Bayramı ya da Kurbanı Anlayabilmek
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 23 Eylül 2015   |    918 Kişi tarafından görüntülendi.

Bir bayrama daha ulaştık..! Kavuşturana hamdolsun, şükürler olsun.. Bu bayram da hüzünleriyle beraber geldi.. Bu yüzden de ağızlarımızın tadı  yine yok.. Yaşlılarımız, hatta orta yaşlılarımız  her geçen gün olduğu gibi bu bayram günlerinde de iç çekip "âh nerede o eski bayramlar! Nerede bizim çocukluğumuzun bayramları !" diyeceklerdir kuşkusuz.. Asırlardan beri devam edip gelen bu geçmişe özlem duygusu bir kez daha depreşecek.. Yürekler eski hatıraların silik fotoğraflarına dalıp dalıp gidecek.. Yaşlılarımızın bazıları bir bayram gününde bile olsa hatırlanmakla kendilerini mesut, mutlu ve hatta şanslı hissederken, bazılarının da bayramları yol gözlemekle geçecek yine.. Ve Huzur evleri.. Dârül-acezeler.. Korkarım bu mekânlar yine samimiyetten uzak, dostlar alış-verişte görsün türünden ziyaretlere, hal-hatır sorma merasimlerine sahne olacaktır.. Yeşillik olsun diye yani.. Eskiden evlerimiz daracık, pek küçücükmüş ama yüreklerimiz genişmiş..! Bir ömrü, evlatlarını yetiştirip onların güzel günlerini görmek için eskitenler, hayatlarını biricik çocukları için hebâ edenler ömürlerinin sonunda huzur evlerine terkediliyorlar.. Hem de evlatlarının elleriyle.. Ne kadar acı!! Ne kadar utanç verici bir tablo Allahım! Kullanıldıktan sonra atılan eski bir eşya gibi evinden, yerinden yurdundan uzaklaştırılmak! Atılmak desek ya şuna!! Niye çekiniyoruz ki.. Adını da huzur evleri koymuşlar!! Evet, şimdi evlerimiz genişledi ama, yüreklerimiz küçüldü, daraldı.. Ben bu evlere tam aksine "huzursuzluk evleri" diyorum.. Neyin huzuru, kim huzurlu söyler misiniz? Belki onları oralara terkedip gidenler huzurludur, ne bileyim!

İşte bu bayram da böyle geliyor.. Kimisi aç, kimisi çıplak.. Kimisi hasta, kimisi yalnız, kimisi evinde, kimisi yollarda, kimisi bin türlü sorunla saç saça baş başa, bunalımlar içinde.. Dünyanın değişik iklimlerinde, farklı coğrafyalarında aynı inancı paylaştığımız insanların acıları bayram neşemizi kaçırıyor.. Şehidlerimiz var, gazilerimiz var bugünlerde yine.. Ortadoğu’nun savaş yangınlarından bizi kardeş bilip Anadolumuza sığınan muhacirlerimiz var. Onların acıları bizim acımız oluyor.. Onlar kan, gözyaşı ve acı içindeyken sevincimiz yarım kalıyor..

Peki neydi kurban? Evet hiç kuşku yok ki Hz. İsmail, Hz. İbrahim için, bir oğulun baba için taşıdığı anlamların çok ötesinde bambaşka bir mânâ taşıyordu.. İsmail, bir ömür süren beklentinin sonu idi. İsmail, bir asır süren acı ve ıstırabın mükâfatı, macera dolu bir hayatın meyvesiydi.. İsmail, yaşlı bir babanın biricik erkek evlâdıydı.. İsmail, acılarla dolu sonsuz bir umutsuzluktan sonra gelen tatlı bir umuttu İbrahim için..

