Hangi Medeniyet? Hangi Kültür?
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 27 Aralık 2014   |    983 Kişi tarafından görüntülendi.
Medeniyet ve kültür… Her iki kavram da genelde toplumların, özelde tek tek bireylerin hayatında çok özel yeri bulunan iki önemli ve anlamlı kelime.. Kültür kavramını, biraz da basite indirgeyerek medeniyetin içselleştirilmesi olarak tanımlamak mümkün belki de…

Zaman zaman “uygarlık” biçimiyle de karşımıza çıkan “medeniyet” olgusu, herhalde insanlığın varolduğu günden beri gelişmesini sürdüren, belki de insanlık adına sonsuza kadar sürüp gidecek olan bir gelişme çizgisi ya da ilerleme süreci.. Medeniyetlerin ilerlemesi ya da gelişmesi, mutlak manada insanoğlunun huzur ve mutluluğunun artması anlamına da gelmiyor bence… Zira medeniyetler, insanlık adına erdemli toplumları, erdemli, kişilikli, insanlığın gerektirdiği iç gelişmeyi tamamlamış bireyleri yetiştirmiyorsa, ortaya çıkarmıyorsa pozitif anlamda iyimser olmanın da fazla bir anlamı kalmıyor.

İnsanı, insan olma yolunda sürekli eğiten ve adeta “gizli” bir mektep olma misyonunu üstlenmiş bulunan "okuma süreci", kuşkusuz bize bir kültür birikimi sağlıyor. Veya en azından öyle olduğunu/ olması gerektiğini düşünüyoruz. Çoğu zaman sınırları birbirinin içerisine giren ve belki de örtüşen bu iki kavramın, yani kültür ve medeniyetin birbirinden ayrışan taraflarını, Batılı bir bilim adamı Prof. Dr. A. Firedlönder'in de vurguladığı örneklerle, biraz da eleştirel bir bakış açısıyla ortaya koymaya çalışayım. Belki böylece bu iki kavramın anlam alanlarını daha net bir biçimde belirlemiş oluruz. Ve bir durum tespiti yapmak açısından da belki konumuzu daha net olarak anlatma imkanını buluruz.

Deniliyor ki; “Medeniyet eğer birkaç dili iyi bilmek ise, kültür de;  insanın kendi ana dilini iyi bilmesidir. Medeniyet, bilgili olmak ve güzel konuşmak ise, kültür; akıllıca dinlemesini bilmektir”. İsterseniz tanımlardan fazla uzaklaşmadan söylenenleri açmaya çalışayım ben.. Ve hatta gelin beraberce fert ve toplum olarak bu iki kavramın hayatımızdaki yerine bir göz atalım. Birkaç dil biliyor muyuz? Bu, “bilme”nin açılımına bağlı sanırım. Ama herhalde bu; bir yabancı dili “konuşabilmek” anlamında olmalıdır. Var mı? Yok ! Peki kendi anadilimizi biliyor muyuz? “Elbette” denilecektir bu soruya belki ama, bizler bugün üniversitelerimizde çocuklarımıza kendi ana dilimizin “temel” kurallarını öğretmeye çalışıyoruz! Peki öğretebiliyor muyuz…!?

“Medeniyet bilgili olmak ve güzel konuşmaksa, kültür dinlemesini bilmektir” deniliyor. Bilgi çağında yaşadığımızı söylüyoruz ama milyonlarca insanımız hâlâ cehaletin kör karanlıklarında çırpınıyor. Bunu içinde yaşadığımız toplumun “suç” istatistikleri acı bir tablo olarak gözler önüne sermiyor mu? Öyleyse bizler eğitim kurumlarımızda hangi bilgileri tahsil ediyoruz? Aradığımız bilgiye mi  bir türlü ulaşamıyoruz.. Ya da edindiğimiz bilgiler yolumuzu aydınlatmıyor, aydınlatamıyor mu? “Ya güzel konuşma” ? Gece gündüz “güzel konuşma” kursları alıyoruz.. Neredeyse yediden yetmişe, milletçe.. Ne oldu bizim dilimize? Kimler bizim dilimizi konuşulamayacak hâle getirdi? Niçin “çirkin” konuşuyoruz? Konuşmadaki problemimiz gerçekten bir diksiyon sorunu mu, yoksa toplum olarak birbirimizle anlaşabileceğimiz dili mi kaybettik? Eskiler gözleriyle ve yürekleriyle konuşur birbirlerini anlarmış.. Şimdi anlaşabilmek için bizlere dilimiz de yetmiyor! Ya dinlemesini bilmek! İşte o gerçekten bir kültür birikimini gerektiriyor. Konuşanı dinleme sabrını, erdemini, inceliğini gösteren kaç kişi kaldı dersiniz?

