Bilimde Sahtecilik Üzerine
Yazar: Prof. Dr. Ahmet İNAM   |    Yayın Tarihi: 05 Haziran 2015   |    712 Kişi tarafından görüntülendi.

Bilimi geniş anlamıyla alır, tarihini oldukça gerilere götürürsek, bilimdeki sahteciliğin bilebildiğimizi sandığımız ilk örneklerinden biri olarak Hipparkhos’u anabiliriz (M.Ö. 2. yüzyıl). Bilimdeki sahteciliğin belgelenmesinde türlü zorluklar var. Hele çok eski dönemler için ancak tahminde bulunabiliyoruz.Hipparkhos’un Babbillilerden aldığı yıldız gözlem raporlarını kendine mal ettiği savı vardır (Bilimdeki sahteciliğin örnekleri için, örneğin, W, Broad ve N. Wade’in Betrayers of the Truth adlı kitabına bakılabilir, Simon and Schuster, New York, 1982). Ardından sahtecilik savları sürüp gidiyor: M.S. 2. yüzyılda Batlamyus(Ptolomy) yapmadığı astronomik ölçümleri yaptığını söylemiş. 17. yüzyılda Galileo Galilei deney sonuçlarını abartmış. NewtonPrincipia’sındaki savları güçlendirmek için, kullandığı verileri çarpıtmış. Ünlü matematikçiJohann Bernoulli 1738’de oğlunun keşfi olan Bernoulli denklemlerini ondan önce yayınlayarak sahiplenmeye kalkmış. John Dalton 1804-1805 yılları arasında şimdi tekrar edilemeyen, büyük bir olasılıkla da dediği gibi gerçekleştirmediği deneylerin raporlarını yazmış. 1865 ‘de genetik biliminin kurucularından Gregor Mendel, doğru olduğundan kuşku duyulan, teoriye “çok” uygun istatiksel sonuçlar yayınlamış. 1909’da Amerikalı kaşifPeary, ulaştığını söylediği kuzey kutbunun ancak yüzlerce mil uzağında bir yerlere gelebilmiş. Nobel ödülü sahibi Amerikalı fizikçi Robert Millikan 1910-1913 yıllan arasında laboratuvarındaki deney sonuçlarının ancak işine gelen kısımlarını yayınlamış (oldukça düşündürücü bu konu için bkz. The Scientific Imagination: Case Studies, G. Halton, Cambridge University Press, New York , 1978, s. 25-83)... Örnekler çoğaltılabilir.


Nasıl ve Neden?

Nasıl yapılıyor bilimde sahtecilik? Neden yapılıyor? Bilimle sahtecilik bağdaşır mı? Bilim sahteciliğinden ahlaksal, siyasal, giderek insanın bilgisiyle olan ilişkisi açısından ne gibi sonuçlar çıkarabiliriz?

Burada, hemen bilimdışı şarlatanlıkla, bilim içi sahtecilik arasındaki ayırımı vurgulamak gerekiyor (Ayrıca, bilime alternatif olduğu savlanan çalışmalar da vardır. Platon, Aristoteles, bugünkü bilim anlayışından biraz farklı görüşlere sahiptir. Goethe’nin renk kuramı, 19. yüzyılda ortaya çıkan Politik Tıp, Politik Psikoloji, kadınlar için bilim, toplumsal doğa bilimi gibi çalışmaları bilimin “alternatifleri” arasında sayan düşünürleri unutmayalım. Bkz. Gernot BohmeAlternativen der Wissensehaft, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 1980). Bilim olma savındaki astroloji, büyücülük gibi alanlarla, bilimin, bilim topluluklarının ve bilim kurumlarının dışında kalmış, kendilerini bu topluluk ve kurumlara kabul ettirmeye çalışan, bu amaçla gözlem verilerini, kuramsal ilkeleri kendi hedeflerine ulaşmak için yorumlayan kişi ve topluluklardan ayrı olarak bilimdeki sahteciler, bilim topluluklarının içinde yaşarlar. Araştırmacı, bilim insanı, kuramcıdırlar. Özellikle gözlem sonuçlarını elde edip yayınlamada, deneyler kurup, sonuçlara ulaşmada sahtecilik yaparlar. Verileri çarpıtırlar, çalarlar, yok ederler, uydururlar. Yapmadıkları deneyleri, gözlemleri yapmış gibi gösterirler. Şöyle bir göz attıkları kitapları, makaleleri okuduklarını ileri sürerler. Teorik çalışmalar çalınabilir (intihal, plagiarism). Kimi zaman sahtecilik “iyi niyetle”, “bilmeden de” yapılmış olabilir. İnsanda görmek istediğini görüverme özelliği vardır. İnsan kendini kimi zaman kolayca aldatıverir.

