Batı: Sürekli Savaş Stratejisi: DAEŞ
Yazar: Tahsin YURTTAŞ   |    Yayın Tarihi: 27 Ekim 2016   |    710 Kişi tarafından görüntülendi.

Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz ay (28 Eylül 2016) ölen İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e 29 Ocak 2009 tarihinde Davos’ta şu ifadeyi kullanmıştı “Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz!”

Filistin’deki mazlumların hakkını savunmak ve bir gerçeği ifade etmek için söylenen bu sözler her ne kadar siyonist İsrail devleti için doğru olsa da Yahudilik dininin asıl kaynakları açısından geçerli değildir; çünkü Sayın Cumhurbaşkanının da aynı toplantıda ifade ettiği gibi Yahudiliğin kutsal kitabı Tevrat’ta “Öldürmeyeceksin!” (Çıkış 20/6) yazar.

İslam gibi Yahudilik de aslında özünde barış dinidir. Müslümanların ve Yahudilerin tarihleri incelendiğinde Avrupa topluluklarında olduğu gibi yüzyıllara sâri olan bir savaşlar silsilesi yoktur. Savaşlar sürekli yaşanmıştır ama olup bitmiştir. İki devlet arasında cereyan eden asırları aşan sürekli bir savaş stratejisi yoktur; çünkü Kuran’da “vessulhu hayr” (Nisa 128) yani “barışmak/anlaşmak/ittifak yapmak/uzlaşı daha hayırlıdır” buyurulmaktadır. Hz. Peygamberin (sav) Hudeybiye Barış Anlaşmasından itibaren siyasetinin parçası haline getirdiği “Öncelikli Barış/Sulh Stratejisi” Medine Vesikası ile zirveye ulaşmıştır.

Peki Bu tarihsel ve dinsel perspektifi esas aldığımızda kendilerini İslam’a isnat eden Daeş gibi terör örgütlerinin yaptıklarını nasıl yorumlarsak daha yararlı olur?

Kökleri Afganistan savaşı, el-Kaide ve Baas Irak’ının kalıntılarına dayanan Daeş olgusunun pratikte uygulayıcısı Müslümanlar olsa da teorik plandaki üst aklı Avro-Amerika’dır. Çünkü özellikle Avrupa’nın tarihsel tecrübesinde “Sürekli Savaş Stratejisi” bulunmaktadır. Örneğin Avrupa tarihinde Yüzyıl Savaşları olarak bilinen savaş İngiltere-Fransa arasında 1337 yılında başlayıp 1453 yılında yani 116 yıl sonra ancak sonlanabilmiştir. Müslümanların tarihinde iki toplum ya da devlet arasında bu denli uzun bir savaş olduğu vaki değildir. Avrupalılar 1. Ve 2. Dünya savaşları da dahil kendi tarihlerini çok iyi bilmektedirler. Yine Avrupa’da 30 Yıl Savaşları olarak bilinen uzun din savaşları da İslam ve Müslümanların tarihinde söz konusu değildir. Hiroşima ve Nagazaki facialarının müsebbi de Müslümanlar değildir! Avrupa’nın tarihsel tecrübe ve köklerinde olan bu “Sürekli Savaş Stratejisi” 11 Eylül İkiz Kule saldırısından sonra bütün Müslümanları töhmet altında bırakmak üzere el-Kaide/Daeş gibi terör örgütlerine pazarlanmıştır.

Bu tarihsel verileri dikkate alarak şu sonuçlara ulaştığımızı söyleyebiliriz:

Avro-Amerikan ittifakının bu türden strateji ve örgütlerle ulaşmak istediği esas amaç İslam’ı ve Müslümanları sürekli kendi içinde çatıştırmaktır.

Bu tür örgütleri değerlendirirken olayları ve sonuçları herhangi bir dini merkeze alarak değil insan gerçeğini temel alarak değerlendirmek gerekir. Çünkü hangi dinden olursa olsun insan aklı ve iradesi dini değerler kullanılarak yanlış ve zararlı hedefler için kullanılabilmekte ve manipüle edilebilmektedir. İnsan yaratılışı itibariyle aceleci, cahil ve zayıftır. Nitekim hiç kimse ülkemizde 15 Temmuz darbe girişiminde bulunanların kafir ya da dinsiz olduklarını iddia etmemektedirler. Ayrıca bu teşebbüs aklı, canı, malı, dini ve vatanı tehlikeye attığı için İslam’ın şiddetle karşı çıkacağı bir zulüm hareketidir. İşin gerçeği bunu yapanlar her ne kadar Müslüman, zengin, üniversite mezunu, okumuş kimseler olsa da irade ve akıllarını dini istismar eden bir yapıya teslim etmelerinden ileri gelmektedir.

Türkiyeli Müslümanlar olarak bize düşen 15 Temmuzda yaptığımız gibi bizi birbirimize kırdırmak isteyen ve bitmez tükenmez savaşlarla bizi yormaya çalışan şer odaklarına fırsat vermeden birlik ve beraberliğimizi korumamızdır. Bunun için de farklılıklarımıza saygı gösterip anlaşma, uzlaşma ve barışma kapılarını her zaman açık tutmaktır. Yeni anayasa süreci bunun için ilk fırsat olabilir.

“Vessulhu hayr”



PAYLAŞ