Ve İbrahim'in İsmail'i vardı, peki bizim İsmail'imiz kim, ya da ne? Nefsimiz mi, ailemiz mi, mesleğimiz mi, arabalarımız, apartmanlarımız, yazlıklarımız, kışlıklarımız, servetimiz mi, onur, şeref ve haysiyetimiz mi, ya da bilemediğimiz başka şeyler mi? İbrahim için oğlu vardı, üstelik öyle bir baba için öyle bir oğul! Bir babanın, gelişini tam yüz yıl beklediği bir oğul! Ak saçlı bir babanın ömrünün son demlerinde kavuştuğu belki de en büyük nimetlerden birisi; oğlu.. İbrahim'in biricik aşkı; İsmail..! Ama sonra bir emir : "Ey İbrahim! Kendi ellerinle bıçağı İsmail'in boğazına daya ve kes!" Bu ilâhî emri alan İbrahim'in içine düştüğü durumu düşünebiliyor musunuz? Düşünsek bile hissetmemiz mümkün müdür? Böyle bir emir karşısında şoka giren ve korkudan titreyen bir baba!!  Ve o bir peygamber!

Peki bu ne demekti ? Herhalde şuydu : Ey İbrahim! Ey asırlık çınar! Ey çelik bedenli güçlü insan! Ey peygamber! Unutma ki peygamber de olsan seni bir gün dünya ile bağ kurduğun yerden, dünyaya bağlandığın kökten, dünyaya baktığın pencereden vururlar.. Sen peygamber olmakla kemâlin zirvesine ulaştın belki, ama bakalım kulluğun neresindesin!? İbrahim olmak, Halil olmak kolay belki, ama kul olmak zor! Canından çok sevdiğin evlâdını, gönlünün meyvesini, ciğer-pâreni, gözünün nurunu, ömrünün semeresini, seni hayata bağlayan ve seni bu dünyada tutan mânâyı, yani oğlunu fedâ edebilecek misin?

Evet, sonrasını hepiniz biliyorsunuz.. Tam bir teslimiyet ve emri yerine getirme sadâkati.. Aslında bu, onun sadâkâtte ilk sınanışı değildi ki.. Nemrud'un ateşe attığı gün de Cebrail, havada iken kendisine yaklaşıp şunu söylemişti : "Ey İbrahim! İstersen Allah'ın izniyle sana yardımcı olabilirim, seni bu ateşten kurtarabilirim." Cevap çok açık ve net : "Dost olarak O bana yeter!" Ve sonrası mâlum.. Halil, yani "dost" olmak bedel ister elbette.. Bedelini samimiyeti ve sadâkati ile ödeyen bir kul idi İbrahim..! Bu bir başka zor sınamaydı onun için.. Şimdi İsmail'i isteniyordu. Ve yine aynı samimiyet, aynı teslimiyet.. Sonuç yine bağışlanma ve yine mükâfâtlandırılma..

Aslında İbrahim'in yaptığı İsmail'ini boğazlamak değildi, İsmail sevgisini boğazlamaktı. Dünya tutkularını boğazlamaktı. O sınandı ve kazandı. Şimdi sıra bizde.. Kasaptan birkaç kilo et alıp da fakir fukaraya dağıtsak olmaz mı diyenler var.. Burası sözün bittiği, kültürel cehâletin dayanılmaz hafifliğinin ortaya çıktığı yerdir. Bu çok çok acı bir tablodur aslında.. Kızmak, öfkelenmek yerine onlara sabırla İbrahim’i ve İsmail’i anlatmalıyız!

Bayram'ın yüreklerimize gelmesi temennisiyle..  Birbirimizi kucaklamak, birbirimizi anlamak, birbirimizi yüceltme fırsatını  bulmak için gelsin bayram.. İçimizde insanî olmayan ne varsa, hırslarımızı, kinlerimizi, kıskançlıklarımızı kurban etmek için gelsin bayram.. Bekliyoruz.. Birbirimizden kaçmak için değil, birbirimizle kucaklaşmak için bekliyoruz..! Bir güzel insan, Alvarlı Muhammed Lûtfî Efendi ne güzel söylemiş:

 

Cân bula cânânını bayram o bayram ola

Kul bula sultânını bayram o bayram ola

Hüzn ü keder def’ ola dilde hicab ref’ ola

Cümle güneh affola bayram o bayram ola

Tüm okuyucularımın bu güzel günlerini, haşmetli kurban bayramlarını gönülden tebrik ediyorum. Ömrünüz bayram olsun..



PAYLAŞ