"İki Büyük Nimetim Var: Biri Anam..."
Yazar: Prof. Dr. Ahmet KANKAL   |    Yayın Tarihi: 12 Aralık 2015   |    1356 Kişi tarafından görüntülendi.

Bu yazıyı, anamın 11-12-13, yani 2013 yılının 12. ayının 11. günü fani dünyadan dâr-ı bekâya irtihalinin 2. yıldönümü münasebetiyle kaleme aldım. Maksadım adeta çatı arasına terk edilmiş, tozlanmış ve sararmış sayfaları havalandırmak; bu münasebetle ceketimizin astarı ya da kullanmadığımız ceket-pantolonumuzun cebinde unuttuğumuz değerlerimizi yeniden hatırlamak ve yeni kuşaklara hatırlatmaktır. Geçmişi olmayanın geleceği de olmaz anlayışından hareketle yeni nesil aile bireylerimizin ve öğrencilerimin duydukları, gördükleri ve yaşadıklarını yazıya geçirmelerine vesile olabilirsem kendimi bahtiyar hissedeceğim. İbrahim Sadri’nin Kuş Hatıraları ve Sirkeci’den Tren Gider adlı şiirlerini dinledikçe; Beş Şehir, Han Duvarları, Üsküdar’da Bir Attar Dükkânı, Gel de Çık İşin İçinden, Uzun Çarşının Uluları, Selamlık Sohbetleri, Yukarı Şehir, Yıkık Minare, Tandır Gelin, Altıncı Şehir, Armıdan Fırat’ın Öte Yanı, Güvercinim Harput’ta Kaldı, Gâvur Mahallesi, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Seferberlik Türküleriyle Büyüdüm, Atını Nalladı Felek Düştü Peşimize, Kapıyı Kimler Çalıyor, Yitik Evin Varisleri ve adını burada zikretmeye kalkarsam sayfalar tutacak kitapları okuduğumda çocukluğumdan itibaren başımdan geçen, çevremde olan ve gelişen hadiseleri yazıya geçirme iştiyakı ile dolarım. Belki tarihçi olmamın bu düşünceme tesiri vardır ya da akıp geçen zamanı bir an durdurarak tekrar yaşamak arzusu. Zamanı geri döndürmek mümkün görünmüyor, ancak kısa da olsa, azıcık da olsa onları hatırlamamız ve hatırlatmamız imkân dâhilinde. Bazen bu hatıralar içinde hoşa gitmeyenleri de olabilir, o sebeple zülf-i yâre dokunursak affoluna, zira maksadımız üzmek değil sadece ve sadece hatırlamak ve hatırlatmak.

