“Silik Fotoğraflar” Albümünün Son Karesi Merhum Hocam Prof.Dr. M.Orhan Okay'a Dair
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 27 Ocak 2017   |    1790 Kişi tarafından görüntülendi.

Geçtiğimiz günlerde Hocam Orhan Okay’ı âhiret yolculuğuna uğurladık. Mekânı cennet olsun. Sizler de takdir edersiniz ki insanın, ölen birinin ardından onunla ilgili duygularını ortaya dökmesi hiç de kolay bir iş değildir.. Hele o insan sevip saygı duyduğunuz, değer verdiğiniz birisi ise.. Bir insan düşünün ki hayatının en az bir veya birkaç karesinde Mahir İz, Fahir İz, Hasan Basri Çantay, Gökhan Evliyaoğlu, Ferruh Bozbeyli, Rahmi Eray, Hasan Âli Yücel, Celal Hoca, Tâhirü'l-Mevlevî, A.Hamdi Tanpınar, Orhan Şaik Gökyay, meşhur sahhaf Raif Yelkenci, Necip Fazıl Kısakürek, Asaf Halet Çelebi, Yahya Kemâl Beyatlı, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin ve daha niceleri gibi bugün özellikle edebiyatla iştigal eden genç nesillerin ancak hatıralarını dinleyip, geride bıraktıklarını okumaya çalışan insanlar olmuş.. Nurettin Topçu gibi bir büyük mütefekkirin, Mehmet Kaplan gibi ciddî bir edebiyat araştırıcısının, Nihat Sami Banarlı gibi bir edebiyat tarihçisinin, Reşat Ekrem Koçu gibi titiz bir tarihçinin, hat sanatının zirve isimlerinden meşhur hattat Halim (Özyazıcı)'nın talebesi olmuş.. Ve ne mutlu bana ki lisans, yüksek lisans ve doktoradan ibaret yüksek öğrenim süreci içerisinde, Erzurum'da yaklaşık 15 yıla yakın bir zaman rahmetli hocam Orhan Okay'la değişik zamanlarda derslerimiz, kültür, sanat ve edebiyat üzerine sohbetlerimiz olmuş..

 

Kimdi Orhan Okay ? Bir insanı en iyi tanımanın yolu herhalde yine onu bir başkasından dinlemek yerine kendi yazdıklarına bakmak olmalı.. Ben de öyle yaptım.. Ardında hepsi birbirinden değerli eserler bıraktı O.. Ama bana göre birisi var ki o aslında tam da onu anlatır.. Bu vesileyle, döne döne büyük keyifle bilmem kaçıncı kez okuduğum, onu size benden daha iyi tanıtacağına inandığım bir kitabını paylaşmak istedim sizlerle.. SİLİK FOTOĞRAFLAR.. (Ötüken Yay. İstanbul 2001, 204 s.) Kırkiki yıllık mutlu bir beraberliğin hatırına duyulan saygıyla, bilhassa Erzurum yıllarında bizim de bazan ablamız, bazan annemiz, bazan da hocamız olan eşi rahmetli Mübeccel Okay Hanımefendi'ye ithafla başlayan Silik Fotoğraflar, birbirinden kıymetli hâtıralardan oluşur. Önsöz dışında toplam 33 yazının yer aldığı bu anılar zinciri, aynı başlıklı bir yazıyla Vefâ Lisesi'nde başlar. Mezar taşları kadar eskimiş bir fotoğraf eşlik eder bu anılara.. Fotoğraftakilerin çoğu, şimdilerde öteki âlemin sâkinleri olmuş.. "Vefâ" ile başlaması da hoş bir tevâfuk olmuş.. Kimler yok ki.. N.Sami Banarlı, Agah Sırrı Levend, Faruk Nafiz Çamlıbel, Halit Fahri Ozansoy, Nihal Atsız, Reşat Ekrem Koçu, Nurettin Topçu.. İşte o yılların lise öğretmenleri..!