“Medeniyet, şayet en iyi eserleri okumak ise, kültür; klâsikleri de bilmektir” deniliyor.. “En iyi eser” belki göreceli bir kavram olarak düşünülebilir. Yani bana göre en iyi olan, bir başkasına göre vasat ya da kötü olabilir. Ama bu hep böyle midir? Sonra, neredeyse “iyi” olanla “kötü” olanı birbirinden ayırt etme kriterlerini bile kaybetmiş şaşkın bireyler olarak bize kim yol gösterecek? Bırakın en iyi kitabı arayıp bulma çabasını, bizzat “okuma” olayının neresindeyiz dersiniz! Okuyan insanın bu toplumdaki ayrıcalığı, itibarı nedir? Okudukları karşılığında bu toplumun kendisine verdiği mevki nedir? Kültür, klâsikleri de okumaksa eğer, önce “klâsik” nedir ile mi başlamalıyız klâsikleri okumaya.. Hangi klâsikler sonra? Neden insanımız öncelikle ve özellikle “doğulu” olduğunu unutur da okumaya “batı” klâsiklerinden başlar. Çok iyi okuyanlarımız bile neden işe Fuzûlî’nin Leylâ ile Mecnun’undan, ya da Şeyh Gâlib’in Hüsn ü Aşk’ından başlamazlar. Yoksa insanımızın “klâsik” tanımı içine girmez mi bu eserler? Kelile ve Dimne, Dede Korkut hikâyeleri, Binbir Gece Masalları bizim çocuklarımızın dünyasına niye girmez de Andersen Masalları süsler çocuklarımızın rüyalarını..? “Batılı” olmak batı klâsikleri okumakla mı başlar? Şunu söylediğinizi duyar gibiyim : Batı klâsikleri mi? O da ne? Alman, İngiliz, Fransız, Rus klâsikleri.. Her birinden bir tanesini öğrenmek için sakın çocuklarınıza bir şey sormayınız! Ömründe bir defa bile Yusuf u Züleyha’yı okumayan, okumayı aklının kenarından bile geçirmeyen ama buna karşılık marifetmiş gibi on defa Victor Hugo’nun Sefiller’ini okuduğunu söyleyen, ömründe Mevlânâ’dan bir tek satır bile okumayan, okuma ihtiyacını duymayan “aydın”ları “kültürlü” insan örneği olarak bizler başımızın üzerine oturtmadık mı?! İsterseniz biz bunu şöyle düzeltelim: Medeniyet en iyi eserleri okumak ise, kültür “dünya” klâsiklerini de bilmektir.
 
Deniliyor ki; “Medeniyet, ya da uygarlık "ahlâk" kurallarını bilmek ise, kültür; bu ahlâk kurallarını uygulamaktır.” Evet, ahlâk kurallarını bilmek yetmiyor ne yazık ki.. Tıpkı trafik kurallarını bildiği halde bu kuralları çiğnemekten garip bir haz duyan bireyler yetiştirdiğimiz gibi.. Kültür işte bu noktada gösteriyor kendini.. Ve anlıyoruz ki “kültür”, toplum adına konulmuş bütün kurallara gönülden tâbi olmak, kurallara yürekten saygı duymak, duyabilmektir. “Ahlâk” kavramını medeniyetin bir gereği olarak ana okuluna giden çocuklarımızdan başlayarak bir ayağı çukurda yaşlılarımıza varıncaya kadar öğretmeliyiz. Bu yetmez, “ahlak”ın diğer ismi olan “dürüstlüğ”ü insanımızın hayat felsefesi hâline getirmeli, erdemli bir toplum istiyorsak, tek tek insanımızı her birimiz birer öğretmen gibi eğitmeliyiz. Doğruluğun ve dürüstlüğün yani “olduğu gibi görünmenin” ya da “göründüğü gibi olmanın” ne anlama geldiğini önce yürümeye yeni başlayan çocuklarımıza öğretmeli ve onları bu şekilde eğiterek başlamalıyız işe.. Kolay mı? Hayır, çok zor. Ama olması gereken bu değil mi?
“Medeniyet, vatanı sevmek ise, kültür; başkalarının vatanını aşağı görmemek ve aşağılamamaktır” sözüne gelince.. Tabii, yıllardır bize hep düşmanlarımız anlatıldı. Öyle anlatıldı ki bir gün geldi, yeryüzünde hiç dostumuz olmadığına, olamayacağına inanır hale geldik. İnsanoğlu vatanının ve milletinin güzelliklerini anlatmak yerine neden başkalarının kötülüklerini ve çirkinliklerini anlatma yolunu seçer ki.. Bunun gibi, insanlar kendi meziyetlerini ve faziletlerini ortaya koymak yerine, neden başkalarının çirkinlikleri, pislikleri üzerine kendilerine “temiz” “erdemli” bir “kimlik” oluşturma yolunu seçerler ki.. Karşımızdakileri “karalamak” sûretiyle kendimizi “aklamak”.. Efendim her millet öyle yapmıyor mu, öyle düşünmüyor mu, yanılgısını da inançlarımıza destek yaparak inşa ettik bunları.. Biz, insanları sevmek yerine onlardan nefret etmeyi önce bu şekilde öğrendik herhalde.. “Bencil” insanlar yetiştirme mektebi..! Köpeklerine bile başka bir milletin ismini vermeyi bu millete kim ya da kimler öğretti dersiniz. Biz ki bir zamanlar neredeyse bütün dünya milletlerinin saygı duyduğu zarif bir millet idik. Bizi bu kültürden, bu inceliklerden kim koparıp uzaklaştırdı kim?