Düşünüyorum da, hafızamdaki anamla ilgili en eski kaydı babamın öldüğü günden ötesine götüremiyorum. Günlerden 1970 yılı Haziran ayının 9. günü olan Salı idi. Anam o gün mahalli söyleyişle mayalı (bazlama) pişirmişti. İkindi vakti anamla birlikte Gorgan Çavuş (Hüseyin İleri) ve eşi Mamir Bacının (her ikisi de rahmetli oldular) bize ekip-biçmemiz için verdikleri 3 havarlık (dikdörtgen şeklinde 4-8 m2 büyüklüğünde patlıcan, bamya, biber gibi sebzelerin ekilip dikildiği toprak parçasına mahalli dilde havar; ince uzun olan ve domates, salatalık, fasulye gibi sebzelerin ekildiği toprak parçasına ise karık denilir) bahçemize gitmiştik. Bahçe, Kötü Fadime’nin evinin alt kısmında Mangırın Halil’in bahçesinin karşı tarafında yer almaktaydı. Henüz Haziran ayının 9’u olmasına rağmen anamın diktiği domatesler kızarmış, yenilecek kıvama gelmişti. Yahşihan’da hiç kimse anamdan önce sebze toplayamazdı, zira kendisinin bugün ziraat mühendislerinin bile bilemeyeceği bir sebze yetiştirme metodu bulunmaktaydı. Anam, babamın en sevdiği şeyin taze mayalının yanında domates, biber ve yeşil soğan olduğunu söylemiş, “şimdi gelince ne kadar da sevinir” diyerek babamı sevindirecek olmasının hazzını yaşıyordu. Derken Fatma ablam ağlayarak ve bağırarak bahçeye geldi, bağırış ve çağırış içinde anam da Fatma ablam da koşarak gittiler. Ben ise 6,5 yaşında köyümüzün (aslında benim çocukluğumda kasaba, şimdi ise ilçe olan Yahşihan için biz hep köy deriz, köye gidiyoruz lafzını kullanırız) biraz dışında bulunan o bahçede akşamın alacakaranlığı içerisinde olanlardan habersiz ve yapayalnız kalakaldım. Sonra evimize nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Meğer babamları iş çıkışında Yahşihan’a getiren kamyonet mezbahayı geçip de üç gözlü köprüye yaklaşınca hafif, tatlı bir rampanın iniş yönünde sürücüsünün direksiyon hâkimiyetini kaybetmesi sonucunda takla atmış. Kasasının yanları ve üstü açık olan kamyonetten babamla diğer işçiler fırlamışlar ve kamyonetin kasası babamların üzerine düşerek onların kaburgalarının kırılmasına, vücutlarının çeşitli bölümlerinin yaralanmasına sebep olmuş. Anam bahçede kaza haberini alıp da olay mahalline telaşe içinde koşarken yolda Kötünün Sülemen (Süleyman)’i görmüş ve “Sülemen! nolursun traktörünü çıkarıver, tek paranı sonra veririm” diyerek ona yalvarıyormuş. Hâlbuki Süleyman dayı yaralananları birkaç sefer yaparak hastaneye taşımış da köyümüze dönüyormuş. Babam, Gorgan Çavuş (Hüseyin İleri) ve Abıca (Mustafa Yıldıran) iyi arkadaşlarmış. Bunlardan Gorgan Çavuş için çok yaşamaz, ölür demişler, ancak kadere bakın ki babam da abıca da ondan önce öldüler. Gorgan Çavuş uzun yıllar yaşadı, ancak Dede’nin (Yahşihan’da şu an sanayie yakın bir mekânda bulunan, mübarek bir zâtın yattığına inanılan, başında eski bir taşın yer aldığı, çeşitli hastalıklar için gidilip medet umulan bir yatır) aşağısında Cennetin İrbem (İbrahim)’in bahçesinin orada kuyu çıkarırken (kuyu kazma işlemi) kuyunun üzerine uçması sonucunda rahmet-i rahmana ulaştı. Babam, yaralananlar içinde en iyi görüneniymiş. Eli yüzü kan içinde olduğundan kalkıp bir abdest alıp akşam namazını kılayım demiş. Farkına varılmayan iç kanaması söz konusuymuş. Yerinden kalkmaya yeltenmiş, ancak kalkamamış ve eli bir tarafa düşmüş. Doktorlar ve hemşireler hemen onu içeriye almışlar ve içeri kimseyi bırakmamışlar. Biraz sonra öldüğü haberini iletmişler anama ve diğer bekleyenlere. Anam böylelikle 38 yaşında 7 çocukla dul kaldı. Mustafa-Hüseyin ağabeylerim, Emine-Ayşe-Fatma ablamlar, ben ve küçük kardeşim Halil İbrahim. 10 Haziran Çarşamba günü babamın cenazesi, evimizin önünde kazanlarda kaynatılan sıcak sularla yıkandı, kefenlendi ve Yahşihan mezarlığına defnedildi. Anam 2012 yılında yaptığımız son konuşma kaydında babam için başsağlığı dilemeye gelenlerle evimizin sürekli dolup boşaldığını ve 3 ay boyunca taziyeye gelenlerin bitmediğini söylemişti.

