Bilimi Yaşamak
Yazar: Prof. Dr. Ahmet İNAM   |    Yayın Tarihi: 17 Ağustos 2015   |    540 Kişi tarafından görüntülendi.

Çağımız bilginin gücünü, bilimin ve teknolojinin gücüyle daha iyi anladı. Bilginin gücü; gücü, iktidârı elde etmede, elde tutmada önemli bir etkendi; bu olgu yüzyıllardır biliniyordu. Gerek enformasyon (mâlûmât) gerekse işlenmiş, temelleri araştırılmış, düzenlenmiş, saklanmış savlar anlamında bilgi; insanın hem biyolojik anlamda hayatının devamını hem de bu hayatı sanat, dîn, bilimle tanımlayan bir anlamıyla “kültür”ün oluşmasının onsuz olunamaz koşulu oldu. Bugün, teknolojisi geliştirilen, bankası kurulan, üretimde, ticarette, insan yönetiminde, insanlar arası ilişkilerde yarışmacı sosyo-ekonomik düzenin sürdürülmesinde bilgi, ne denli güçlü olduğunu bilgimize sunuyor.

Tarihte büyücünün, şefin, dîn adamının, askerin elinde etkisini sürdürdü bilgi. Dünya egemenliğini sağlamada doğaya, doğal afetlere, hastalıklara karşı onunla çıkıldı. Usta çırak ilişkileriyle taşındı, belli bir çevre içinde saklandı. Bilgiye sahip olmak güçtü; gücü elinde tutan, bilgili kişi, “âlim”, “rahip”, “usta”, “hekim”, etkiliydi; yüksek konum sahibiydi toplumda. “Bilene” saygı birçok kültürde yaşıyordu; geçmişten şimdiye bilgi, onu kullananlara hizmetini sürdürmekteydi.

Bilimin Gücü

Bilim, güvenilir bilgi olarak, modern anlamıyla yaklaşık dört yüz yıllık geçmişi içinde kendi doğuşuna yol açan birikimi taşıyarak, olguların açıklanıp önceden kestirilmesinde insan düşüncesini ve yaşamını büyük ölçüde etkilemiş durumda. Bilimi yaşadığımız kültür atmosferi içinde duymamak olanağı yok. İnsan, artık belli ölçülerde doğayı, toplumu, kendini onun aracılığıyla denetlemeye çalışıyor.

Bilimin gücü nereden kaynaklanıyor? Neden insan onu güçlü buluyor? Sorunun yanıtı en azından üç noktada toplanabilir:

1) Bilim, saygı duyulan, giderek kutsal bulunan “yüksek” bir bilgi olarak, insan yaşamında başlangıcından beri “inanç sistemleriyle” ortak kökene sahiptir. Örneğin, Mısır’da, Sümer’de, bilim kurumu dîn kurumuyla iç içeydi; bilimin bilgisi, rahiplerin elinde bulunurdu; dîn-bilim iç içeliği Batı kültüründe ortaçağ boyunca sürüp gitti. Âlimin ilmine saygı, dînsel gerekçeler de taşıyor. Bu dünyanın çözüm bekleyen yaşamıyla ilgili sorunlarına, hekimler, “zanaatkârlar”, “tekhnê” erbâbı yanıt ararken, âlimin biraz daha soyut, metafiziğe uzanan araştırmaları, onu bu dünyanın bilgisini aşan, “aşkın” bilgiler alanına da zaman zaman götürebiliyordu. Bugün hâlâ birçok bilim insanı, kendilerini, yaptıkları işi, çoğu kez ayırdına varmasalar bile, geçmişten gelen bu “dînsel” gözlükle görürler. Görüşlerini, araştırmalarını, “dünya üstü” “nesnel” bulup “hakîkat” araştırıcıları olarak kendilerini toplumda ayrıcalıklı bir konumda görürler.

2) İnsan, bilimin gücünü onun “nimetlerinden” yararlanarak duyuyor. Onu kullanabiliyor, onunla güçlü olduğunu düşünüyor. En belirgin biçimde tıp ve mühendislik alanlarında bu gücü görüyoruz. Tıp ve mühendislik alanlarında çalışanlar, kendilerine “bilim” insanı diyorlar. Bilimin ortaya koyduğu kuramlardan, araştırmalardan, bulgulardan yola çıkarak toplumsal, ruhsal, ekonomik, kültürel alanlarda ortaya çıkan sorunların çözümü bilimin toplumdaki görüntüsünü güçlendiriyor. İnsan yönetimi, silâh yapımı da bilimin kullanıldığı alanlardan.

3) Çağımız insanı bilime dayanarak yalnızca sorunlarını çözmekle kalmıyor, projeler yapıyor, geleceğini yönlendiriyor. Bilimsel bilgiyle “ilerlediğini”, “geliştiğini” düşünüyor.

