Osmanlıca Meselesi
Yazar: Prof. Dr. Mustafa BUDAK   |    Yayın Tarihi: 26 Aralık 2014   |    965 Kişi tarafından görüntülendi.

        Son Milli Eğitim Şurası'nda alınan kararlar arasında Osmanlıca'nın İmam Hatiplerde zorunlu, diğer okullarda seçmeli okutulması kararı alındı. Kıyamet de o zaman koptu. Tartışmalara bakıyorum; işin esasını anlayan pek fazla insan yok. Bazıları külliyen karşı, bazıları da öğretemezler havasında... Bu tavırların hiçbiri ilmî değil, siyasî... Çok yazık…

      Hemen belirtelim ki,  Osmanlıca veya doğru ifadeyle Osmanlı Türkçesi, adı üzerinde Arapça ve Farsça kelimelerin fazlasıyla kullanıldığı Arap harfleriyle yazılan Türkçe'dir. Her şeyden önce gramer yapısı Türkçe'ye aittir. Hatta çoğu kelimeler, Türkçeleşmiş olup Arap ve Farisilerin anlayamadıkları bir hale dönüşmüştür. Kabul edelim ve etmeyelim; Osmanlıca, altı asır dünya siyasetine yön veren/ hükmeden Osmanlı Devleti'nin kullandığı Arap harfli Türkçe’dir.  Resmi yazışmalar bu Arap alfabesi ile (bazen sade bazen ağdalı) yazılmıştır. Mesela, Osmanlı klasik döneminde Divan-ı Hümayun kararlarının yazıldığı Mühimme Defterleri’nde divanî yazıyla basit Türkçe yazılırken Tanzimat sonrası Padişah iradelerinde daha kolay okunan rika yazısıyla ağdalı bir dil kullanılırdı. Her ne olursa olsun,  bu alfabe ile bir medeniyet, Osmanlı medeniyeti inşa edilmiştir. Bundan dolayı bu alfabe üzerinde üretilen bir medeniyetin eserlerini öğrenmek, yeni bir medeniyetin inşasını talip olan bir milletin fertleri tarafından öğrenilmesi elzemdir.

      Aslında Osmanlıca öğretilmesine karşı çıkanların fazla dillendirmedikleri bir başka mesele de bu işin bir medeniyet değişimiyle ilgili olmasıdır. Nasıl ki, harf inkılabı bir medeniyet değişiminin göstergesi ise yeniden Osmanlıca öğretilmesi de mefhum-ı muhalifi cinsinden bir medeniyet değişikliğinin göstergesi olarak algılanmaktadır ve bu yüzden karşı çıkılmaktadır.

      Tekraren ifade edelim ki, harf inkılabı, bir medeniyet değişimi amaçlıdır. Hedef medeniyet, Avrupa medeniyeti idi. Yani, Avrupa medeniyeti seviyesine devlet ve toplum olarak ulaşmak idi. Atatürk’e göre bunun anlamı  “Türkiye Cumhuriyeti halkını tamamen asrî ve medenî bir toplum haline getirmek”” idi Bu,  radikal bir değişim arzusunun ifadesiydi. Bundan dolayıdır ki, Atatürk başta olmak üzere Cumhuriyet’in kurucu kadrosu  “radikal Batılılaşma taraftarı/sevdalısı” olarak adlandırılmıştı. Bu uğurda hedefe ulaşmada en kestirme yol harf inkılabının gerçekleştirilmesiydi. Bu inkılabı Atatürk, “Türk yazı inkılabı” olarak tanımlamıştı. Ona göre latin harfleri, asıl hakiki Türk harfleri idi.  Aynı zamanda bu harflere “yeni Türk harfleri” de denmişti. Nitekim Atatürk, İstanbul Sarayburnu parkında 9/10 Ağustos 1928’de yaptığı konuşmada, yeni Türk harflerinin hızlı bir şekilde öğrenilmesi gerektiğini ve bunun bir vatanperverlik ve milliyetperverlik vazifesi olduğunu söyledikten sonra “milletimiz yazısı ile, kafası ile bütün âlem-i medeniyetin yanında olduğunu gösterecektir.” demek suretiyle bu konudaki kararlılığını açıkça göstermekten çekinmemişti. Bu konuda Atatürk’ün en büyük destekçisi İsmet İnönü idi. Ona göre harf değişikliği basit bir okuma-yazma kolaylığına bağlanamazdı. Şu sözler İsmet İnönü’ye aittir:

         "Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa'yı tahrik eden sebeptir. Ama, harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler... Sonra Osmanlılar devrinde edebiyat vesilesiyle dil ihtiyacı genişledikçe sanatı Arap dili üzerinde işlemek hevesi milli kültürü zayıflatmıştır. Bizim devrimizde Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur(İsmet İnönü, Hatıralar, yayına hazırlayan Sabahattin Selek, Bilgi Yayınevi, Ankara 2006,s.485.)

     İşte Osmanlıca öğretilmesi isteği, harf inkılabı marifetiyle irtibatı kesilen bu İslam-Türk (Osmanlı) medeniyeti ve onun değerleriyle Türk milletinin yeniden buluşmasının bir ifadesidir. İstek halisanedir. Buna karşı çıkmak ne muhafazakârlığa ve ne de milliyetçiliğe sığar. Ancak, burada tartışılması gereken Osmanlıca’nın öğretilmesi olmamalı; nasıl öğretileceği üzerinde olmalıdır. Durum bu olması gerekirken, ne yazık ki bazı milliyetçi çevrelerin/ kişilerin kategorik olarak Osmanlıcaya karşı durmaları anlaşılır gibi değildir. Bu tavır, bize öğretilen ve bizim öğrendiğimiz milliyetçi anlayışa külliyen zıttır. Bunlar, Erol Güngör'ü bile anlamamış görünmektedirler.

   Hasıl-ı kelâm, Osmanlıca meselesi, bağlantısı koparılmış bir medeniyet ile (Osmanlı medeniyeti) yeniden ilişki kurma ve gereğini yapma isteğinin ifadesidir. Hatta geç kalınmış bir girişim olup desteklenmelidir. Bu destek körü körüne bir destek olmayıp aksine yeni bir medeniyet tasavvuruna olan inanç ve taleptir. Bu böyle biline…

 


PAYLAŞ