Bilimdeki bir araştırıcı hem kendini hem üyesi olduğu topluluğu, kurumu bilerek ya da bilmeyerek, isteyerek ya da istemeden neden kandırır?

Bu sorunun yanıtı hem bilim tarihinin yeni bir gözle gözden geçirilmesini hem de bilim sosyolojisi, antropolojisi, politikası, ekonomisi, ideolojisi, felsefesi gibi farklı alanlarda oldukça ayrıntılı çalışmalar yapmayı gerektirir. Burada sezgisel düzeyde kalarak, konuyu anlamaya, yorumlamaya çabalayacağım.

1. İnsanın ruhsal yapısından gelen zayıflıklardan başlayalım. Hakikat araştırması sabır ve fedakârlık ister; cesareti, direnmeyi gerektirir. Sabırsız, tembel, korkak, tez elden ün edinme peşinde, hırslı, kibirli, sığ, dikkatsiz, özeleştiri gücünden yoksun, sağlıklı, kuşkuculuğa dayanmayan kişilerin aldanma ve aldatma eğilimleri zaman zaman ön plana çıkabilir.

2. Araştırma sırasında sosyo-psikolojik, politik, ekonomik, ideolojik baskılar olguların kavranışını, algılanışını olumsuz etkileyebilir.

3. Bilimsel araştırmaları destekleyen kurumların beklentileri, araştırma sonuçlarının denetlenmesinin, deneyleri tekrar edebilmenin zorlukları, bilimsel dergilerdeki hakemlik sistemlerinin sağlıklı işlemeyişi, giderek incelenen, dallanıp budaklanan çalışma alanlarındaki araştırmaların sağlıklı yansıtılıp yansıtılmadığının anlaşılmasını güçlendirici bir yığın etmen sahteciliği önlemede karşımıza çıkan zorlukların bazılarını oluşturuyor.


Ayıp Ahlakı

Biliminde sahteciliğin nasıl ve neden yapıldığı konusundaki saptamalarımız yeterli değil. Henüz bilimin iş başında nasıl işlediği konusunda sağlıklı ve yeterli olgusal verilerimiz yok. Yazık ki hâlâ bilime aşırı ve tehlikeli idealleştirmelerle bakıyoruz. Bilim tarihinin ve sosyolojisinin sunabileceği zengin örneklerle görüşlerimizi yenilemek, yeniden gözden geçirmek yerine, gereksiz duygusallıkla, bilimsel araştırma tavrına yakışmayacak biçimde bilim yobazlığı yapıyoruz. Bilimde sahtecilerin olması demek, bilimin sahteci bir uğraş olması demek değildir. Bilim topluluğunda sayısı çok az olan (umalım!) araştırmacılar ayıp işlemektedirler. Bu, bilimin ayıbı değildir. Bilimde anlaşılması gerekli bir olgudur. Bu ayıbı anlamak zorundayız. Saklamak çok daha büyük bir ayıptır. Bilim sahteci (haşa!) değildir. Kabul. Bilimde, sahtecilerin olduğunu söylemek bilime saygısızlık demek değildir. Takım tutar gibi kendisini sözde savunmaya çalışan sığ kafalı fanatiklere bilimin ihtiyacı yoktur. Bilimin hakikati aramasında “saygın” giderek “kutsal” bir uğraş olduğu yorumuna itirazım yok. Bilim adına, hakikati araştıran insanları üzen bilim ahlaksızlıklarını tanımak zorundayız. Sorun bilim insanları topluluğundaki ayıpları nasıl yorumlayacağımız sorunudur. Öncelikle ayıpları tanıyacağız. Saklamayacağız. Bilimin günahsız, lekesiz olduğunu söylemek olgulara aykırıdır. Dolayısıyla olgulara saygıya dayanan bilimsel tutuma aykırıdır.

Ayıp ahlakının ilk koşulu, “işleyişin neresinde ne gibi özür ve eksiklikler var ki ayıplar ortaya çıkıyor?” sorusunu sormaktır. Dünyayı, bilimi tutanlar ve bilim düşmanları diye ikiye ayırıp, kafamızda yarattığımız “ideal” bilim anlayışını eleştirenlere bilim düşmanlığını yakıştıranlar, bilime belki farkına varmadan (en acısı da budur!) en büyük kötülüğü yapanlardır. Bilim insan etkinliğidir, insanın zayıflıkları ve özürleriyle birlikte gelişir. Bilim, bitip tükenmek bilmeyen bir araştırmadır; sorgulama, eleştiridir. Yanlışlarımızı düzelte düzelte yürüyoruz. Bu yürüyüşümüzü tanımak, aramızda beliren sahtecilere olanak sağlayan koşulları tanımak zorundayız. Neden sahteciler var? Bu ayıp neden var? Burada bilimi ayıplamıyoruz. Sahtecileri ayıplıyoruz. Olup biteni anlamaya çalışarak, bilimi hakikaten yakalamaya çalışan (gerçekliği betimlemeye, açıklamaya, anlamaya çabalayan) bir etkinlik olarak idealleştiriyoruz. Bu idealleştirme, gerçek işleyişinden, somut durumlardan tamamıyla koparılmış bir idealleştirme değildir.