Böylece, bilim, geçmişten gelen saygınlığı içinde, insanın pragmatik sorunlarını çözme, geleceğe ışık tutma gücünden dolayı, toplumda önemli bir yer tutuyor.

Bilimi Kullanmak: Bilimin Farkına Varılmayan Sömürüsü

Bilimin gücü, toplumsal, ekonomik, siyasal ve ideolojik güç mücâdelelerin de başarılı olmaya çalışanların dikkatini çekmiş ve çekmekte.

Teknoloji, geçmişinde görülmemiş biçimde, bilimle birleşmiş durumda; teknoloji çarkları hızla dönmekte, üretim kendini sürdürmek zorunda, bu nedenle tüketime gereksinimi var; tüketim ekonomiyi harekete geçiriyor, belirliyor. Teknoloji, bilgi olarak, geçmişinde bir “üretim” bir “meydana getirme” bilgisiydi, “teorik” bilgiden ayrıydı; ustadan çırağa aktarılıyordu. Özellikle sanayi devriminden sonra, bilimin desteğini arayarak bilimle kenetlendi. Elbette modern bilimin doğuşu aşamasında, pratik, pragmatik kaygılar (dürbün yapımı, gemicilik, silâh üretimi gibi...) hep vardı, ama bilimin teorik gücü, teknolojinin yararlandığı bir güç oldu; ayrıca teknoloji bilimsel araştırmalara, laboratuvar çalışmalarına destek verdi.

Ekonomi alanında güç elde etmeye çabalayanların bilim adamlarından danışmanlar tutmaları; toplumsal ilişkilerde sorunların toplumbilimcilere, toplumsal ruhbilimcilere, zaman zaman da olsa, çözdürülmeye çalışılması bilimin gücünden yararlanmanın örneklerinden. Siyasal iktidâr sahipleri de bilim adamlarının danışmanlığına başvurabiliyorlar.

Kültürün kendi içinde doğal gelişimine bağlı olarak bilimin bu tür kullanımının insana “zararlı” olabilecek bir yanı yok, ilk bakışta. Bilimsel bilgilerin yaşamın kimi çözülemeyen sorunlarına aktarılmasında bir sorun yokmuş gibi görünüyor (Bilimin sınırlarından, uygulamanın ustalık gerektirişinden, sorun durumunun yaratıcı yorumlara gereksinimi oluşundan kaynaklanan böylesi bir aktarımın gerçekleştirilmesindeki kimi sorunları saymazsak!).

Bilimin toplum üstündeki gücünden yararlanarak, dünya görüşlerini savunma, dünyaya bakışın dayandığı “ideolojiyi” meşrûlaştırma çabası olarak çok sık başvurulan bir yol. İnançlarımızın, dünyayı algılayışımızın temellerinin bilime dayanmasını, “bilimsel” olmasını istiyoruz. Böylesi bir bilimsellik, inancımızdan, ideolojimizden duyabileceğimiz kuşkuları ortadan kaldıracaktır. “Benim ideolojim, inanç düzenim, dünya görüşüm seninkinden daha bilimsel” dediğimde, dünya görüşümü senin dünya görüşünden daha üstün gördüğümü söylemiş oluyorum. Bilimsellik bir ayrıcalık kazandırıyor bana: Çocukların babalarıyla övünmeleri gibi: “Benim babam, senin babanı döver

Bilimin bir güç olduğunu söylemiştik. Ama, onu inançlarımızın desteği yapmaya çalışmak, öncelikle inançlarımıza güvenmediğimizi, sonra da bilimi işleyişi içinde yeterince kavrayamadığımızı gösterir. Bilimi, umutlarımızın, beklentilerimizin, eylemlerimizin dayandığı en temel dayanak olarak görmek, bilimin kendi dayanaklarını yeterince anlayamadığımızın bir göstergesidir.

Ayrıca, kendi inancının dayanaklarını gerektiği biçimde araştırmamak, sorgulamamak, tartışmamak, bu inancın sorumluluğunu, tehlikelerini üstlenmemek bir ahlâksızlıktır. İnancının sorumluluğunu kaldıramayacak insanların topu bilime atıp “benim görüşüm bilimsel” demesinde, bir eylemsizlik (atalet) görmekteyim. Buna bilimi sömürmek diyebilirim. Bu sözlerimden rahatsız olacak arkadaşlarım umarım, eylemsizliklerinin farkına vararak kendi eylemsizliklerinden kurtulup, benim eylemsizliğime son verirler.

Bilimi Anlamak

Bilime farklı açılardan yaklaşıp, farklı vurgularla, farklı yorumlar yapılabilir. Çağımızı belirleyen böylesine güçlü bilimi nasıl anlayacağız? İşleyişini, işleyişini belirlediğini düşündüğümüz ilkeleri, nasıl ortaya koyacağız?