Babamın ölümüyle birlikte ailemiz için zor yıllar başlamış oldu. Babamın emekliliği gelmiş, ancak emekli olmadığı ve iş çıkışında fabrika dışında meydana gelen kazada öldüğü için emeklilik maaşı az bağlanmıştı. Evli, ancak kadrolu bir işi olmayan Mustafa ağabeyim en büyüğümüz olarak bizlere babalık yapmaya başlamıştı. Yazı adıyla anılan Kızılırmak’ın öteçe/öte geçesinde (karşı kıyısında) bahçe-bostan ekiyor; kavun-karpuz, domates, salatalık, patlıcan, fasulye yetiştirip satıyorduk. Kuzu-buzağı alıp yayıyor, büyüyünce ya kendisini ya da kesip etini satıp para kazanıyorduk. Güçen (Kuruçay, pınarın suyuyla sulanan bahçelerin olduğu mevki)’de küçük bir bahçemiz vardı ve biz o bahçeyi sulamak için geceleri su nöbetine kalıyorduk. Aslında bahçede yatılı kalan sadece biz değildik, orada bahçesi olanlar da yaz gecelerinde su nöbetine yatılı olarak kalıyorlardı. Anamın anasından, yani ebemizden bize miras olarak kalan bir armut ağacını bekliyorduk ki kimse armutları yolmasın ve biz de hem kendimiz yiyelim hem de satıp para kazanalım diye. Bağdat, Plankaya, Hacıba (Hacı Bey), Salik (Salih), Öseliba (Öksüz Ali Bağı)’da bağlarımız mevcuttu, vakti geldiğinde buduyor, belliyor, çapalıyor ve bağbozumunu yapıyorduk. Topladığımız üzümlerin bir kısmını kurutuyor, kalan kısmını da mahallemizde bulunan ya Azabın Fahri’nin ya da Abdullanın İrbemin (Abdullah’ın İbrahim) dayının şırana (şirehane-şırahane)’sında ayaklarımızı sabun ya da o zaman piyasaya hâkim olan “Lili” adlı toz deterjanla bir güzel yıkadıktan sonra ezip-çiğneyip suyunu çıkarıyor, vakit kaybetmeden pekmez toprağı ile bir kazan içerisinde ateşte kestiriyor, köpüklenen şireyi taşırmadan karıştıra karıştıra ve savurarak muameleden geçiriyorduk. Şayet şire uzun süre beklerse pekmezin rengi kararıyor; erken davranılırsa kehribar rengi, sarı ile kırmızı renk arasında bir görünüme sahip oluyordu. Pekmezin rengine bakılarak kadınların becerikli olup olmadığına karar veriliyordu. Kehribar rengi pekmez, onu pişirenin ne kadar maharetli olduğuna işaret ediyordu. Anamın kaynattığı pekmezler de kehribar renginde oluyordu. Tabi şıranaların davetsiz misafirleri vardı ve onlar renklerine ve büyüklüklerine göre bal arısı, cin arısı ve eşek arısı olarak adlandırılıyordu. Bunlardan herhangi birisinin sokmadığı kimseler şanslı addediliyordu. Arı sokanları teskin etmek için o kimsenin romatizma ağrısı yaşamayacağı söyleniyor, o arada yakında bulunan bir kibrit cezvesi, yoğurt ya da bir metal parçası ki çoğunlukla bu bıçak oluyordu, arılar tarafından sokulan yerin üzerine sürülüyordu. Böylelikle acının hafifleyeceğine inanılıyordu, ancak şimdi düşünüyorum da kanaatimce bu, dikkati dağıtmak için kullanılan bir yöntemdi. Tabii ki kimyacılar ya da hekimler bunu farklı şekilde açıklayabilirler. Toprak katmadan yaptığımız pekmeze ise eşki (ekşi) pekmez diyor ve kıvamlı olan bu pekmezi de sulandırarak yemeklerin yanında eşki pekmez şerbeti olarak kaşıklıyor ya da içiyorduk. Kışın şerbetin içine kar koyarak soğutup içiyor ve tadına doyamıyorduk. Yine tatlı pekmezi karın üzerine dökerek dondurma ya da helva niyetine kaşıklıyorduk.