“Efendim, bu sahteciler, bilim insanı değil ki” diyebilirsiniz. “Gerçek” bilim insanları hiç sahteci mi olurmuş? Böyle düşünürsek bilim aleyhine çalışanlara hizmet etmiş olmaz mıyız? Bilimin saygınlığı azalmaz mı? Peki, bilim tarihinin bu olgularını yok saymak (sözünü ettiğim Betrayers of the Truth adlı kitaba bir bakın! Yoksa kitap yalan mı söylüyor?) daha kötü bir sahtecilik değil mi? Bilim kurumlarındaki sahtecileri saklamak bilime yakışır mı? Bilimin saygınlığını artırır mı? Bu feodal, bu din kökenli tutumları bırakalım artık, sağlıklı bir ayıp ahlakına ihtiyacımız var.

Bakın sözünü ettiğim kitaplardan birinde öyküsü anlatılan (G. Holton’un kitabı) Millikan’ın deneylerine bir bakalım. Millikan Nobel ödülü almış değerli bir fizikçi. Labaratuvar defterleri incelendiğinde, Millikan’ın bazı deney sonuçlarını kuramını doğrulamadığı için yayınlamadığını görüyoruz. Bir yoruma göre, bu uyumsuz sonuçlar deneysel yetersizlikten doğmuştur. Millikan olgulara her ne pahasına olursa olsun saygılı bir bilim adamı olsaydı, kuramından vazgeçmesi gerekecekti. Millikan, istediği sonuçları vermeyen deneysel verileri saklamıştır. İyi ki saklamıştır, yoksa elektron yükünün birim yük olduğunu ileri süren kuramına ulaşamayacaktı (Kesirli elektriksel yüklerin olabileceğini ileri süren Ehrenhaft’ın görüşlerini onaylayacak bulgular, kuantum teorisinde etkinliğini sürdürüyor!). Bilim birdenbire doğrulara, hakikate erişemiyor, Bacon’un da dediği gibi, hakikat (doğruluk) otoritenin değil zamanın kız kardeşidir. Zaman içinde ortaya çıkıyor: düzeltile düzeltile. İşte bu düzeltilme, yanlışlarımızı, özürlerimizi saklarsak gerçekleşmez. Bilimi bir insan etkinliği olarak bütün girdisi çıktısıyla tanımak, günahı sevabıyla benimsemek, ona neyse öyle saygı duymak istiyoruz. Ayıplardan korkmak, ayıpları saklamak, ayıp ahlakına yakışmaz. “Benim çocuğum yalan söylemez” diyen bir babayı anlayabilirim, eğer çocuğu yalan söylüyorsa, babanın çocuğu gözü kapalı savunması ayıp ahlakına aykırıdır. Çocuğu olduğu gibi görelim. Neden yalan söylediğini anlayalım. Doğruyu araştırmasına yardımcı olalım. Yalan söylemenin ortaya çıktığını, buna nelerin, meydan verdiğini anlayalım.

Evet; soru bu; “Neden sahteciler var, bilim topluluğunda?” Bu sahtecilerden nasıl arındırabiliriz bu saygın topluluğu?”

Bilgiyle Yaşamak

Bilim, “güvenilir”, “sağlam” bilgi elde etme serüveni. “Doğrucu” olma, “hakikat”ı arama. Bilginin özellikle malumat (information) anlamında hayatımızda tuttuğu yeri önemi, son zamanlarda bilgi çağını yaşadığımız savıyla vurgulanıyor. Bilgi elde etmeye, bilgiye sahip olmaya çalışmanın gücü, iktidarı yakalamaya çalışmakla eşdeğer olduğu da söyleniyor. Bilginin gerek güç sahibi olma, gerekse sorun çözme amacıyla kullanımından dolayı değerli sayıldığını görüyoruz (Bilimin kendi başına, kullanımın dışında değeri olduğunu olabileceğini savunanlar azınlıkta kalıyor!).

Çağımızda insanın bilgisiyle olan ilişkisinde önemli sorunların olduğunu düşünüyorum. Bilimdeki sahteciliğin ardında da bu sorunların yattığını sanıyorum.