Burada 19. yüzyılın ortalarından başlayarak geliştirilen, adına Anglo-Amerikan kültüründe “Bilim Felsefesi” denilen, kendi içinde farklı çizgiler barındıran düşünceler taşısa da, başlarda “empirisist” bir anlayışın, giderek mantıksal analizlerle tamamlandığı bir çevrede “mantıksal atomculuk”, “mantıksal-pozitivizm” adlarıyla sürdürülen felsefe araştırmalarının bilimi anlama çabalarına kısaca bir bakalım.

19. yüzyılda William Whewell, Ernest Mach, John Stuart Mill gibi düşünürler, bilimin en güvenilir bilgi olduğunu, doğayı en keskin en kuşatıcı biçimde anlamanın metafizikle değil de bilimle sağlanabileceğini savundular. Bilimin 19. yüzyılın sonlarıyla 20. yüzyılın başlarında özellikle fizik biliminde yaşanan bunalımının, Newton fiziğiyle çözümlenemeyen sorunlarına, Kuvantum Kuramı, Özel ve Genel Görecelik Kuramıyla yanıt aranması çabalarında, Hegel’le metafizik sistemciliğin doruğuna ulaşmış felsefe yardımcı olamadı. Bilime farklı felsefî tutumla yaklaşmak gerekiyordu. İşte, bilim felsefesi, 19. yüzyıldaki bilime güven duyan düşüncenin, metafiziği, metafiziğin geçmişini bilimi anlama çabasında yetersiz bularak, geliştirildi. Bilime aşırı güvenen bu yaklaşım, felsefenin kendi bakışını da etkiledi, felsefe bilime “özendi”; örneğin Reichenbach’ın Carnap’ın çalışmalarında bu kaygı gözlemlenebilir. Tıpkı bilimde olduğu gibi, olgulara dayalı, bilimin verilerine duyarlı, mantıksal bir dil kullanarak kavramlarını tanımlamaya, düşünceler arasındaki mantıksal işleyişi açık ve belirgin kılmaya çabalayan felsefe çalışmaları “bilimsel felsefe” olarak nitelendirildi (adlandırıldı).

Bu felsefe 1920–1950 arasında bilimin işleyişini betimlemeye uğraştı, Principia Mathematica’da geliştirilen mantıksal dili bu betimlemelerde denedi. Reichenbach, Carnap, Hempel, Popper gibi filozoflar bu çaba içinde yer aldılar. Örneğin Wittgenstein, Hansan, Tovlmin, Kuhn’un eleştirileri ışığında, 1960’larda bilim felsefesinde, bilimin işleyişinin “iç mantığı” yanında, bu işleyişi etkileyen, ruhsal, toplumsal, siyasal, kültürel, tarihsel koşulların nasıl belirleyici olduğu tartışmaları başladı. Bugün bilim felsefesi, bilimin “iç işleyişini, mantıksal dili incelterek derinlemesine anlamaya yönelirken, bilim tarihindeki örnek olayları çözümleyip yorumlayarak bilimsel araştırma sürecini, bu sürecin dayandığı mantıksal, metafizik, ruhsal, toplumsal, ekonomik, siyasal yapıdaki ilkeleri ortaya koyma uğraşı veriyor.

Bilimi anlama gayreti içindeki bir ayrı yaklaşım bilimin kendi içinden geliyor. Bilimi psikolojik, sosyolojik, antropolojik, ekonomik, siyasal çözümlemelerle, betimlemelerle kavrama çabasıyla, bir zamanlar kullanılan deyimle “bilimin bilimini” gerçekleştirmeye çabalıyorlar. Bu yaklaşımlar olgusal araştırmalar içeriyorlar, ama dayandıkları metafizik teoriler yine felsefenin inceleme alanına giriyor.

Bilime felsefece yaklaşım elbette Anglo-Amerikan bilim felsefesinin tekelinde değil: Örneğin, Heidegger’in Bachelard, Conguilhem, Althusser, Foucoult, Michel Serres, Jean Cavaillès gibi Fransız düşünürlerin, feministlerin farklı bakışları vardır.

Bilime metafizik açıdan yaklaşmayı deneyen filozofları da anlamak gerek: Bilimin, tek tek bilimlerin geliştirdiği kuramların metafiziğinin, kuramlarla olgular arasındaki bağın, bilim dili olan matematiğin, olasılığın, nedenselliğin, uzay-zaman ilişkilerinin metafizik temellerini sorguluyorlar. Metafizik çalışmalar, Görecelik Kuramı, Kuvantum Mekaniği, bunlarla geliştirilen kozmoloji ve kozmogeninin metafizik temellerini araştırıyorlar. Tek tek bilimlerin temelleri sorgulanıyor.

