Mehdi-Mesih İstismarcılığının Teorik Zemini
Yazar: Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR   |    Yayın Tarihi: 25 Ağustos 2016   |    5258 Kişi tarafından görüntülendi.

Mehdi, “Allah’ın hidayete erdirdiği kimse” anlamına gelen bir isimdir. Yaygın inanışa göre bu kavram bir isim ve unvan olarak, gittikçe kötüye giden tarihsel akışın sonunda, yeryüzünü tekrar hak ve adalet ile doldurmak üzere gelecek olan kurtarıcıya verilmiştir. Mesih ise Hz. İsa’ya ait bir isimdir. Bu isim ona, eliyle meshettiği hastaların iyileşmesinden dolayı verilmiştir. Hıristiyanlara göre Hz. İsa Mesih, yeryüzünü fesat ve bozgunculuktan arındıracak olan son kurtarıcıdır. Bu yüzden onlar zamanın sonunda Hz. İsa Mesih’in nüzulüne inanırlar. Yahudilikte ise Mesih, farklı bir kişidir. O, Yahudileri zilletten kurtaracak, onlara Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın görkemli ve onurlu krallığını tekrar iade edecek olan bir kurtarıcıdır. 

Bu iki ismin üzerinden yürütülen istismarın teorik temellerini görebilmek için öncelikle İslâm âlimlerinin bilgi kaynaklarına ve anlayışlarına kısa bir göz atmamız gerekir. İslam âlimleri, dinininanç alanına dair  konularda hakikate ulaşabilmek için gerekli olan bilgi kaynaklarını açık bir şekilde belirtmişlerdir. Bunlar doğru bir şekilde işleyen akıl, sağlam çalışan beş duyu ve doğru haberdir.  

Onlar bir haberin doğruluğu için de belli şartlar ileri sürmüşlerdir. Bunlar haberin, doğruluğu mucizeler ile kanıtlanmış olan peygamberden şüpheye mahal bırakmayacak bir yolla aktarılmış ya da mütevatir olmasıdır. Mütevatir haberlerin doğruluk derecesi de sayısal çoğunluğa bağlanmamıştır. Bu bağlamda nicelikten çok niteliğe önem verilmiştir. Mütevatir haberin, doğru kabul edilebilmesi için, aklın yalan üzerinde birleşmesini mümkün görmediği bir topluluk tarafından aktarılmış olması, tek başına yeterli bir neden değildir. Örneğin bize bir milyon kişinin belli bir konuda aynı bilgiyi vermiş olması, o haberin doğru olduğunu kanıtlamaz. Haberin aynı zamanda aklın sağlam ve evrensel prensiplerine ve tecrübeye uygun olması, ayrıca doğrudan gözleme dayanması gerekmektedir. Bu itibarla Hz. Peygamber’den bizzat işiterek nakilde bulunmayan ravilerin aktardıkları haberler, sayıları ne kadar çok olursa olsun mütevatir sayılmazlar. İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Kelam İlminde, inanç ve akaid alanına dair bir bilginin doğru ve sahih kabul edilebilmesi için bu epistemolojik zeminden hareketle elde edilmiş olması gerekmektedir. Onlar bu alanda herhangi bir bilginin sağlamasını yaparken ya da belli bir iddia ve inanışla ilgili kanıtlamada bulunurken de sağlam bir zemin üzerinden akıl yürütmelerde bulunarak kesin/yakînî bilgiye ulaşmayı esas kabul etmişlerdir. Bu bakımdan onlar, kanıtı oluşturan önermelerin apaçık/bedihî olmasına, gözleme ve tecrübeye dayanmasına ve eğer habere dayalı bir bilgi ise onun tevatür yoluyla gelip gelmediğinin bilinmesine büyük önem vermişlerdir. Bu nedenle İmam Mâtürîdî (ö. 333/944), mutasavvıfların bir bilgi kaynağı olarak gördükleri ilhamın ve keşfî bilginin, sağlam ve sahih bilginin yukarıda zikredilen şartlarını taşımadığı için geçerli ve bağlayıcı olduğunu kabul etmemiştir. Ona göre bu tür bilgiler, sübjektiftir ve sadece onları tecrübe eden kişileri bağlarlar. Ancak bu bağlayıcılık da Kur’an ve sahih sünnete uygunlukla kayıtlıdır. Bu iki temel ölçüte uygun olmayan hiçbir bilgi, dinde otorite olarak görülemez. 

