif ya da tamamlayıcıdır. Hâlbuki Tolstoy Batılıların sadece kesip biçmeyi düşünen cerrahlar olduklarını, kendi tıpçılarının ise doğadaki türlü bitkilerden şifa devşirdiklerini gururla söylüyordu.


Batı dışı dünyada türlü kadim şifa gelenekleri vardır ve bu geleneklerin büyük çoğunluğu doğayla barışık (doğaya diz çöktürmeyi amaçlamayan) ve mistik bir tasavvura dayanır. Anadolu’daki suyla veya musikîyle tedavi biçimlerini hatırlayınız. Bunlar ve diğer medeniyetlerin ürünü olan çeşitli tedavi/terapi biçimleri kulaklara nostaljik bir seda gibi gelmektedir. Avrupa-merkezci epistemoloji öylesine çepeçevre kuşatmıştır ki bizleri, yegâne referans olarak hayatlarımıza tahakküm etmektedir.


Diğer yandan, endüstriyel toplum sadece üretimi makineleştirmekle kalmamış, ayrıca insanı da bir makineye indirgemiştir. İnsanın yitirdiği ruhunu araması ve beden ve ruh ikiliğine son vermesi için ruh dolu bir çağrıya ihtiyaç duyuyoruz.


Son zamanlarda Batı’da farklı kültürlere ve yerliliğe özel bir vurgunun yapıldığını görüyoruz. Bunun sebebi bilhassa Avrupa’nın artan bir biçimde çok-kültürlüleşmesinden başkası değil. Çok-kültürcü uygulamalar ilk bakışta türdeş ve tek-kültürlü ulus-devletin çoğulluklar üzerindeki baskıcı niteliğinin giderilmesini ve herkes için toplumsal eşitliğin savunulmasını ifade etmektedir. Çok-kültürlü toplumlar çok-kültürcü yaklaşımları zaruri kılıyor. Ama burada      yine yerli olanın ontolojik kabulünden söz etmek güç, zira çok-kültürcü yaklaşımlar farklı kültürleri “otantize” ve “egzotize” ettiği oranda içermekte ve aslında farklı kültürlerin ötekileştirilmesine söylemsel bir meşruiyet kazandırmaktadır. Zaman içinde tüm çok-kültürcü söyleme karşın Batı’da göçmenler önemli pozisyonlara hala erişememektedir. Çok-kültürcü uygulamayı neo-liberal uzlaşının önemli bir parçası yapan da budur. Göçmenler “farklı”, “egzotik” ve “otantik” yapılarıyla geniş toplum kesimlerinin birer birimi olabilmekte, ancak toplumu kuran unsurlardan biri olamamakta ve bunu talep etmekten de uzaklaşmaktadır. Söylemsel düzlemde “farklılıklara saygı”yı vurgulayan çok-kültürcü yaklaşımlar pratikte farklılıkların ötekileşmesine hizmet etmektedir. Farklılıklar farklı birimler halinde ele alındığında, bir yandan bu farklılıklara ilişkin önyargılar yeniden üretilebilmekte, diğer yandan toplumdaki asıl eşitsizlikler görünmez kılınabilmektedir.


Çok-kültürcülüğün yaslanacağı eleştirel yaklaşımların, farklı kültürleri, hâkim yapıya eklemlenmiş veya hâkim yapıya uyuma zorlanması gereken unsurlar olarak görmek yerine, bu kültürlerin bilgisini ve doğasını kavramaya ve buradan doğru epistemolojik bir faaliyete girmeye çalışması gerekir. Yani mesele sadece “kültürel olarak uygun” uygulamalar ortaya koymak değildir. Mesele epistemolojiktir.


Peki bu epistemolojik meselenin üstesinden nasıl gelinir? Evvela bilgi ile yaşam tecrübesini birbirinden ayrıştıran düalist ve determinist inançlardan vazgeçmeli ve yerli perspektifleri meşru ve güvenilir saymalıdır. Şu halde, farklı olana bizatihi bir kıymet ve anlam atfetmek gerekir. Farklı olan ikincil değildir; aslî bir kıymeti vardır. Sadece aslî bir kıymeti değil, ayrıca kendi bilgi, beceri ve değerler kümesi vardır.


