Eksik Gören Eksiktir
Yazar: Bilal KEMİKLİ   |    Yayın Tarihi: 20 Aralık 2015   |    1229 Kişi tarafından görüntülendi.

Şehrin süslerinden birisi, belki de en önemlisi meczupları ve delileridir… Onlar olmasa, sanki tuvale yansıyan şehir resminde bir şeyler eksik kalacak. Ama birçoğumuz bu “eksik kalma” halinden habersiziz; hatta onları fazlalık, aklı ermeyen zevat, dolayısıyla da hayat içinde olmasalar da olur nazarıyla tezyif edenlerimiz de vardır.

Akıl nimetlerin en değerlisi… Akıl nimetinin şükrü de zordur. Meczup, deli yahut halk arasındaki tabiriyle kırk altılıklar. Âşıklar. Divâneler. Mecnûnlar. Sanıyoruz ki, şehri süsleyen bu sıfatları haiz insanlar bize bahşedilen akıl nimetinden tümüyle mahrumlar… Öyle vehmediyoruz. Oysa şimdi, Müstesna Deliler Albümü, Eski İstanbul’un Delileri: Pazarola Halil Bey, Deliler: Osmanlı’nın Muhteşem Süvarileri, memleketin dâhileri ve delilerini bir araya getiren Marmara Kıraathanesinin hikâyesi olan Dâhiler ve Deliler isimli kitapları, en önemlisi Türkçeye kazandırılan Akıllı Deliler kitabını hatırlama zamanıdır. Hiç olmadı Erasmus’un Deliliğe Övgü kitabını analım.

Bu zikrettiğim kitaplar size daha başka pek çok eseri, hikâye ve romanı, hatta şiiri hatırlatmış olmalıdır… Evet, öyle sanıyorum ki pek çok mesnevi, menakıpname çıkıp geldi akıl aynanızda yansıdı; delilikle dâhiliğin, delilikle veliliğin akrabalığına şehadet ettiniz. Şimdi sanıyorum, bu şehadetle meczuplar ve delilerin “şehrin süsü” olduğu fikri size sıcak gelmiştir. Öyledir; şehrin süsü…

Belki aklınıza şu soru gelmiş olmalı: Hocaya ne oldu da bugün delilerden ve meczuplardan, şehrin süslerinden bahis açıyor? Akıl defterini dürüp deryaya mı atacak? Bir ön hazırlık mı bütün bunlar? Bilemem, hak akıbetimizi hayreylesin, akıl nimetinin farkına varıp onu yerli yerince kullanmayı ve zekâtını her daim vermemizi nasip eylesin… Zira akıl, teklif demektir, sorumluluk demektir. Fakirin bu konuda düşünmesine, delileri mesele edinmesine ve delilik üzerine düşünmesine sebep olan yaşanmış bir haldir. Bu “hal” kelimesine de takılıp kalmamanız için meseleyi izah edeyim.

Efendim, Tavşanlı’nın bir süsü var: Protokol Recep… Recep’i geçen akşam tanıdım. Bir konferans vesilesiyle gittiğim şehirde, akşam konferans salonuna intikal ettiğimde geldi, “hoş geldin” dedi, protokolün gereği ne ise onu yapıp yer gösterdi. Fakir oturdum gösterilen yere… Sonra İlçe Müftüsü geldi, ona da aynı temennalar, aynı hizmet. Kaymakam Bey geldi aynı muamele… Yer gösteriyor, hemen o gösterdiği yerde siz oturuyorsunuz, o da yanınıza gelip oturuyor. Eşraftan biri gelince yerinden kalkıp, ona yer veriyor. Böylece teşrifatçılığını tamamlayıp, kendine de protokolde muhkem bir yer bulup, oturuyor.

Ne yalan söyleyeyim, ev sahibi belediyenin görevlilerinden sandım… Ancak tavır ve davranışları, bildik “memmur sıfatına” pek denk düşmüyordu. Onu tanımadığımı ve yaptıklarını anlamaya çalıştığımı gören Müftü Bey birazcık malumat verdi, adının Recep olduğunu söyledi… Sonra Kaymakam Bey, “bu bizim Protokol Recep’imiz” diyerek onu sıfatıyla tanıtmış oldu. Şehre gelen herkesi tanıyor, bütün meclislerde bulunuyor, yapması gereken ne ise yapıyormuş… Bu akıllı deli, dedim; öyle sıradan bir deli değil.