Babamın aramızdan ayrıldığı yıllarda anam bir taraftan fakirlik diğer taraftan çaresizlik içinde dertli dertli ağıtlar dillendiriyor, kendisini acılı türküler dinlemeye veriyordu. Mesela yazı diye anılan mevkideki bostanımızı çapalama esnasında küçük bir çamaşır tokacının üzerine küçük tahta çivileri çakmış ve radyomuzun o zaman için dört köşe dolanmış tellerden oluşan anteninden kopardığım telleri o çivilere bağlayarak kendime küçük bir saz yapmıştım. Sanki Dede Korkut’un kopuzunu andıran küçük sazımın tellerine vurarak anama dertli türküler çığırıyordum. Bazen teller parmak darbelerime dayanamayarak kopuyor, o zaman da kendi ağzımdan çıkardığım mırıldanmayla saz çalıyordum. O zamanki repertuarımda rahmetli Neşet Ertaş, Nuh Akgün’ün türküleri yer alıyordu. Nuh Akgün’ün söylediği:

Erzincan’a girdim ne güzel bağlar,
Erzurum’a girdim dumanlı dağlar.
Elleri koynunda bir gelin ağlar,
Oy anam anam, nasıl dayanam.

türküsü anamın en çok hoşuna gideniydi. Türkü bittiğinde bana: “oğlum sen yine çal-söyle, tek ben otu da vururum, çapa da yaparım” derdi. Ben plağı yine çevirir aynı türküyü tekrar tekrar söylemekten anam ise dinlemekten usanmazdık. En son 2012 yılında henüz Diyarbakır’dan evi taşımadığım, Ankara’da yalnız kaldığım, ancak hafta sonları anamı ziyaret ettiğim günlerde anama dertli, ancak insana umut aşılayan türküler söylemiştim. Dinlediğimiz ya da benim dillendirdiğim türkülerin ortak yanı dertli olmalarıydı. İçimizdeki derdi türküye döküyor, derdimizi türkü üzerinden söylüyor, derdin bir olmadığını, türlü türlü ya da elvan elvan olduğunu dile getiriyorduk. Söylediğimiz türküler hiçbir zaman umutsuzluk içermiyor, aksine Allah’ın kâdir ve cömert olduğuna, onun dertle birlikte derman da verdiğine, bir kapıyı kapatırsa mutlaka başka bir kapıyı açacağına, her şeyin gelip geçici olduğuna işaret ediyordu. Neşet Ertaş, Musa Eroğlu, Arif Sağ, Ali Ercan, Ali Ekber Çiçek, Nuri Sesigüzel, Mükerrem Kemertaş, Ekrem Çelebi, Orhan Hakalmaz gibi sanatçıların türkülerini ve aralarda saz geçişlerini ağzımla söylediğimde: “oğlum, sen ne gözel söylüyon (söylüyorsun), bir daha söylesen, acep usanır mıyım, İbrahim senin gibi türkü söyliyemiyo” demişti. Anamın dile getirdiği diğer bir konu ise: “acep seninle, Ayşayla (Ayşe ablam) ve Urguyayla (İbrahim dayımın eşi Rukiye yengem) iş tutmaktan usanır mıyım, işinizi hem temiz hem de söylemeden yapıyonuz, itiraz etmiyonuz” türünden sözleriydi.


Anamın bir başka yönü okumaya olan ilgisiydi. O, ilkokul birinci sınıftan alınmasını bir türlü içerisine sindirememiş, kendi kendine hem Latin hem de Arap alfabesini sökmüştü. Kendi kendine heceleme tekniği ile yazıları okuyordu. 2012 yılı yaz aylarında kendisiyle yaptığımız dijital ses ve görüntü kaydında ilkokula yazılmasıyla ilgili olayı şöyle anlatmıştı: “Adamlar ev ev gezerek çocukları okula kaydediyolardı, beni de kaydettiler. Geçidin oradaki okula gidiyodum, Zeki bey adında bir öğretmenim vardı. Ayağımıza ‘karaevle’ denilen eşek ya da diğer hayvanların derilerinin kabaca dikilmesiyle ayakkabı haline getirilen şeyleri giyiyoduk. Derken anam ölüverdi ve beni birinci sınıftan aldılar, Evde iş dutacak, ekin biçecek, ot vuracak, bağ belliyecek diye” nenem (yeni annesi/analığı) aldırdı. Bütün bunları anlatırken 80 yaşındaki kadın tekrar çocukluğuna dönüyor ve sanki o anları tekrar yaşıyordu.