Bu ortak zeminden hareket eden kelam bilginleri de inanç esaslarıyla ilgili konularda zannî bilgiye itibar edilemeyeceğini açıkça belirtmişlerdir. Ancak uygulamaya gelince, bazen bu teorik zeminin dışına çıkılarak tekfircilik ya da dışlayıcılık gibi ciddi sorunların oluşmasına yol açılmıştır. Mehdilik ve Mesih ile ilgili rivayetler, bu durumun açık örneklerinden birini oluşturmaktadır. Hadis otoriteleri, Mehdilik ile ilgili rivayetleri âhâd/mütevatir olmayan haberler olarak kabul etmişlerdir. İbn Haldun, Mukaddimesinde bu rivayetlerin hemen hepsini tek tek incelemiş ve onların çok az kimse hariç, hadis âlimleri tarafından ciddi tenkitlere tabi tutulduklarına dikkat çekmiştir. Dolayısıyla bu tür rivayetler, yukarıda belirttiğimiz ilmî ölçütlerden hareket edildiğinde, zan ifade ederler. Bu yüzden onlara dayanılarak kesin bir inanç ortaya konamaz. İlmî ve doğru olan budur. Bununla birlikte Mehdi ve Mesih inancı geleneğe öylesine yerleşmiştir ki, onları inkâr etmek, zamanla kesin bir inancı yok saymak algısının oluşmasına yol açmıştır. Hâlbuki İslam’da inanç esasları bellidir. Bu esaslar, sahih naslardan hareketle belirlenmiş ve sağlam akıl ilkelerinden hareketle oluşturulan kanıtlarla teyit edilmiştir. Mehdilik ve Mesihlik için böyle bir durum söz konusu değildir. Kur’an’da ve kesin bilgi ifade eden mütevatir haberlerde asla Mehdî ve Mesih’in gelişinden söz edilmez. Kur’an bağlamında sadece Hz. İsa’nın nüzulünün ima edildiği iddia edilir. Müfessirlerin bir kısmı, Zuhruf Süresi’nin 61. ayetinde geçen, “Kuşkusuz o, kıyamet saatinin [yaklaştığının] bir alametidir…” ifadesindeki zamirin Hz. İsa’ya işaret ettiği görüşünü tercih etmişlerdir. Bununla birlikte Mâverdî’nin (ö. 450/1058) aktarımına göre, söz konusu zamirin, Kur’an’a işaret ettiği yorumunda bulunan müfessirler de vardır. Kur’an tercümeleri de bu yorumlara bağlı olarak farklılık arz etmektedir. Söz konusu ayetteki zamirin Hz. İsa’ya işaret ettiği kabul edilse bile bundan açıkça onun nüzulü sonucu çıkarılamaz. Çünkü bu ifadeden, bizzat Hz. İsa’nın peygamber olarak gönderilmesinin, kıyametin yakın olduğunu gösteren açık bir kanıt olduğu sonucu da çıkarılabilir. Ayrıca böylesine farklı yorumlara açık bir ifadeden hareketle Hz. İsa’nın nüzulü gibi son derece önemli bir meselenin ispatlanmaya çalışılması da doğru bir yaklaşım olarak gözükmemektedir. 

Mehdilik ve Mesihlik inancının hadis literatüründeki durumu ise son derece problemlidir. Bu konuda oluşturulmuş olan rivayetler arasındaki çelişkileri ve karmaşayı görebilmek için, ünlü Hadis ve Astronomi âlimi Rûdânî’nin (ö. 1094/1683) Cem’u’l-fevâid adlı eserinin Büyük Savaşlar ve Kıyamet Alametleri/Kitabu’l-melâhim ve eşrâtü’s-sâ’a bahsine bakılması yeterlidir. Dolayısıyla bu inanış önce Şîa, daha sonra ise Ehl-i Sünnet içerisinde çoğunlukla zannî bilgi veren âhâd haberlere ve batınî yorumlara başvurmak suretiyle oluşturulmuştur. Sünnî Kelam çevrelerinde ise bu konuya pek fazla itibar edilmemiştir. Nitekim Sünnî Kelam alanında yazılan ilk eser olan İmam’ı Azam’ın (ö. 150/767)el-Fıkhu’l-Ekberinde, Hz. İsa’nın nüzulünden söz edilmekle birlikte mehdiliğe en ufak bir atıfta bulunulmadığını görürüz. Bu itibarla Ehl-i Sünnet kelamcıları içerisinde, Taftazânî (ö. 792/1390) ve Ali el-Kârî (ö. 1014/1605) gibi âlimler dışında ondan bahseden pek fazla kimse yoktur. Mehdilikle daha çok hadis âlimleri, Kurtubî (ö. 671/1271) gibi müfessirler ve bazı mutasavvıflar ilgilenmişlerdir. Mutasavvıflar arasında bu konuda en önde gelen isimlerden birisi hiç kuşkusuz İbn Arabî’dir. Onun etkisiyle birlikte bu mesele tasavvuf çevrelerinde tam anlamıyla bir istismar konusu haline gelmiştir. Bu istismarın teorik zeminini ise, ne yazık ki Şiî ve İsmailî çevrelerdeki batıni yaklaşımlar oluşturmaktadır. Nitekim bu çevreler, eserlerinde Kutub ve Ebdal gibi gayb erenlerine/ricâlu’l-gayb ve Ebced, Cifr ve Cümmel hesaplarıyla gelecekten haber verme işine büyük yer vermişlerdir. Sünnî tasavvuf çevrelerinde ise Ebced, Cifr ve Cümmel hesaplarıyla mehdinin geleceği tarihi belirleme geleneği büyük ölçüde İbn Arabî ile birlikte başlamıştır. İbn Haldun’un Mukaddimesinde verdiği bilgilere göre, İbn Arabî, Mehdî’yi Hâtemü’l-evliyâ (velilerin sonuncusu) adıyla anmış, onun hicrî 683 yılında doğacağını ve 26 yaşında iken mehdiliğini ilan edeceğini hesaplamıştır. İşin ilginç tarafı, ünlü Arap filozofu Yakub b. İshak el-Kindî de Cifr hesabıyla ilgilenmiştir. O da Kur’an surelerinin baş taraflarında yer alan noktasız Arap harflerinin/hurufu mukattanın Ebced hesabıyla sayısal değerlerini hesaplayarak Deccal’in Hicrî 743’te zuhur edeceğini, Hz. İsa’nın ise Hicrî 698’de ineceğini bildirmiştir. Onun hesaplamalarına göre, Hz. İsa indikten sonra 160 yıl yaşayacak, bu süre içerisinde dünyayı ıslah edecektir. O kadar ki, koyunlarla kurtlar beraber dolaşacaktır.  