Bilginin sömürülecek, hedeflere varmak için sorgusuz sualsiz ahlaksal endişeler taşımaksızın kullanılacak olduğu sanılıyor. Nasıl yaşayacağız bilgimizle? Bilgimiz, bir diploma, bir unvan, bir saygınlık aracı mıdır yalnız? Yakalara takılan madalyalar mıdır? Bilgi para getirecek, ün sağlayacak bir araç olarak görüldüğünde, bu aracın elde edilmesindeki çarpıklıklara yol açılmış oluyor. Önemli olan, bilginin hedeflediği gerçeklik, doğruluk, hakikat değil de, o bilgiyle elde edilen saygınlıktır. Bilgiye saygı kalmamış, bilgi elde etmenin, üretmenin sorumluluğuanlaşılamamıştır. Yazık ki bilgi eğitimi bu saygı ve sorumluluğu vermekten uzaklaşıyor. Belki bundan daha önemli olan,  bilginin bir aşk olduğunun unutulmasıdır. Biliyormuş görünmek yetiyor, bilmek için bilmenin coşkusu küçümseniyor. Belli bilmeceleri çözüm için, kurnazca, daha önce hiç kimsenin denemediği yollar, yöntemler geliştirmek, bir çeşit açıkgözlülük, uyanıklık, kurnazlık bilimsel başarıyla bir tutuluyor. Bilginin giderek, olumsuz anlamıyla mühendisliğe dönüştürülmesi, işletmeci, yatırımcı, çıkarcı yaklaşım, sahtecilere davetiye çıkaran bir bilim, bilgi ortamını oluşturuyor. Günlük yaşayışın fırsatçı, köşe dönücü zihniyeti sahtecilikle özürlü bilgi ortamına yardımcı oluyor.

“Bilgiyle nasıl yaşayacağız?” sorusunu bir yanıyla kurcaladım. Bilim kurumlarının işleyişindeki özürlerin yanında, zihniyetleri, tavırları birbirlerimize aktarmaya, birbirlerimizle tartışmaya yönelik tutumsal iletişiminyokluğu da sahteciliği körükleyebiliyor.  Bu yazımda özellikle bilgisel, bilimsel tutumun yalnızca bilgiye yönelik (epistemolojik) olmadığı, hakikati araştırma kaygısı (metafizik kaygı), ahlaksal kaygılarla, insana yakışan estetik, ahlaksal boyutlarla var olabilme çabalarını içerdiğini söylemeye çalışıyorum.

Bilgiye salt soyutlanmış teknolojik tavırla bakılırsa, sorunlar çıkıyordu. Bunun yanında “hakikate”, “doğruluğa” karşı takındığımız tutum da önemlidir. Post Modern bir durumu yaşadığımız söyleniyor. Hakikate olan inanç sarsılmıştır. Bu konudaki tutumu birçok yazımda dile getirdim. Belki bir anlamıyla “anarşist” bir yaklaşımım var. Bir anarşistin yanlış anlaşılması doğaldır. Hakikatin olmadığını olamayacağını savunanlardan değilim. Bu araştırmaların basmakalıplığına, sığlığına, araştırma tutumunun sağlıksızlığına itiraz ediyorum. Hakikat inancı her türlü araştırmanın ardında duruyor. Bu inancı zaman zaman yitirebiliyoruz. Onsuz yürümenin olanaklı olmadığını savunuyorum.

Simyacıya olan hayranlığım ve saygım da buradan kaynaklanıyor. Ucuz ün elde etmenin, bulacağını sandığı altınla zengin olmanın ardına düşmeyip hakikat aşkıyla yanan simyacının, para, ün yükselme, güç elde etme düşleriyle bilim topluluğunda dolanan sözde bilim adamlarından daha saygın olduğunu düşünüyorum.

Usta-çırak ilişkisinin göz ardı edilmeye çalışılan önemini hatırlamalıyız. Bilgelikle, bilgelik sevgisiyle, bilgiye karşı saygı,  sevgi ve sorumluluk içeren tutumla araştıran bir ustanın çırağı sahteci olabilir mi? Olursa, nasıl sahteci olur? Bilim tarihi, ona yönelecek, heyecanlı, canlı, geniş ufuklu, sabırlı, titiz araştırmacılarını bekliyor bu konuda.

Hele hele, bilgi üretiminde araştırıcının kendisine olan saygısı, sorumluluğu çok önemlidir. Sahteci, öz saygısı olmayan, kendisine saygısını yitirmiş araştırıcılardan çıkıyor.

Araştırmacılar topluluğunun ahlak alanında sahip olacakları, sahip çıkacakları değerler, sahtecilik ayıbını göz önüne serebilir. Giderek zaman içinde bu ayıbı ortadan kaldırabilir. Bir gün bir genç araştırmacı ustasına varıp “Usta, benden öncekiler hep çalıp çırpmışlar, onlara ödüller verdiniz. O zaman benim ortaya koyduklarımı da kabul etmeniz gerekir.” derse, o ustanın bu gence söyleyeceği şeyler ne olmalıdır dersiniz?



PAYLAŞ