Okumaya karşı olan azmi ilkokulun birinci sınıfından alınmasıyla sanki bir tutkuya dönüşmüş gibiydi. Sürekli bizlere okuyup adam olmamız gerektiğini belirtiyordu. Özellikle de kışın benim elime tarihi roman ve cönkleri tutuşturur, okumamı söylerdi. Kışın sobanın yandığı odada ve sobanın etrafında ailece toplanırdık. Anam dikiş diker çorap yamar, ablalarım işlengi yapar ya da kanaviçe işler, ben ise onlara kitap okurdum. Bazen bu kitap okumaları gaz lambasının ışığında olurdu. Muharrem Zeki Korgunal’ın yazdığı iki ciltlik Eba Müslim Horasani, Battal Gazi Destanı, Kemalettin Tuğcu hikâyeleri, Ömer Seyfettin hikâye ve romanları en son olarak da Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı adlı romanı okuduğum kitaplar arasındaydı. Cönkler okundukça, bir kılıç darbesiyle 5-6 gâvur toprağa serildikçe ailecek iman tazeler, “vay kurban olduğum Allah, sen nelere kâdirsin” türünden sözler sarf edilirdi. Büyük bir dikkat ve sessizlik içinde dinlenen bu okumalarla bazen hüzünlenir ve ağlar, gözümüzden yaş döker, burnumuzu çeker dururduk. Yatağa da okuduğumuz kitaplarda yer alan kahramanlar, itilip kakılan fukara ya da için için yanan, ciğeri göynüyen âşıklarla birlikte giderdik.

Anam, Kadıoğlu (Kadı Mehmet, İbrahim dayımın kaynatası, Rukiye yengemin babası) dayının evinin yanında bulunan evdeki hissesini tabanca karşılığında devretmişti. Genç yaşta dul kalması onu, kendince namusunu koruma yolunda tedbir almaya sevk etmiş ve 7,65’lik bir tabancası olmuştu. Hatta bir keresinde iki katlı kerpiçten yapılmış evimizin üst katına girmeye çalışan bir hırsızı tabancasıyla kovalamıştı. Hüseyin ağabeyimin kendisinin yaptığı ve anama hediye ettiği bir de kaması vardı. Anam, beli tabancalı eli kamalı birisi olarak bilinirdi. Haksızlığa kesinlikle tahammül etmez, bu uğurda kavgaya girmekten çekinmezdi. 1980 ihtilalinde tabancayı ne yaptığını ya da nereye sakladığını unuttum.

Anamın anası, yani ebem (Şekkül-Şevkice) kadı kızıymış ve çok dindarmış. Çocuklarına (Mustafa dayım-anam-İbrahim dayım) kendisinin bir vakit namazını geçirmediğini söyler, onlara da namazlarını mutlaka kılmaları, öleceklerini dahi bilseler kesinlikle yalan söylememeleri gerektiğini tembihlermiş. Diğer bir tembihatı da Allah’ın adıyla yemin etmemeleri, ederlerse günaha girecekleri, onun yerine “inan eğer” demeleri şeklindeymiş. O sebeple inan eğer diye diye İbrahim dayımın lakabı “İnenar” kalmış ve Yahşihan’da da Kırıkkale’de de bu adla anılır ve çağrılır olmuş. Ebem, doğum sonrası eş’in düşmemesi ve zehirlemesi sonucunda ölmüş. Ölürken çocuklarını başına toplamış ve onlara vasiyet olarak namazlarını bırakmamalarını, yalan söylememelerini ve Allah’ın adıyla yemin etmemelerini tembihlemiş. Kendisinin öleceğini, bebeğini de üç güne kadar alacağını söylemiş ve öyle de olmuş, Hüseyin ismi verilen bebek üç gün sonra ölmüş. Bu duygu yüklü ve acıklı sahne, o zaman 8 yaşında olduğunu söyleyen anamın zihninde derin bir tesir yapmış. İşi ne kadar çok olursa olsun, çalışmaktan ötürü geceleri toplam 3 ya da en fazla 4 saat kadar olduğunu bildiğim uykusu ne kadar zorlarsa zorlasın, yatsı namazını kılmadan yatmaz ve sabah namazından sonra da uyumazdı. Çünkü yetiştirmesi gereken dikişleri, sulanması gereken bahçesi, toplanması gereken sebze ve meyvesi, sağılması-yemlenmesi-sulanması gereken hayvanları ve doyurulması gereken bizler onun uyumasına müsaade etmezdik, edemezdik. Son zamanlarında, işlerinden emekli olduğu dönemlerde uyumaya vakit bulabildi, ancak o zaman da etrafındaki kalabalık dağılmıştı.