Konferansı dikkatle dinledi, takip ettim söylediklerim onda yankılandı. Program sonrası gelip usule uygun tebrik de etti. Fakat daha sonra salondan dışarı çıktığımızda, devreler aslına rücu etti. Bir mekâna gidip hasbihal edecekti ki dostlarla öyle konuştuk, anlaştık. Lakin Recep, yanımızdan hiç ayrılmıyor, adeta bitişik nizamda hareket ediyor. Receb’e dönüp, hem teşekkür sadedinde ve hem de kendi halimizde kalma niyetiyle “artık sen gidebilirsin, sağol!” demek durumunda kaldım. Böylece onu uzaklaştırma niyetimi ihsas etmiş, yol vermiş oldum… Fakat daha yanımızdan ayrılırken fark ettim, şehrin süsüne yol vermenin onun gönlünü kırmak anlamına geldiğini. Öyle ya ben oracıkta misafirdim, o ise ev sahibi… Hem, onun diline vakıf asıl ev sahiplerinden birileri çıkıp onu usulüne uygun bir şekilde sükûnet ve sühûletle evine sevk edebilirlerdi. Ben ev sahiplerinin misafirlerinin yanında evin çocuğunu ikaz etmekten çekineceklerine vehmederek üzerime düşmeyen bir görevi almış, güya “akıllık” yapmıştım.

Protokol Recep mahzun mahzun biraz uzaklaştı… O mahzun hali fark ettiğimde gönlüme darlık düştü. Sağ olsun ehlidil olan Müftü Bey, çay faslına doğru giderken onu çekildiği köşeden bulup çağırdı ve araca aldı. Keyfi yerine geldi Recep’in. Aynı araçla mekâna giderken, gayet edepli, dikkatli ve fakat biraz ürkek, biraz kırgın ve çekingen… Fırtına öncesi sessizlik. Bir yerde laf gelecek Recep patlayacak diye düşündüm. Daha doğrusu onu konuşturup, içinde biriktirdiği öfke ateşini dışarıya vurmasını arzuladım. Şehrin süsünü böyle kırgın bırakıp gidemezdim. Taş atılacaksa atılmalı, ama baş yarılmamalıydı… Sanki o atılacak taşta, mantık dizgesi içinde forma dönüşerek değişip dönüşmeden ortaya çıkacak saf bir hikmet arama iştiyakı da hissettim.

Tavşanlı’nın nezih mekânlarından Ayyıldız’da çay faslı ve hususi sohbet başladığında, masanın kenarına sığınan Protokol Recep konuşmaları sükûnetle dinledi, çaylar içti, çaylar söyledi… Konuşup, halleşirken, bir yandan da göz ucuyla Recep’i temaşa ediyorum. Göz göze gelmiyoruz; lakin onun da konuşmak için fırsat kolladığını hissediyorum… Ve nihayet bir fırsat bulup “konferansı çok uzattın, çok farklı konulara girdin” yollu kendine uygun bir lisan ile içinde biriktirdiği öfkeyi masanın ortasına boşalttı. Masada bulunan dostlarımız bir yandan “delidir ne yaparsa yeridir” nazarıyla mütebessim, öte yandan da ona “konuştuğun kâfi” edasıyla nazar edip sözü ve sohbeti yeniden konuşulan mevzuya evirdiler. Lakin Recep’in bu riyadan, gösterişten ve hesaptan azade sözleri bana derin bir tefekkür fırsatı sundu… O anda konuşulması gereken ne ise, konuştuk, halleştik, dertleştik. Ama ayrılırken Receb’in koşarak bineceğim aracın kapısını açıp, salondaki o ilk haliyle temenna etmesi, uğurlaması, kalben kucaklaması… Konuşarak, kendine mahsus hal ile içindekini dökerek öfke ateşini söndürmesinin neticesiydi.

Vedalaşıp yola koyulduğumuzda aklımda onlarca soru vardı… O soruları bir kenara bırakıp, daha derin ve anlamlı bir söyleyişle, “meczuplar ve deliler şehrin süsleridir” dedim, “süsleri”; Halil Cibran’ın ifadesiyle, maskelerden azade olmuş saf renkler… O veda yolunda kendime dönüp içimdeki şehrin sokaklarında şöyle haykırdım: “Bu hayat sahnesinde, ne hiçbir kimse lüzumsuz, ne de eksiktir; hepimizin rolleri var. Sahnede eksik gören, eksiktir…



PAYLAŞ