 

Bir İdealistin Ölümü, yazarın dünyasında çok özel bir yeri bulunan merhum Nurettin Topçu'ya ayrılmış.. Bir ara Topçu'dan söz ederken; "Her yazısı ruhumun damarlarına şifâ verici bir ilaç gibi giren bu büyük adam.."(s.20) ifadesini kullanır ki, bu değerli insanın kendisi üzerindeki tesirini göstermesi bakımından önemlidir. Bir Meclis, Bir Hatip, Birinci Meclis'in anıt isimlerinden, faziletin, namusun, dürüstlüğün, millî hakimiyetin, demokratlığın yılmaz ve yürekli savunucusu Erzurum Mebusu Hüseyin Avni Ulaş'ı anlatır.. Millî MarşŞairinin Dostu 'nda, yazarın meşhur ve merhum âlimlerimizden Hasan Basri Çantay'a dair anıları yer alırken, merhum Rahmi Eray'a ayrılan bölüme; Bir Sevgi ve Merhamet Abidesi  başlığını uygun görmüştür Okay Hoca..

 

Kalabalıklarda Bir Yalnız Adam'ın adı, istiklâl şâiri Âkif'tir.. Âkif'i, bu aziz insanı O'nun dilinden dinlemek ne kadar güzel.. Osmanlı ve Cumhuriyet Arasında Bir Hoca,  renkli bir enfiye tiryâkisi, sevimli bir rüya tabircisi Mahmud Celâleddin Ökten yani meşhur Celâl Hoca'dır. İmam-Hatip okullarının açılış macerası içerisinde Celâl Hoca'nın hasbî çabalarını okurken, o günden bugüne mantalite olarak çok da fazla bir değişimin olmadığını üzülerek görüyor insan..

 

Kazan Türklerinden Bir Velî, bir fazîlet ve ferâgat âbidesi olan Abdülaziz Bekkine'den başkası değildir. Gerek hocası Topçu ve gerekse Okay'ın kendisi bu hârikulâde insanın, bu garip yolcunun büyüleyici dünyasına kendilerini kaptıranlar arasına girmişlerdir. Zarif Bir Mesnevihan, edebiyatla az çok ilgilenen hemen herkesin tanımakta güçlük çekmeyeceği bir isim; Tâhir Olgun, yani Tâhirü'l-Mevlevî’dir.. Yıllardan l948, Okay, Lise 2 talebesidir.. Vefâ Lisesi'nde.. Tahirü'l-mevlevî, Süleymaniye Camiinde mesnevi dersleri vermeye başlar. Bu derslerin müdavimlerinden biri de Orhan Okay'dır.. O’na kulak verelim: "Dersler bir süre ilerledikten sonra o sıralarda Sultan Ahmed Camii'nin baş imamı olan Sadettin Kaynak da devama başladı. Tahirül’mevlevî, yukarıda zikrettiğim kıtayı okuyup derse son verdikten sonra gözleriyle cemaat arasında Sadettin Kaynak'ı arar, onu görünce "Sadettin Bey, bir aşr-ı şerif lûtfeder misiniz" derdi. Epeyce şişman gövdesiyle bağdaş kurup oturmakta olan Sadettin Kaynak da bu rica üzerine dizleri üzerinde güçlükle doğrulur, iri ve biraz patlak gözlerini devire devire bir aşır okurdu. Her dersin sonunda cemaat dağılırken ben de özentiyle Tahir Olgun'un yanına yaklaşır, elini öperdim. O zaman, yaşınız ne olursa olsun, o da eğilip sizin elinizi öperdi. Bunun bir mevlevî âdâbı olduğunu o sıralarda öğrenmiştim." (s.68)

 

Anıların bir başka penceresi, hocaların hocası, Türkiye'de metin şerhi geleneğinin büyük ustalarından Ali Nihat Tarlan'ın dünyasına açılır. Şehzâde Hocası başlığı altında dile getirilen hatıralar arasında ön plâna çıkan onun şehzâde hocalığı olur. Bu şehzâde ise Sultan Beşinci Murad'ın torunlarından Ali Vâsıb Efendi'dir. Büyük Hoca'nın Hatırasına  adanmış yazı Mehmet Kaplan'a ayrılmıştır..