Babamın eski eşi, yani Mustafa ve Hüseyin ağabeylerimin anası ölünce babam anamla evlenmiş. Eşinin ölümü üzerine babamın evi dağılmış ve anamla evlendiği gece “ben size sabah ne yedireceğim” diyerek ağlamış. Babasının, yani dedemin önceleri işi yokmuş, hem babası hem de evli olan ağabeysi ölmüş ve onun çocukları da dedemin üzerine kalmış. Bu durum psikolojisini bozduğu için dedem hem anamı ve diğer çocuklarını, hem eşini yani ebemi, hem de kendi anasını dövermiş. 80 yaşındaki kadın bu hatıralarını anlatırken çocukluğuna gidiyor ve adeta bir çocuk edasıyla anlatıyordu. Bunu yaparken babasına da toz kondurmamaya çalışıyor, onu bu hareketlere iten olayları da hafifletici sebep olarak ileri sürüyordu. Kendi ebesi (Palaz Ebe) ve nenesi (Fadime Ana) tarafından küçük yaşta evlendirildiğinden, sebep olarak da yokluğun-fakirliğin gösterildiğinden, sofradan bir boğaz eksilirse geriye kalanların boğazının ya da karnının doyacağından bahsedildiğini söylüyordu.

Yahşihan’daki kerpiçten yapılmış olan iki katlı evimizin üzeri çatısızdı, damla örtülüydü. Kışın kar yağdığında sabah ilk işimiz damı küremek-kürümekti. Küredikten sonraki ilk işimiz de anamın kendisinin bir sünneti haline getirdiği kuşları yemlemekti. Tarladan buğdaylarımız geldiğinde öncelikle tohumluklar, daha sonra kuşlara yem olarak ayrılacaklar, öğrenci yurtlarına, Kuran kurslarına, dergâhlara verilecekler bir kenara ayrılırdı. En sonunda da değirmene gidip un olacak buğdaya sıra gelirdi. Anam bu sünnetini ölünceye kadar devam ettirdi, zira ona göre yaşadığımız dünya yalnızca insanlardan mürekkep değildi, onun içinde hayvanlar da bitkiler de vardı. Kışın yem bulmakta zorlanacak kuşlar (serçe-sığırcık-karga-saksağan-kırlangıç-güvercin) ile sokak kedi ve köpeklerinin de doyurulması; kendimizin olmasa da, sahipsiz de olsa ağaç ve bitkilerin sulanması lazımdı. Ona göre biz Rezzak olan Allah tarafından o aciz, o zavallı, dili-dişi olmayan mahlûkatın yüzü suyu hürmetine nimete müstahak oluyorduk. Okumasa da, anasından ve kadı dayısından dinlediklerinin onun arifane düşünce ve davranışlarına olan tesirini görmek mümkündü. “Sohbet, Şark’ın mektebidir” söyleyişinin tecessüm ettiği bir anlayış. İster sağduyu, ister ariflik, isterse merhamet ve vicdan diyelim bütün bunlar okumayla olacak işlerden değildi. Kısacası adam olmak okumayla ilgili olmadığı gibi cinsiyetle de alakalı olamazdı. Apartmana taşındığı, yaşlılıktan ya da rahatsızlıktan ötürü aşağıya inemediği son zamanlarında ve kış aylarında kuşlar aç kalmasın diye buğdayı balkona serpiyordu. Aşağıdaki kiracılar bu durumdan şikâyet ederlermiş, zira kuşlar bizim balkona konduklarında aşağıdaki kiracıların balkonlarına ya da çamaşırlarının üzerine pislerlermiş. Anam da her defasında onları sustururmuş.