“Medeniyet, dînî değerleri yüksek tutmak ise, kültür; ona inanmayanları kılıç ve ateşle, yani silah zoruyla inandırmaya çalışmamaktır” diyorlar. Ne ulvî, ne yüce bir düşünce değil mi? Mensubu bulunduğumuz inanç sistemimizin deniz fenerlerini kaybettiğimiz günden beri sıradan ilmihâl bilgilerini bile arar olduk. Şimdi değil dînî değerleri yüceltmek, inançlı olduğunu söylemek bile kınanma vesilesi olmuyor mu? Bize, hep inançlarınızı ne kadar terk ederseniz o kadar medenî olursunuz demediler mi? Cami ile kiliseyi, havrayı aynı sokakta inşa edip asırlarca “insan gibi” bir arada yaşatan bizim insanımız değil miydi? Osmanlı, fetihlerle ele geçirip asırlarca idare ettiği topraklardaki gayrimüslimlerin mâbedlerine elini bile sürmedi. Ve asırlardır çan sesinden rahatsız olmayan Müslüman, nasıl oldu da ezan sesinden bile rahatsız olabilecek hale geldi? Miras olarak devraldığımız “kültür” bu muydu? Savaşta bile beraber yaşadığı gayrimüslimin elindeki ekmeğe dokunmayan asil bir millet, nasıl oldu da komşusunun malına göz diker hâle geldi?

“Medeniyet, insanın çocukları için para biriktirmesi ise, kültür; onları iyi eğitmesi” imiş.. “Medeniyet, dünyayı bir ok hızıyla dolaşmaksa, kültür; gezip gördüğümüz yerleri dikkatlice incelemek”miş.. “Medeniyet, yardımı herkes görsün, duysun ve ibret alsın diye vermek ise, kültür; utancından yardım istemeyecek durumda olan gerçek yoksulları bulup onlara vermek”miş.. Ve ”medeniyet, mahkemede gerçeği söylemek ise, kültür; gerçeği her yerde, her zaman söylemek”miş.. Elbette bütün bu karşılaştırmaları uzatmak mümkün. Ama herhalde bu iki kavramın en güzel ve en belirgin tanımlarından birisini şu örnekle vermek yerinde olacaktır: Eğer “medeniyet, uygarlık bir topluluk içerisinde esnerken insanın ağzını eliyle kapatması ise, kültür; hiç kimsenin olmadığı bir kapalı mekânda esnerken ağzını kapatmasıdır”. İşte medeniyet ve işte kültür..

Ve elbette bütün bu örneklerden sonra belki şu soruları artık kendimize sorabiliriz: Ne kadar uygar bir toplumuz ve bireyler olarak ne kadar medenîyiz? Kültürel açıdan ne kadar yetişkin, ne kadar kültürlü ve medeniyetin gereklerini insanlık adına ne kadar hayat felsefesi ya da bir başka ifadeyle dünya görüşü haline getirebilmişiz? Bu sorulara verilecek cevaplar, kültür ve medeniyet açısından bulunduğumuz yeri tespit etmemize yardımcı olacaktır sanıyorum.

“Hangi medeniyet?” ve “Hangi kültür?” sorularına küçücük de olsa farklı bir pencereden bakmaya çalıştık..  Hoşça kalınız, güzellikler içinde olunuz efendim.


PAYLAŞ