Kaos Nasıl Çözülür?
Yazar: Ayşe Yaşar UMUTLU   |    Yayın Tarihi: 04 Şubat 2016   |    1263 Kişi tarafından görüntülendi.

Önce toplum, sonra birey, sonra medeniyet olmak...

Toplum, birey, medeniyet sıralamasında bir hata var gibi görünebilir. Çünkü yaygın olan algımıza göre önce insan, sonra toplum, sonra medeniyet olduğumuz düşünülür. Fakat insanlık tarihine baktığınızda bir hakikate işaret edebilecek, anlaşılması halinde kaotik görünen bir takım meseleleri çözebilecek bir husus olarak “toplum, birey, medeniyet evrimi” önemli bir iddiadır. Yeniden incelemeleri yapılan, özellikle bu yüzyılda tekrar okunan elzem bir kuramdır.

Teoriyi şöyle özetleyebiliriz; insanlığın ilk hali ya da felsefede kullanılan literatürü ile “doğa hali” nde insan, akleden durumda değildir; sezgileri ile hareket eder. Sezgileri sürüye katılmasını söyler; yoksa hayatta kalması mümkün değildir. Toplum genel anlamda böyle olduğu evrede henüz gelişmiş bir medeniyet ortaya koyması imkânsızdır. Savaş halindedirler; buna hayatta kalma, varlık mücadelesi de diyebiliriz. Bu tür birlikteliklerden ancak militer devletlerin doğması zorunluluktur. Ne zaman ki, savaş nihayete erdirilir; barış haline geçerlerse, orada birey olarak farklı olduğunun, sürüden ayrı düşüncelerinin olabileceğini fark edebilir ve medeniyete katkıda bulunabilir. Bu nedenle gelişen ve gelişmek isteyen medeniyetler savaş haline yani insanın akledebilmekten, dolayısı ile bireysellikten uzak, sadece hayatta kalmak için sürüleştiği, barbarlaştığı duruma geçmekten daima sakınması gerekir.

Önemli bir teoridir. Bir arada olmanın ve birlik halinde hareket etmenin kazanımları inkâr edilemez. Hatta barış neticesinin zorunlu ön koşulunun savaşlar olduğu, insanlık tarihine bakınca, olgusal anlamda bir ilke olarak çıkarımsanabilir. Lakin toplu hareket edilen durumlarda içimizdeki aykırı sesleri ve farklı düşünceleri yok etme, asimile etme eğilimimiz de inkâr edilemez. Nihayetinde zincirin kırılmasını sağlayacak her tür ses, savaşların istenilen neticesini değiştirebilir. Burada önemli olan ise farklılıkların aslında ilerlemenin bir diğer olmazsa olmaz koşulu iken, savaş halinde bunları yok ederek, aslında kendi varlık alanımıza verdiğimiz zarardır.

Bu meseleyi biraz daha detaylandırma; şu an yeni bir medeniyet sancısının gebe olduğu taze bir beden mi yoksa “ölü bir doğum” olabilme ihtimali de var mı, görebilmemizi umuyorum.

“Suyun 100 derece kaynaması” fiziki bir ilke olarak sistemli bir yöntemle, deney ve gözleme dayanarak elde edilmiş genel geçer bir değerdir. Toplum bilimlerinde bu tür ilkeler mutlak kabul edilemez. Fakat spekülatif anlamda da olsa ilkelerin varlığı iddia edilebilir. Mesela“ İnsanlar içinde farklı olanların toplumların farklılaşarak gelişmelerinin dinamiği olarak var olmaları, evrene mündemiç bir ilkedir.” demek spekülatif bir çıkarım hükmündedir. Fakat pozitivist dönemle birlikte toplum bilimlerinde olgulardan ilkeleri çıkarmak ve bilim ile benzer metod üretmek savunusu güçlenmiştir.  Her ne kadar hala seküler ve pozitivist bilim anlayışı, toplum bilimlerini dilediği gibi delillendirememiş olsa da ; argümanlarının tartışılabilir ve düşünceye hizmet eder nitelikte olan kuramları irdelenmelidir.

Şimdi yukarıdaki ilkeler hakikaten mündemiç ise!? Bu ilkeler inanlar için Allah’ın kanunu, inanmayan agnostikler için “ bilinmeyen gücün” ilkeleridir. Öyle ise bu ilkeleri bilerek hareket etmek, hatta bu ilkelerin doğru yönde hareket etmeye hizmet etmesi nasıl sağlanmalı?

Savaş halinde makul ve mantıklı hareket etmekten ziyade hayatta kalma mücadelesinde olduğumuzu kabul etmek gerek.

Toplu hareket ederken, bireyin sesi duyulmaz kılınır. Çoğunluk daima baskın sestir. Ama kulaklarımızı tıkamak bizi de hakikate sağırlaştırır.

Yukarıdaki koşullar içinde ileriye doğru, değişim ve gelişim olmayacağı da aşikârdır.

Bu koşulların farkındalığı yok ise, barış haline geçiş ve farklı seslerin dinlenilmesine izin vermeden taze bir medeniyet doğmayacaktır.

Tüm bunlar bir takım felsefi sistemler içinde tutarlı bir bütünlük içinde insanlığın hizmetine arz olunmuş fikirlerdir. Bunlara itiraz üretmek de, irdelemek de, desteklemek de gelişmenin bir türevidir.

Sözün sonunda  ifade etmek isterim. Pek çok filozof yaşamlarını münzevi bir şekilde yaşamışlardır. Bunun gerisinde bir anlaşılmama kaygısı olabileceğini düşünüyorum. Henüz akletmek durumuna geçmemiş bir topluma, en parlak hakikati dahi söyleseler; sağır bir topluma avazı çıktığınca bağırmak hükmünde olacaktır.  Biz felsefeciler de anladığımız kadarını anlatmakla mükellef; ilmimizin zekâtını vermekle yükümlü olmanın derdi ile ara sıra kalemimizi kullanırız. Sözümüzün hakkı ve hakikati ile ulaşabilmesi umudu ile…

Ayşe Yaşar UMUTLU



PAYLAŞ