Ankara-Kayseri yolu üzerinde Yahşihan ve Bahşılı yol ayrımlarının orta kısmında yer alan tarlamızı-bahçemizi ekip biçmemiz ve daha sonra da o arazi üzerinde pirketten (briketten) ev yaparak evimize taşınmamızın hikâyesi uzun olsa da birkaç kelimeyle buradan da söz etmem gerekir. Yanından dere geçtiği için oraya “Öz” diyorduk. Oraya ev yapılması, kuyu çıkarılması, elektrik ve su çekilmesi, hayvancılık yapılması, komşuluklar gibi çok uzun konuları ihtiva eden bir mahal. Mustafa ağabeyim, Emine ablam, Salih ağabeyim (İbrahim dayımın oğlu Salih Alver) ve daha pek çok kahramanı olan yıllar. Üstü açık olan ve yıldızları seyretmenin mümkün olduğu ya da tavanında yılanların ve farelerin dolaştığı evimiz. Bir defasında kiraladığımız, sulayıp bakımını yaptığımız ve kendi hayvanlarımızı otlattığımız tarlayı orta yaşlarda bir adam koyunlarını getirip yaymaya başladı. Evde tek başımaydım ve yakın çevremizde de ev yoktu. Ben ise daha yeni yetişiyorum, delikanlılık çağlarım, liseye gidiyorum. Adamın yanına vararak arazinin bize ait olduğunu, kiralayıp bakımını yaptığımızı, bizim de hayvanlarımız olduğunu ve onları yaydığımızı, dolayısıyla koyunlarını arazimizden çıkarmasını söyledim, ancak adam hiç oralı olmadı. Üstelediğimde de kendisini ilgilendirmediğini ve koyunlarını çıkarmayacağını söyledi, elindeki değneğini de bana karşı silah olarak kullanmaya kalktı. Çok sinirlenmiştim. Adamın üzerine hücum ettim, yere yıktım ve altıma alıp göğsüne oturdum, kafasına gözüne vurmaya başladım. Şapkası başından düşmüş olan adam, canı yandığı için küfür ediyor, tehditler savuruyordu. Meğer anam da süt satmaktan gelmiş, uzaktan beni seyrediyormuş. Ben üstün durumda olduğum için belki de müdahalesinin gururuma dokunacağını düşündüğü için hiç sesini çıkarmamış ve beni seyredermiş. Neyse adam biraz dayak yedikten ve benim de hırsım geçip onun koyunlarını toplayıp gitmesine müsaade ettikten sonra anam yanıma yaklaştı ve: “Oğlum yanlış yapıyor, yanlış dövüşüyorsun” dedi. Ben ise yanlış olanın ne olduğunu sordum. O zaman: “Sakın ha unutma! Rakibine sokulma, yakın döğüş yapma. Rakibin daima karşında olsun, vur ve çekil, rakibinle aranda mesafe bırak, arayı kapatma. Şayet yakınına sokulursan hareketlerini takip edemezsin, cebinden bir bıçak çıkarır ve karnına dürtüverir, görmezsin, ölür gidersin ya da yaralanır, sakat kalırsın” dedi. Kısacası anam, bize ya da bana her şeyi öğrettiği gibi döğüş tekniğini de öğreten bir kadındı.