Bilimi kendi dünya görüşlerinin çerçevesi içinde kavramaya çalışan inanç sistemlerinin, ideolojilerin temel kaygıları kendi görüşlerini “kurtarmaya”, “haklı kılmaya” çalışmak olduğu için bu yazıda ilgimi çekmiyor. Bilime her türlü yaklaşımın ideolojik öğe taşıdığını söyleyebilirsek de, böylesi etkilerin farkında olmaya çalışmayan bilimi kavrama uğraşı ilgiye değer görünmüyor.

Bilimi Yaşamak

Bilimin araştırma yollarını, bu etkinliklerinde dayandığı ilkeleri, inançları, araştırmaları belirleyen etkileri, araştırmaların tarihini, araştırmaları yürüten kurumların toplum, toplumlar içindeki yerini, bu araştırmaların toplumsal yaşama, ekonomiye, siyasal yapıya etkilerini göz önüne alarak oluşturulacak bir bilim bilinciyle bilime yaklaşmak gerekiyor.

Bilimi tepemizde duran, bize yaydığı ışıkla “irşad” eden, doğaüstü, ilahi bir güç olarak anlayanlar, bilimin “nesinin” böyle bir güce sahip olduğunu sorgulamalılar öncelikle. Bilimin kuramları mı, araştırma yolları mı, sorgulama biçimi mi, dayandığı metafizik ilkeler mi, bilimsel eğitim kurumları ya da bilimsel araştırma kurumları mı, yoksa bilimin teknoloji (tıp da dâhil!) uygulamaları mı? Silâhlar yapması mı? Bilimin nesine, neden dolayı “ilahi” bir anlam vermekteyim? Bilimin gücü, kullandığı dilden  (matematikten,  matematiksel modellemeden) mi geliyor? Peki, bilimi herhangi bir insani bilme etkinliği olarak görüp, onu küçümseyenlere ne demeli? Onun işleyişini tümüyle tarihsel, toplumsal, ruhsal, kültürel etkilerle açıklayanlar? Ya da sanatı abartıp, bilimin insanın estetik duyarlılığını yok edip, sanata, duygulara, zararlı olduğunu savunanlar?

İnsan düşgücünün doruğuna eriştiği durumlarda bilimsel araştırmanın şiirle, diğer sanat dallarındaki yaratıcı heyecanla ortaklığı açık değil midir?

Bilim ne tepemizde ne de ayaklarımızın altında. Bilim, özellikle pragmacılar için, sunduğu bilginin yaşamdaki uygulanabilirliği açısından, kullanımı, yararı, sorunlarımızı çözmeye yardımcı olması bakımından “yaşamın” içinde olan bir etkinlik.

Bilimin günlük yaşamdaki etkinliği, kendine bir köle gibi bağlı bilim köleleri ya da enayilerini doğurdu (Bana kızanların yüzlerini görür gibiyim. Demek ki haklıyım!). Bugün akademik yaşam, dünyanın birçok üniversitesinde basmakalıp yargılarla, gündemini kendilerinin saptayamadığı sorunların aktarımı ve çözüm çabasıyla geçip gidiyor (Uyuşuk ve tembel akademisyenleri ya da kurumları saymazsak!).

Bilim, bir insan etkinliği ve insanın diğer etkinlikleriyle (sanat, felsefe, dîn gibi) anlamlı bir iletişime geçebildiğinde, insanın bütünlüğü içinde bir yer tutabildiğinde, insanlaşabildiğinde, insanla bütünleşebildiğinde insana yakışır. Teknolojiyle birleşmiş bilimin çizdiği insan, evren modeli insanı ezebiliyor ve onu yaşadığı dünyaya yabancılaştırabiliyor; birçok insan bilimin sunduklarını, olanaklarını anlayamıyor; bilim sığ yorumcuların ya da kılı kırk yaran felsefecilerin, ideologların, şarlatanların gözünden yorumlanabiliyor.

“Bilim politikası” sözünden, örneğin, yönetimi, iktidârın bilimsel araştırmalara, eğitime nasıl baktığı, hangi araştırmalara neden dolayı özendireceği gibi konular anlaşılıyor. Oysa sorun temelde insanın bilgisiyle, bilimiyle birlikte nasıl yaşayacağı sorunudur. Bilimle kendisine yeni ufuklar açtı, onu bu ufuk içinde yaşamayı henüz bilmiyor; duygularıyla aklını, sanatla bilimi, sorumluluğuyla oyun duygusunu, iç dünyasıyla dış dünyasını uyumlu bütünlüğe kavuşturamıyor.

“Bilimle Yaşama”, “Bilimi Yorumlama”, “Bilimi Yaşayışımıza Katabilme” gibi bilim dalları oluşturulsa sorun çözülebilir mi dersiniz?



PAYLAŞ