İnsanlığın Suriye’deki Seyir Defteri-II
Yazar: Kahraman GÜNDÜZ   |    Yayın Tarihi: 18 Aralık 2016   |    541 Kişi tarafından görüntülendi.

“…Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc-ü merc oldu,

Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdu...”

Mehmed Akif ERSOY – Bülbül

 

Sevgili Dostlar,

Üç aylık aradan sonra sizlere tekrar “merhaba” dediğim bu yazımda, sık sık yaptığım gibi -yine- geçmişe götürmek istiyorum sizleri. Benimle gelirseniz memnun olurum efendim:

 

***

 23 Ocak 2015’ti.

Yerli Fikirler sitesine girdiğim İnsanlığın Suriye’deki Seyir Defteri isimli yazım şöyle başlıyordu:

“Öncelikle birkaç resim paylaşmak istiyorum sizlerle Suriye'den: (resimler için yukarıdaki linke tıklayabilirsiniz)

Çocuklar ölüyor/öldürülüyor her gün Suriye'de...

...kimi soğuktan...

...kimi açlıktan ve bakımsızlıktan...

...kimi de çatışmaların ortasında kalarak.

...İnsanlar öldürülüyor Suriye'de her gün, insanlık...

...topluca, ayırmadan, adres sormadan...

...ulu orta, güpe gündüz, göstere göstere...

Hiçbir kavganın tarafı olmayan, olmak istemeyen masum insanlar!

Suriye ölüyor gün be gün...

...şehirleri, tarihi, geçmişiyle...

...ve hatta geleceğiyle... camileri, çarşıları, pazarlarıyla...

Uzmanlar, 25-30 yıl hiç tüketmeden üretse bile Suriye'nin eski Suriye olamayacağını ifade ediyor an itibariyle. Komşumuz ölüyor. Gözlerimizin önünde.

Bir zamanlar, Osmanlı'nın izlerini göre göre, kokusunu içime çeke çeke dolaştığım Şam sokakları yok artık. Yok Emevi Cami, hemen yanındaki kapalı çarşı. Hani kara yolu ile Hacc'a giden hacılarımızın mutlaka uğrayıp namaz kıldıkları cami, alış-veriş yaptıkları çarşı. Halep, Humus, Laskiye... artık yerlerinde değil. Sevinenler çıkabilir belki ama Sultan Vahdettin'in mezarı da yok.”

 ***

 Aslında bu yazıyı da 7 Ocak 2014 tarihinde kaleme almıştım. Yani dostlar -maalesef- o günlerden bugüne değişen bir şey yok güney cephesinde. Hatta o günlerden çok daha kötü durumda Suriye el’an. Ve ben sıcacık evimde bu satırları yazarken, kahır kelimelerini bir araya getirmeye çalışmaktan hicap duymaktayım.

Sizleri götürmek istediğim “geçmiş” elbette ki birkaç yıl öncesi değildi dostlar. Biraz daha gerilere gidelim haydi; 1921’e!

7 Mayıs 1921

Tâceddin Dergâhı

Şair, dergâhın titrek kandilleri altında, kalemini gözyaşı hokkasına batırıp şu satırları yazıyordu:

 
          “…Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osman’ın;

                 Ezan sussun, fezalardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!..

 Zira Yunanlılar, Bursa’yı işgal etmişlerdi, 400 yıl bir vali ile yönetmiş olduğumuz Yunanlılar… Venizelos’un oğlu, kirli çizmeleri ile girdiği türbesinde, Osman Gazi’nin sandukasına üç tekme atarak “Kalk Osman kalk! Kalk da ülkeni kurtar!” diyordu.

Gerçi, bu tarihten bir yıl sonra, 1922’de, Osman Gazi’nin kemiklerini “kendi öz torunları” sızlatacaktı bir kez daha. Kendi elleri ile yıktıkları Devlet-i Alî Osmaniye’nin kurucusu Osman Gazi’nin başına “ucube” bir anıt dikeceklerdi! (O Devlet-i Alî Osmaniye ki, Musul, Kerkük, Halep, Şam… gibi birçok kan ve gözyaşı coğrafyasını yüzyıllarca şemsiyesi altında taşımıştı.)
 

 
Anıtın” tepesinde bir mermi, hemen altında da bir okla delinmiş olan Osmanlı’nın ve hatta İslam’ın hilâli vardı. Evet, bu anıtı Osman Gazi’nin torunları layık görmüştü, bu “manidar” noktaya.

Ve başucuna dikilmiş olan bu anıt, Osman Gazi’nin kemiklerini sızlatmaya 90 yıl boyunca devam edecekti. Nihayet bu “ucube” ancak Nisan 2013’te buradan sökülüp kaldırılacaktı.

 ***

Bugün, aynı pis çizmeler “Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdunu çiğnemekteler… Ve Osman Gazi’nin türbesine o anıtı dikenlerin torunları “Ne işimiz var canım bizim Suriye’de? Bize ne canım Suriye’den” türküsü çığırmaktalar. Nakarat ise gayet tanıdık: “Yurtta sulh, cihanda sulh!

Kayıtlara geçmesi için söylüyorum: Halep’i Bursa’dan gayrı gören, bu toprağın insanı değildir!

Hatta Halep yanarken, Şam yanarken, Musul yanarken; içeriden dışarıdan yedi düvelin taarruzlarına maruz kaldığımız, dolar ve terör sopaları ile “terbiye edilmeye”, “ehlileştirilmeye” çalışıldığımız şu kahredici günlerde; gözünü, kulağını, kalbini olup bitenlere tıkayanların “insan” oldukları bile tartışılır!

 ***

Tâceddin Dergâhı‘ndaki o şair, İstiklal Marşı’mızı da yazmıştı ve o marş, “Korkma!” hitabı ile başlıyordu. Şairin bir de duası vardı: “Allah’ım, bir daha bu milleti İstiklal Marşı yazmak zorunda bırakma!

İstiklalimizi ve İstiklal Marşımızı yeniden yazmakta olduğumuz günlerden geçiyoruz. Ve ben “korkuyorum!” dostlar!

Sınırımıza sadece 50 kilometre mesafede, Halep’te, Halep’imizde can pazarı yaşanırken; oradaki kardeşlerimizi tahliye bile edemiyor olmamızın vebalini veremeyecek olmamızdan korkuyorum.

Öbür tarafta, Selahaddin Eyyübi’nin, Yavuz Sultan Selim’in, Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Osman Gazi’nin yüzüne bakamamaktan korkuyorum. Ve onların “sen bizim torunumuz olamazsın!” diye yüzüme tükürmelerinden korkuyorum!

Aşağıdaki videoda izleyeceğiniz Halepli amcanın ve onun gibi binlerce feryat sahibinin rûy-i mahşerde yakama yapışmasından korkuyorum.

 


Ve korkuyorum, komşusunun evi yanarken, bir kova kapıp koşmak yerine kapısını kapatıp gürültüleri duymamak için televizyonun sesini açan gafillerin, o yangının ebediyen o duvarların arkasında kalacağına dair kaygısızlıklarından ve cahilliklerinden!

İçimizden birtakım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin Allah’ım?” (A’râf-155) diyorum.

 ***

Tâceddin Dergâhı‘ndaki o şair devam ediyordu yazmaya:

 

           “Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefasız, kansız evlâdı,

            Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

              …

            Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;

            Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

 

           Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…

           Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!


Kalınız sağlıcakla efendim.



twitter : @Kahraman_Gunduz



PAYLAŞ