Anamın, beni dünyaya getirip, emzirip, doyurup, büyütmesinin yanında en büyük katkısı herhalde bugün geldiğim noktayla alakalı olanıdır. O, genç yaşta, 38 yaşında dul kalmasına rağmen bizleri babalık elinde büyütmemek için evlenmemiş; 7 çocuğunu doyurabilmek ya da zapt edebilmek için hem erkeklik hem de kadınlık rollerini üstlenmişti. Eli değnekli, beli tabancalı, cebinde daima bıçağı bulunan, öfreli, zaman zaman acımasız, korkusuz, namuslu, dürüst, kimsenin hakkını yemeyen ve kendi hakkını da yedirmeyen, dindar, bilgili, becerikli, umutsuzluğa düşmeyen, borçlanmaktan korkmayan, çalışmaktan usanmayan, işi hiç bitmeyen bir Osmanlı kadınıydı. Aza değil çoğa, kötüye değil iyiye, küçüğe değil büyüğe, ucuza değil pahalıya, kolaya değil zora talip olan birisiydi. 1985 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih Bölümü’nü bitirdiğimde MEB’in öğretmenlik imtihanına girmiş, kazanmış ve Malatya-Darende Lisesi Tarih Öğretmenliğine tayin olunmuştum. Anam öğretmenliğe gitmememi söyledi. Hayvancılık yapıyor, süt satıyoruz ve kıt kanaat geçiniyoruz. 4 yıllık üniversiteyi bir elbiseyle bitirdim, ikincisi yoktu. Öğretmen olmak demek maaş demek, takım elbise demek, kravatlı olmak demek, karnı doymak demek, çay-kahve içmek demek vs. Olur mu ana dedim. O da olur dedi. Nasıl olacak peki dedim. Bak dedi, büyük düşün, küçük düşünme. Öğretmen olursan sadece kendini kurtarırsın, hâlbuki daha yukarısını-yükseğini okursan hem kendini hem de çocuklarını kurtarırsın dedi. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, hocalarının yanında kalırsan, yüksek lisans yaparsan ve çalışırsan üniversitede kalabilirsin dedi. Peki, para ne olacak dediğimde ise, daha çok çalışacağız, daha az uyuyacağız, Allah da bize yardım edecek dedi. Kendisi okumamış, ancak irfan sahibi köylü bir kadın olan anamın vizyonu üniversite okumuş benden daha üstün idi. Hayret bir şey, ancak öyle de oldu. Anam adeta bir demiryolu makasçısı gibi makas değiştirerek benim yolumu öğretmenlikten akademisyenliğe doğru çevirdi. Önce Yüksek Lisans daha sonra da araştırma görevliliği imtihanlarını kazanarak üniversiteye intisap ettim. Hedefi olan, hedefe ulaşmak için gayret gösteren, sabrı olan, dürüst insanların eninde sonunda başarılı ve mutlu olacaklarına olan inancım rahmetli anam sayesinde pekişmiş oldu.

Anam öleli 2 yıl oldu, ancak ne zaman bir arkadaşımın annesi ölse sanki benim anam yeniden ölüyor. Bir taraftan hiç ölmemiş, sanki kapıyı açıp içeri girecekmiş gibi geliyor bana. Eşime ve çocuklarıma hafta sonu anamı görmeye gidelim diyesim geliyor içimden, ancak sonra farkına varıyorum öldüğünün. Kırıkkale’ye her varışımda ya da oradan ayrılışımda balkondan gülümseyerek el sallamasını, benim için dualar etmesini unutamıyorum. Kapıyı açıp girdiğimde onu karşımda görecekmişim gibi geliyor. Ben çocuklarımla şen şakrak konuşurken ve şakalaşırken bir kenarda durup bizi seyreder ve gülümserdi. Konuştuklarımızı anlamasa da bizim sevincimizle neşelenirdi. Bazen ben de aynını yapıyorum, çocuklarım kendi aralarında neşelenirken ve şakalaşırken onları seyredip anamın yaptığı gibi gülümsüyorum. Kendisinin kullandığı telefon hattını şu an yeğenim Esra kullanıyor olsa da değiştirmedim ve hala telefonumda “Anam” diye kayıtlı. Her Cuma günü ondan bana cumamı kutlayan mesajlar geliyor. Ölümü üzerine Prof. Dr. Arif Ersoy şöyle demişti: “Analarımız biz bu dünyaya gelmeden önce burayı, biz ölmeden önce gidip orayı hazırlayan kimseler”. Anamla ilgili hatıralarım tabii ki bu anlattıklarımla sınırlı değil, ancak bir teşehhüt miktarı da olsa, onun aziz hatırasına bir şey yapabildiysem; anası hayatta olan akraba, arkadaş, dost ve öğrencilerimin analarına sarılmalarına ve onları koklayıp öpmelerine vesile olabilirsem; onların ana-baba ya da yakınlarıyla ilgili hatıralarını bir kenara not etmelerine sebep olabilirsem kendimi mutlu ve bahtiyar hissedeceğim.

Allah taksiratını affetsin. Kabir azabından muaf ve masun, mekânını da cennet eylesin inşallah.

(Anam, Yahşihan’da babasından, yani dedemden ötürü Palaz Üssüyünün-Hüseyin’in Hatça-Hatice ya da eşinden, yani rahmetli babamdan ötürü Kenger Veli’nin Hatça-Hatice olarak bilinirdi)



PAYLAŞ