Avrupa-merkezci bakış meşru bilginin merkezi olarak Batı’yı görür. Batı dışı dünyada üretilen bilgi sadece oryantalist bir pencereden ele alınabilir. Batı’nın ben-merkezci tavrı entelektüel anlamda ötekinin tanımına ilişkin duruşunu belirlerken pratik kaygılarını büyük oranda etkilemiş ve dünya tarihinin akışında belirleyici olmuştur. Bu ben-merkezcilik, “etnosentrizm” veya özelde Ortadoğu toplumları ve onların gelenekleri söz konusu olduğunda “oryantalizm” terimleriyle karşılana gelmiştir. Etnosentrik veya özelde oryantalist söylem diğer toplumların Batı’ya göre farklılıklarını bir eksiklik olarak vurgulayıp Batı’yı yücelten negatif bir söylemdir.


Oryantalist söylemler öylesine içselleştirilmiş ve normalleştirilmiştir ki, Batı dışı toplumlar da kendilerine bu gözlüklerle bakmayı adet haline getirmişlerdir. Aydınların ihaneti gibi görülen şey aslında tam da bu bakıştan kaynaklanmaktadır. Bırakın aydınları, sokaktaki insanın dahi gözünün önüne oryantalist bir perde çekilmiş durumdadır.


Sadece Avrupa-merkezci bilginin değil, aynı zamanda Avrupa-merkezci ahlâkın egemenliği altında bulunduğumuzu ifade etmiştik. Söz konusu bu ahlâkın sonu hüsrandan başkası olmamıştır. Ahlâkçı bir söylem değil kastımız, aksine yalnızlık, yabancılaşma ve arâf… Çıkarından ve hazzından başka bir şey düşünmeyen, derdine düşman bir insanlık…


Öyleyse yerli fikirlere olan ihtiyaç insanın endüstriyel kapitalizm dünyasındaki yalnızlığı ve yabancılaşmasının aksisedasıdır. İnsanın en aslî ve doğal ihtiyaçları olan anlam ve gaye arayışına kulak veren bir yaklaşıma ihtiyaç bulunmaktadır. Yerlilik; rasyonalist, modernist, seküler ve bireyci ahlâka karşı yerli olandan beslenen yeni bir ontoloji önermektedir.


Günümüzün en temel referanslarından bazıları insan-merkezlilik, hümanizm, özgür irade ve self-determinasyondur. Avrupa-merkezci bireyciliğin üzerine bina olan bu referanslar bambaşka bir insan tasavvuru ile yer değiştirmelidir. Başkalarına karşı duyarlı, sorumlu ve şefkatli bir insan… Kendine dair keşif yolculuğunda ötekini keşfeden insan…


Peki yerli fikirler nasıl üretilmeli? Bunun için her şeyden evvel “yerli” olanı keşfetmek zorundayız, zira yerli olanı unutalı epey zaman oldu. Ülkemizde İslamcısından Kemalist’ine tüm toplum kesimlerinin kafası pozitivist ve Avrupa-merkezci bir biçimde çalışmakta ve sığ bir Avrupalı milliyetçiliğin perdelediği beyinlerde ve gönüllerde yerli olanı keşfetmeye dönük bir arzu bulunmamaktadır.


Yerliliği salt bir bilgi meselesi olarak görmek bir diğer büyük yanılgı, zira bilgiyle kurulan pozitivist ilişki yerli bilgiyi yine Avrupa-merkezci bir biçimde harcamaktan başka bir iş yapmayacaktır. Hâlbuki ihtiyaç duyduğumuz şey yerli bir perspektiftir. Yerli bir bakış açısıyla evrene, insana ve tüm bunlardan evvel kendimize bakabilmektir.


Benim Yerli Fikirler’de yazma sebebim işte bu yerli perspektife naçizane katkıda bulunmaktan başka bir şey değil. Yolumuz uzun, yükümüz ağır… En temel kavramlarımızı yeniden düşünmekle başlamalı bu yolculuk… Bugünlerde dillere pelesenk olan kadim ve medeniyet sözcüklerinin gerçekte ne anlama geldiğine dair bir tefekkürle…  Kültürümüzün yüzlerce yıllık derin bilgeliğine teşekkürle…


Yeni bir insan tasavvuruna varmalı bu yolculuk. En derinlerimize dair bir keşfe… Dert sahibi olmaya, derdine sevdalanmaya varmalı…


Mesele yerli bilgi değil yani, Leyla’dan vazgeçme meselesi. 

 



PAYLAŞ