 

İki Ölüm Yıldönümünde İki Mizac başlıklı yazının konukları Tanpınarla birlikte yine Kaplan Hoca olmuştur.. "İkisi de hocamdı" cümlesiyle başlayan anılar zincirinin bu halkasında, her iki insan için ortaya dökülen satırlarda büyük bir hayranlık ve saygı duygusu sezilir.. Köprülü Mektebinden Bir Edebiyat Tarihçisi, yine bir büyük isim,  hocalarından Nihad Sami Banarlı'dır bu kez.. İşte o unutulmaz edebiyat öğretmeninin Okay'ın dilinden tasvîri : "Nihad Sami Bey ortadan biraz daha kısa boyluydu ve bu tiptekilerin ekseriyeti gibi kalın tabanlı ayakkabısı, yaz-kış başından çıkarmadığı ve itina ile sağ kaşının üzerine indirdiği fötr şapkasıyla ilk bakışta dikkati çekiyordu. İrice adımlarla ve dizlerinin üzerinde biraz yaylanır gibi bir yürüyüşü vardı. Güzel bir İstanbul Türkçesiyle konuşurdu, yazılı bir metni, belki daha doğrusu bir şiir metnini inşad eder gibi, âhenkli, tannan, vurguları ve tonları hissedilir derecede belirli bir konuşma.  Buna daha az belirli jest ve mimikleri de ilave edebiliriz."(s.89-90) Taşralı Bir İstanbul Efendisi, öğrencisi olmaktan benim de her zaman gurur duyduğum bir başka hocam M.Kaya Bilgegil'I anlatır. Yolu Erzurum'dan geçen hangi edebiyat öğrencisi unutabilir ki onu..

 

Hüsnühatta Bağ Bozumu, meşhur hattat Halim Özyazıcı Hoca ile ilgili anılara ayrılmış.. Hat sanatımızın son zamanlardaki bu müstesna ismini üniversite yıllarında yine bir başka önemli şahsiyet meşhur sahhaf Raif Yelkenci'nin referansıyla tanır Okay Hoca.. Kendisine göre sonuca ulaşmayan bir hat macerasıdır bu.. Ancak onunla tanışmak bile yetmez mi?!

 

