İncinme! İncitenden...
Yazar: Neval ŞAHİNÜÇER   |    Yayın Tarihi: 30 Aralık 2016   |    2488 Kişi tarafından görüntülendi.

Karaborsaya düştü selamlar ve dahi kelamlar. Gassalını bekleyen meyyit, selasını dinlemekte. Her yol ağzından, kendi cenaze namazına sökün eden kalabalıklar, bir geç kalışın yada erken gidişin telaşını yaşamakta. Koşar adım, ağır aksak. Kimisi için yaşamaya azmetmek; musalla taşında yan gelip yatarken, bir helallik istemenin aczi kadar.  Kimi, her köşe başında dengini aramakta, lakin bulamamakta. Mürai, dünyaya teftişe gönderildiğini zannediyor. Hep bir eleştiri, hep bir şikayet, hep bir memnuniyetsizlik ve hep bir şükürsüzlük. Kibirli, sabırsız, hoşgörüsüz, huzursuz, öfkeli, kırgın ve küskün yığınların içinde bulamadığı huzuru pazar tezgahlarında bulacağını sanma gafleti. Heyhat! Neki, pazara çıkanların elleri kolları boş dönmekte. Hakikat, muzur bir tebessümle tünelin sonundaki ışıktan göz kırpmakta...   Meğer, huzuru pazara çıkarmayan kudret, onu garip gurebanın, fakir fukaranın gönül heybesine gizlemiş.

Mertlik geçer akçe değil. Cahilin zulmü, zalimin zulmünü bastırdı. Güzel bir söz edecek olsan, dinleyecek güzel bir gönül yok. Haddini bilen bulsan, dahlini bilene hasretsin. Bilenler bilmeyenlerle muhatapken bilmeyeni bulabilsen bilene, susanı bulsan konuşana razı olacaksın. Derdine sevdalı olanın, dermanına düşman olduğu bir çağ çağlıyor her gönülden.

Afili sözler gönlümüze inmeden, bağırsaklara iniyor. Ben merkezcilik, şişen egolar, reflekse dönüşmemiş karakter sıçramaları, doymak bilmeyen mideler, susmak bilmeyen çeneler, sinir uçları felce uğramış bir antidepresan toplumu. Topluma adapte edilemeyen kişisel gelişim çabaları. İşte! Var oluşun dayanılmaz hafifliği; kendi evimiz, kendi işimiz, kendi ailemiz, kendi dünyamız ve kendi mutluluğumuz.

Mutluluk beklentisi, bu çağın nükseden sari vebası. Ruhu kabz eden bir afyon. Yaşamı sadece zat-ı alisini mutlu etmeye nazır mükellef bir sofra gibi görene, insan çiğ bir et parçasından daha fazlası değil. Dehşetengiz şeyler, bir başka gezegende yaşanıyormuşçasına sıradanlaştı. İnsan olarak anılması yeterliyken,  tüm beşeri sorumluluk bilincimizi dille, dinle, ırkla sınırladık. Yaşamı anlamlı kılan yegane şey duygularımız, neredeyse kaybolmaya yüz tuttu. Bu kolayımıza geldi, hoşumuza gitti üstelik.  O kadar yoğunduk ki, varlık nedenimizi unutuverdik sonunda.

Aynılaşmak tek tip, tek vücut olmak için, dijital çöplüğün servis ettiği her arza talibiz. Parmak uçlarından klavye butonlarına akıveren, ikonik duygu dalgalanmaları. Karşıtların iğdiş edildiği bu kısır kısır döngüde, ayrıklık aykırılık. En makbul ve makul gerekçelerle, insanı topluma karşı tüm sorumluluklarından azad eden depresif  veya narsist bir yalnızlaştırma hareketi.

Şair, tarifine güç yetiremeyince bütün kelimeleri bir yol üstüne bırakıp “ölmek istemenin bir sessizliği varsa, kelimelerin de vardır. Sessizliğin, duruşun kelimeleri vardır; bakışın, uzanışın, gülüşün. Ama yalnızlığın kelimeleri yoktur. O, bütün kelimelerden oluşmuş bir kelimedir..." diyerek uzaklaştı. O bütün kelimelerden oluşan yalnızlık halini muhafaza için, şirazesi kaçmış ciltlerin içine gömüldük. Yalnızlıkla hemhal olmuş bir garip mutsuzluk, aidiyet yoksunluğu içimize kök salan en derin acı.

İşlediği seri cinayetlerin nedeni sorulduğunda, katilin verdiği cevap üzerinde tefekkür edilmeye değerdir. “Ben onları incitmek istemedim, sadece öldürmek istedim.” Meselenin özü, işte bu yok etme arzusu. Toplumları kendi içlerinde derin bir yalnızlığa ve beraberinde mutsuzluğa iten, aktif bir duyarsızlıkla pasifize eden kesif tahakküm.  İncinmemek ve incitmemek için ruhu karantinaya aldıran salgın bir hastalık.  

Oysa, fıtratına öykünmek, incitmemek için incinmeyi göze almaktır. Adem’in hakkını teslim etmektir. Hiç kimsenin ne kendisini ve ne de bir başkasını incitmeye kıyamadığı bu yüzyılda, mutluluk ihtiyacı toplumun kalbine zerk edilen bir yılan ağusu, bir akrep kıskacı.