İbn Arabî ile başlayan bu gelenek günümüze kadar yaygınlaşarak devam etti. Örneğin, Ebced, Cifr ve Cümmel hesaplarıyla gelecekte meydana gelecek büyük olayların, birtakım rumuz ve işaretlerle önceden haber verildiği iddialarına Said Nursi’nin risalelerinde ve onun Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı eserinde bolca rastlamamız mümkündür. Bu geleneğin, ne Kur’an’da ne de sahih sünnette en ufak bir izine rastlamak mümkündür. İbn Haldun, Mukaddimesinde bu geleneğin kökenlerini geniş bir şekilde anlatmaktadır. Onun verdiği bilgilere göre, kâhinlik mesleği, cahiliye Arapları içerisinde de yaygındı. Ancak müslümanlar, tarih düşerek gelecekten haber verme işini Ka’bu’l-Ahbar ve Vehb b. Münebbih gibi müslüman olan Yahudilerden öğrenmişlerdir. Bu Yahudi kökenli sahabîlerin söz konusu bilgilerinin ise, Yahudi kabalizminin M.S. II. yüzyılda yazılmış olan temel kitabı Zohar’dan kaynaklanmış olması kuvvetle muhtemeldir. Dolayısıyla gelecekte vuku bulacak olayları tarih düşerek önceden haber verme geleneği son derece zayıf ve temelsiz kaynaklara ve yöntemlere dayanmaktadır. Örneğin, Ka’bu’l-Ahbar’a göre dünyanın ömrü 6000 yıldır. Vehb b. Münebbih'in rivayetine göre ise dünya, İslamiyet’ten 5600 yıl önce yaratılmıştır. Bunların hepsinin ne kadar asılsız olduğu apaçık ortadır. 

Hicrî 1437’yi yaşadığımız şu günlerde, bu gelenekten beslenen F. Gülen terör örgütü gibi grupların hala mehdilik iddiasıyla ortaya çıktıklarına ve Ebced, Cifr ve Cümmel hesaplarından yola çıkarak birtakım gizemli tarihlere odaklandıklarına tanık olmaktayız. Ancak bu bağlamda işin çok daha vahim olan tarafı, adaleti hâkim kılacağına inanılan mehdinin, sınavlarda soru çalmak, başkalarının mahremine girerek şantaj yapmak, çeşitli hile ve desiselere başvurmak ve hepsinden kötüsü kendi ülkesinin güvenliğini, istiklal ve istikbalini tehlikeye atmak pahasına masum insanlar üzerine kurşun ve bombalar yağdırmak gibi zalimce yol ve yöntemleri meşru saymış ve müntesiplerini bu tür günahlara teşvik etmiş olmasıdır. 

Sonuç olarak söylemek gerekirse Mehdi'nin zuhuru vb. önemli olaylarla ilgili yukarıda anlattığımız metotlardan hareketle verilen tarihlerin hiçbirisi şimdiye kadar doğru çıkmamış, bundan sonra da doğru çıkması mümkün gözükmemektedir. Çünkü geleceği en doğru bir şekilde ancak Allah bilir. Geleceği okumaya ilişkin yukarıda anlattığımız yöntemlerin ve daha başkalarının hiçbirisi, Kur’an’a, aklıselime ve tecrübeye uygun değildir. Dolayısıyla inanç konularında bilgi kaynaklarını, aklıselim, sağlam beş duyu ve doğru haber olarak belirleyen müslüman âlimler, bunların hiç birisine itibar etmemişlerdir.



PAYLAŞ