Mevlanâ´yı Anlayabilmek...
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 12 Aralık 2015   |    986 Kişi tarafından görüntülendi.

 

"Aşk öyle bir sanattır ki, zevâli yoktur”
Mevlânâ Celâleddin Rumi

 

Geçtiğimiz günlerde, büyük mutasavvıf Mevlânâ Celâleddin Rûmî'nin vefatının 742. yıldönümü münasebetiyle Konya'daydım. 17 Aralık, Şeb-i Arûs mâlum.. Bu nedenle de çok sayıda resmî, gayrı resmî şahsiyet geleneksel hâle gelen bu törenlerin bu yılki konukları yine.. Tabii bir de dünyanın bilinmedik coğrafyalarından çıkıp gelen onlarca, yüzlerce Mevlânâ sevgilisi yabancı çıkıp Konya’ya gelmişler.. Hadi bizimkileri anladık da turistlerin ne işi var bu törenlerde demeyin sakın! Bana sorarsanız oraya gelen turistlerin birçoğunun Mevlânâ ile bizden çok daha mükemmel gönül bağı içerisinde olduklarını söyleyebilirim.

Hiç unutmuyorum, yıllar önceydi.. Yolum Konya'ya düşmüş, tabii Hz. Mevlânâ'yı ziyaret de boynumuzun borcu olmuştu. Mevlânâ türbesi her zaman olduğu gibi ana baba günüydü. Yerli ve yabancı ziyaretçiler türbenin içini doldurmuştu. Bir ulu kişinin mübarek kabrini ziyaret bilincinden uzaklaşmış yerli turistler adeta bir müze gezer gibi güle oynaya içeride dolaşırken, bazıları da Mevlânâ'nın vefatında ona hürmeten mezarından ayağa kalkan kişinin babası mı, yoksa hocası mı olduğunu yüksek perdeden tartışıyorlardı. Herhalde mistik bir havaya bürünmesi gereken böylesi bir mekân da doğal olarak pazar yerine çevrilmişti. Ama o da ne? Bir ara gözlerim bu hengâme arasında Mevlânâ'nın kabri başında yere, dizlerinin üzerine çökmüş, kollarını çaprazlama olarak göğsünde bağlamış, gözlerinden yaşlar döken birine takıldı. Dikkatle bakınca bunun bir yabancı, yani bir turist olduğunu anladım. Bir an yerimde dondum kaldım. Bu inanılmaz birşeydi. Mevlânâ'nın manevî huzurunda hüngür hüngür ağlayan bu yabancı, bu turist, bir hristiyan, biz de müslümandık öyle mi? diye kendi kendime derin derin düşündüm. Mevlânâ'yı gerçekten anlayan kimdi? Biz mi, yoksa o mu?

İşte şimdi yine Konya'daki bu törenleri izlerken o sahneyi yeniden düşündüm. Evet, Mevlânâ’dan ne anlıyoruz? Gençlerimize soruyorum, Şeb-i Arus nedir gençler diye.. Ne şeb'den haberleri var, ne de Arus'dan.. Birisi "aruz" olmasın hocam diyor, hani divan şiirinde bir aruz ölçüsü vardı ya!?.. Hayır, diyorum, bu kelime "gelin" anlamına gelir gençler.. Büsbütün kafaları karışıyor.. Ne alâkası var hocam, diyorlar bu kez.. Mevlânâ ile gelinin ne alâkası var.. Bu Allah dostunun, bu büyük âşığın öldüğü geceye, yani sevgilisine kavuştuğu geceye gelin gecesi, vuslat gecesi, yani sevgiliye kavuşma gecesi denildiğini bilmiyorlar, bilemiyorlar.. Galiba biz Hz.Mevlânâ'yı anlatamıyoruz çocuklarımıza, tanıtamıyoruz. Çünkü biz sanırım yeterince anlamıyoruz ve tanımıyoruz.. Galiba turistler kadar da anlamıyoruz ve tanımıyoruz.. Yazık.. Sanki Yunus Emre'yi tanıyor muyuz? Fuzûlî'yi tanıyor muyuz? Şeyh Gâlib'i tanıyor muyuz? Sahi sevgili dostlar biz kimi tanıyoruz, biz kimi anlıyoruz Allah aşkına söyler misiniz?

"Ne olursan ol gel, ister kâfir ol, ister putperest, ne olursan ol yine gel!" çağrısına bizim kadar kadar ucuzcu yaklaşan var mıdır dersiniz? Gel tevbe et, sonra git, her türlü pisliğin içine dal, arsız, ursuz, yolsuz, hırsız ol, dinli dinsiz ol, putperest ol, kâfir ol, hiç farketmez, yine gel, sonra yine git ve bütün bunları yapmaya devam et..! Zararı yok yine gelirsin! Burası umutsuzluk kapısı değil.. Bin kere tevbeni bozmuş olsan da farketmez, sen yine gel, yine git, öyle mi anlıyorsunuz sizler de.. Güldürmeyin insanı, bir insanın o tertemiz duyguları, düşünceleri bu kadar istismar edilmez ki canım!.. Asırlar önce Mevlânâ'dan bu insanlık dersini ve çağrısını alan Batı'nın yeni aklı başına geliyor? Bu sesi şimdi duyuyorlar? Ama biz hâlâ duymuyoruz. Kulaklarımız mühürlü mü dersiniz? Yoksa gönüllerimiz mi taşlaşmış, nedir.. Onun hoşgörü çağrısına kulaklarını tıkayanlar hangi güne kadar sürdürecekler inatlarını dersiniz?