Divan Şiirinin Mihanikî Şerhi başlığı altında, hocanın Erzurum yıllarında her zaman en yakınında olmuş bir isim, benim de şahsen hem lisans, hem yüksek lisans, hem de doktora hocam, klasik şiirimizin son dönem ustalarından merhum Halûk İpekten anlatılmış.. İpekten Hoca'nın divan şiirine yaklaşımları ve çalışma disiplini, hocanın bizim pek bilemediğimiz bazı özel tarafları kendi dikkatleriyle sunulmuş burada.. "En Büyük Şair" kimdir sorusunun cevabını merak edenlerden misiniz? Cevabı hayli zor bu soruya Okay, günümüz için cevap vermemeyi yeğlerken, kırk yıl öncesi için bakın neler söylüyor : "Yahya Kemâl'i ilk defa 1948 yılında gördüm. Lise son sınıf talebesiydim. Edebiyat öğretmenimiz Behice Kaplan, Yahya Kemâl'in 65. yaş günü kutlamasının Üniversite konferans salonunda yapılacağını haber vermişti. Soğuk bir Aralık günüydü. Şimdiki fen fakültesinin büyük salonunun içi, sıralar arasındaki boşluklar, giriş kapısındaki koridorlara, hatta konuşma kürsüsünün etrafına kadar büyük bir kalabalık. Hiç de popülist olmayan, klâsik denilebilecek, buna rağmen demek ki popüler olabilmiş bir şair için gerçekten olağanüstü bir ilgi. Şöhretin, yukarıda bahsettiğim bütün tehlikelerine rağmen, siyâsî-ideolojik yönü hemen hiç olmayan Yahya Kemâl için, o dönemde okur-yazar nispeti bugünkünden çok düşük, üniversite öğrencisi de İstanbul'da bugünkünün belki de otuzda biri olduğu  o yıllarda şiire veya şaire bu ilgi gerçekten harikulâde idi. Sadece şiir adına, Yahya Kemâl için daha yakışacak bir ifadeyle saf şiir adına böyle bir ilginin bugün olabileceğini zannetmiyorum. Yahya Kemâl'in alkışlar arasında salona girişi ve o geniş, mülahham gövdesiyle olabildiği kadar zarif görünmeye çalışarak, elini göğsüne koyup reveranslar yaparak bu alkışları kabul edişinden sonra kürsüye çıkan pek çok insandan şimdi çok azını hatırlıyorum. İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay, Hamdullah Suphi, İsmail Habib Sevük, Nihad Sami Banarlı, Ahmed Hamdi Tanpınar aklımda kaldı." (s.113-114) Kitabın şiir-şair ilişkisini de irdeleyen bu bölümü Yahya Kemâl'e dair önemli ayrıntılar taşır..

 

Birkaç hatıra.. Birkaç intiba... , Sanatkârın Talihi  ve Hünerli Bir Nakış ve Asabî Bir Ses  başlıklı anılarında rahmetli Okay Hoca, hayatı boyunca kendisine çok büyük değer verdiğini, sanatına saygı duyduğunu (bir öğrencisi olarak) sezdiğim  Necip Fazıl'ı anlatıyor.. Sanırım henüz ilkokul yıllarında şiiriyle tanıştığı Necip Fâzıl, ömrü boyunca hocanın sanatkâr tarafını da etkileyenlerden biri olmuştu.. Ben şimdi çok daha net hatırlıyorum.. '80 öncesi üniversite yıllarımızdı.. Bölümümüzde öğrenciler arasında ideolojik rüzgârlar eserken hocamız bütün fikir gruplarını toparlayıcı, birleştirici çabalar içindeydi. Biz ise onun Necip Fazıl'ı anlatacağı dersleri iple çekerdik. Çünkü bizatihi Necip Fâzıl ismi bile o yıllarda adetâ bir bayraktı. Mesleği öğretmenlik olanlar bilirler, bir öğretmenin bizzat kendisinin çok sevdiği, beğendiği, takdir ettiği bir şahsiyeti, olayı ve konuyu öğrencilerine anlatması da o nispette içten, severek, duyarak, yaşayarak olur. İşte rahmetli hocamız Orhan Okay'ın fakülte yıllarında böylesine yaşayarak anlattığı şahsiyetlerden birisiydi Necip Fâzıl.. Bu üç yazıda da kuşkusuz bizim o yıllarda ya hiç duymadığımız, bilmediğimiz ya da unuttuğumuz anılar var.

 

Şiir Dergâhının Çelebisi, şiir-severlerin yakından tanıyacakları bir isim, Asaf Hâlet Çelebi'dir. Onu ilk defa 1950 öncesi Beyazıt'da Marmara Lokali'nde düzenlenen bir şiir gününde tanır. Âsaf Hâlet'i ilk görüşü ve ilk dinleyişi de oldukça etkileyicidir.