“İnci tenden incinme incitenden, kemalde noksan imiş incinen incitenden.” Alvarlı Efe M. Lutfınin irfan çeşmesinden akıttığı söz; dertlere deva, hastalara şifa.

Kendimizi mutlu etmek değil, tamamlamak ve tekamül etmek, başkaları adına incinmek ve kendimizi de incitmek zorundayız. Sana insan olduğunu hatırlatan o incinmişlik, ruhuna takacağın kanattır. İnsanlığınla kucaklaşmaktır.  İncitmemek için incinmeye, incinmesinler diye incitmeye razı olmaktır.  Tüm ezberleri bozmak, zincirleri kırmak, bendleri aşmaktır. Anlama katacağın yegane anlam, ruhunu bu çağın sinsi tahakkümünden kurtarmaktır. İnançla inançsızlığın, imanla cehaletin o amansız savaşı gözlere yaman bir çelişki gibi görünse bile, çoğu zaman çehresinde aşina bir bencilliği barındırmakta. Çağın dayattığı bireyselleşme tahakkümü ne ise, seyri sülükün çilehanesindeki yalnızlığı da odur. Zira, biri içindeki, diğeri uzaktaki cennetini inşa etmek için tek başına yaşamaktadır.

Yaşamak için yaşatmak ve yaşatmak için yaşamak. İnsanlığın yitik cennetinin vuslatı.  Cehaletin ilme, nefretin sevgiye, hırsın azme, yalanın doğruluğa, kibrin tevazuya, tembelliğin gayrete, cimriliğin cömertliğe, ihanetin sadakate, telaşın sabra, unutuşun ahde vefaya,    mutsuzluğun huzura dönüştüğü hayatı hayatlaştırmaktır.

Varlığını çepeçevre kuşatmaktır. Sana kötülüğü emreden nefsinle/egonla girişeceğin mücadeledir. Hiçbir hedefi olmayan, heva/heves ve şehvet içinde tükettiğin ömrünün kalanına bir anlam katmaya azmetmektir. Bu içsel devrim; kayboluşun bulunuşa, sarhoşluğun ayıklığa,  namert olanın mertliğe evrilişidir. Kendini kınamaktır, ayıplamaktır. Teyakkuzdur, çarpışmaktır. Ehlileşmektir. Dilini yalandan arındırıp, terbiye ve tımar etmektir. Kendine verdiğin sözlere sadık olmaktır. Hırslardan ve ihtiraslardan arınmaktır. Kalabalıklara değil, kendine karşı mahcup olma korkusu taşımaktır. Kendinden utanmaktır. Kendini tasfiye ve  dahi takviye etmektir. Hayatın merkezinde, nitelikli ve kaliteli bir birey, bir rol model olmaktır. Sevilmek için sevmek, kabul görmek için kabul etmektir. Başkasının yerine hicap duymaktır. Tedbir almaktır, koruyup kollamaktır.

Anlamak için bilmek, öğretmek için öğrenmek zorundayız. Zira; kendisine merhamet edilen, merhamet etmeyi öğrenir. Affedilen affetmeyi, hoş görülen hoş görmeyi, sevilen sevmeyi öğrenir. İhanete uğrayan sadakati, haksızlığa uğrayan adaleti öğrenir. İnsan olabilmenin yolu, bu yüzden biraz da ıstıraptan geçmeli…

Hayat bir büyük ikramiye … İkram ... Mutlu olmanın yolu, illaki mutlu etmeye uğramalı. Farkında olmak, açık ara fark yaratmak değilse, başka ne olmalıdır? Birinin bir diğerini mutlu etmek için çabaladığı bir yaşam hayal etmek, dünya denilen oyun alanında level atlamaktır. Sevgide koşulsuzluk, refaha ve saadete ulaştıran köprüleri kuranların yaşama sevincidir.

Bu dünyadan bir kere geçip gittiğini bildiği halde, kendini sürekli tekrar eden yegane iradi varlıktır insan… Istırap, kutlu bir doğumun sancılı bekleyişidir. İşte bu yüzden, kendi özgün hakikatimizi gerçekleştirmek için, ıstırap denilen acı şurubu yudumlamak,  özümsemek, zerrelerimize kadar nüfus ettirmek zorundayız.  Yaratılış hakikatini samimi bir arınmışlıkla kucaklayan için, insanın insan üzerinde hakkı vardır. Onlar ki; İyiliği emrederler. Kötülükten men ederler ve hayır işlerinde birbirleriyle yarışırlar. İyi bir insan olmak, ancak iyi bir insana dönüşmek uğruna verilen mücadelenin ıstırabını taşımakla mümkündür.

Niyetlerin amele dönüşmeksizin, cümlelere dizilerek tespih taneleri gibi çekildiği bu çağda, tüm anlamlı anlamlar sadece muhatabını etkilemek için söylenir oldu. Yalnızlaşmaya hakkın yoksa dahi, dilsizleşmeye imkanın vardır. Zira, sükutun içinde Rabbin şefkat fısıltısı vardır.  İyi bir insan öldüğünde ona ağlamayın. Asıl onu kaybeden topluma ağlayın. Der Farabi, özü özlü sözünde. O ıstıraba talip olmadan, iyi bir insan olmak ne mümkün. 



PAYLAŞ