İnsanlık Mevlânâ'yı anladı, bizler de onlar kadar bağrımızda yatan bu cevherleri anlayabilsek keşke.. Ama biz, herhalde birbirimizi anladığımız gün Mevlânâ'nın da dediğini anlayacağız.. Ya da ancak Mevlânâ'yı, Yunus'u anladığımız gün birbirimizi anlayabileceğiz diyorum ben.. Ne dersiniz?

Son günlerde Mevlânâ'nın, Divan-ı Kebîr'inden Seçmeler var elimde.. Mevlânâ'yı okumaya ve çokçası anlamaya çalışıyorum. Birçok yerde durup uzun uzun düşünmek gerekiyor çoğu zaman.. Bu durum, Mevlânâ'nın şiirlerindeki felsefî derinlikten kaynaklanabileceği gibi, şiirlerin Türkçe'ye tercümesi sırasında dilin yetersiz kalışından da ileri gelmiş olabilir. Fakat bütün bunlara rağmen çağımız insanının biraz zaman ayırıp düşünme pahasına da olsa Mevlânâ'yı yeniden okumasında ve özellikle anlamaya çalışmasında yararlar olduğuna inanıyorum. Divan'ı okurken gözüme çarpanları paylaşmak isterim sizlerle:

"Cihânı gördüm, vefâsı yoktur. Cihânın, cihanda bir bildiği yoktur. Bu yükseğin altın degirmisine bakma, içinde bir hasırı yoktur. Nice ahmaklar, onun tuzağına elinde asası olmayan körler gibi seğirtmiştir. Onun üstüne korkar, onun üstüne titrer. Bu, öyle bir hastalıktır ki, devâsı yoktur. O, güzel bir yüz gibi görünür, fakat o, peçe altında çirkin bir kocakarıdır. Onun yolunda can veren kimse, gerçek sevgilinin hayatı uzatan saadet yolunu bulamayandır.

Nice padişahlar, aşktan yüzlerce mülk elde ettiler. Aşk öyle bir saltanattır ki, zevâli yoktur. Allah için olsun aşktan başkasını dost tutmayınız. Can meclisinde aşktan başka iş düşünmeyiniz. Eğer sizden aşkın sesi gelmezse, kokusu da gelmez. Gönülde üveyik kuşunun bakışından eserler tutmayınız. Cömertlik yâkûtu sizin rızkınızı kesmez. Kendinizi saman yiyen nefse kiralamayınız. Nefis, sizi imrendirmek için bazan saçını dalgalandırır, bazan yakasını açar. Onun gül renkliliğini dikenden başka birşey saymayınız. Göz, görülmemiş bir şeyi görmek içindir. Can, zevk ve safâ ile yaşamak içindir. Baş, bir güzelin mesti (sarhoşu) olmak içindir. Ayak, sevgili yolunda yorulmak içindir. Aşk, göklere doğru uçmak içindir. Akıl, ilim ve edeb öğrenmek içindir.

Evlat! Akıl, yol yürüyenlerin ayağına bağdır. Bağı kır, yol açıktır. Akıl bağdır, gönül aldatıcıdır, can perdedir. Yol, bu üçünden de gizlidir. Akıldan, candan, gönülden yükselince varacağın mertebe de zandır. Kendinden geçen mert sayılmaz. Aşk, dertsize nişan alır. Bil ki, dostun oku yaydadır, sen göğsünü onun önüne hedef et. Aşk, nâziklerin işi değildir.

Aşkı kimseden sorma, gene aşktan sor. Aşk, inciler saçan bir buluttur. Aşk, benim tercümanlığıma muhtac değildir, yine kendisi kendisine tercümandır. Yedinci kat göke gidersin, aşk iyi bir merdivendir. Her nerede bir kervan giderse aşk o kervanın kıblesidir. Aşksız geçen bir ömrü hiç hesâba katma. Aşk, âb-ı hayattır, onu canına, gönlüne sindir. Âşıklardan olmayan kimseyi susuz kalmış balık bil, vezir bile olsa o kişi ölüdür.

Ben kederle dolsam da, gülsem de o sultanın devletine âşıkım.. Padişahın ayağını öpmek benim tâcımdır, bana tac versen de almam. Onun gül dalının rengi benim yaprağımdır. Ben, güller, yasemenler, reyhanlar içindeyim. Cihan harapsa da, mamursa da bilmem. Yalnız şunu biliyorum ki; ben onun harâbıyım. Gece ve gündüz, sütler, şekerler içindeyim. Çünkü ben bu bostanın bülbülüyüm. Ben, onun kapısının toprağından başka bir yere oturmam. Onu da canımdan, gönlümden başka bir yere oturtmam."

Efendim, şimdilik seçebildiklerim bunlar.. Sonsuz bir ummandan, sahilsiz bir denizden birkaç inci belki bunlar.. Bu deryâya sizler de girmek istemez misiniz ? Boğulmaktan korkmanıza gerek yok! Haydi buyurun.. Mevlânâ'yı yeniden okumaya, anlayarak, düşünerek, gönül gözüyle okumaya.. Mevlânâ'dan ne kadar uzak düştüğümüzü görebilmek için ve en önemlisi onun söylediklerine ne kadar muhtaç olduğumuzun farkına varabilmek için..

Sevgilisine kavuştuğu şu günlerde ona rahmet ve selâm olsun.. Ve sevgililerin en gerçeğine yüreklerimizin tamamını sunabilmek ümîdi ve temennisiyle...



PAYLAŞ