 

"Geniş ve Yüksek Bir Alın..", yazarın, İlhami Safâ ve Peyâmi Safâ kardeşler ile tanışmasını anlatır. Edebiyat Müfettişi, Okay'ın lise yıllarında tanıştığı Reşat Nuri Güntekin'den başkası değildir. O unutulmaz karşılaşmayı şu satırlarda buluyoruz : "Sene 1949.. Lise son sınıftayız. Bir gün hocamız yanında ufak tefek denecek kadar çelimsiz, kamburca, fakat gözlerinin içi gülen, içinin aydınlığı çehresine aksetmiş bir zat olduğu halde sınıfa girdi. Bu zatın Reşat Nuri olduğunu ve müfettiş olarak geldiğini öğrendiğimiz zaman sınıfı kaplayan saygı ve heyecan duygusu tahmin edilebilir. Derste galiba Edebiyat-ı Cedîde'nin kuruluşu işleniyordu. Kafiyenin göz için mi, kulak için mi olduğu münakaşasını anlatırken Behice Hanım, Reşat Nuri'ye dönerek, "Bir öğrencimiz eski harfleri biliyor, müsaade eder misiniz tahtaya 'abes-muktebes' yazsın" dedi. Reşat Nuri, başının zarif bir işaretiyle tasdik etti. Ve ben tek parti hükümetinin o son yılında tahtaya kalkarak eski harflerle bir "abes-muktebes" yazdım. O kadarla da kalmadı. Bir ara hocam benim bir Yahya Kemâl defterimin olduğunu da söyledi. O zaman Reşat Nuri sırada yanıma oturdu, defteri istedi, bir süre karıştırarak inceledi, Yazın benimkinden güzelmiş" diye de iltifat etti. O devirde belki bugün birçoklarının önemsemeyeceği kadar mühim olan bu mizac yumuşaklığına, o zaman olduğu gibi bugün de muhtacız."(s.147-148) Bu anılar içerisinde Reşat Nuri'nin özellikle "Yeşil Gece" ve "Hülleci" romanlarının kaleme alınışının garip ve hazin arka plânına da değinilmiş..  Hocamın üslûbundan anladığım şu oldu : Biraz muğber ama daha çok hoşgörülü.. Yine de zihinlerde birtakım çevrelere "âlet" olmuş hissini uyandıran bir büyük edîbe; bütün bunlara senin ihtiyacın mı vardı, sorusunu sorar gibi geldi bana..

 

"Önce Küllük kayboldu. Bayezit Camii haziresine komşu, bu aynı zamanda hem biraz uhrevî, biraz akademik mekânın İstanbul'un yüreğinden çekilmesiyle sanki bu büyük şehrin büyüsü de bozuldu. Arka arkaya gelen yıkım hareketleri sadece mekânlara ve binalara değil, sanki nesillerin hafızasına da musallattı. Bu hâfıza dağarcığını, artık izi bile kalmamış insanları, mezar taşları, çeşmeleri, asır-dîde çınar ve atkestaneleri, hatta külhanbeyleri, hatta cinayetleri ile yeniden doldurma işini birkaç himmet sahibi yüklenmeseydi belki de bir "toplumsal bunama" illetine uğrayacaktık. Bu himmet sahipleri listesinin başına Reşat Ekrem'i koymalıyız.(s.149) Okay Hoca, "Küllüğün tarihini bir gün.." adını verdiği anılarına yukarıdaki satırlarla başlıyor. Ve biz de diyoruz ki, bir efsâne gibi dinlediğimiz şu küllüğün gerçek tarihi ehil bir kalem tarafından hem de ayne'l-yakîn yazılmış olsaydı ne olurdu!..

 

"Bir Devr-i Kadîm Efendisi" başlıklı yazı, bizim kültür tarihimizin son dönemdeki unutulmaz isimlerinden birini anlatır : İbnü'l-Emin Mahmud Kemâl İnal.. “Ben o zaman gerçek bir kitapçı ile gerçek bir âlim arasında gördüğüm ve hiç şüphesiz, hiçbir hasis hesaba dayanmayan bu hasbî saygıyı ve selâm alışverişini hayatım boyunca unutmadım. Onun için diyorum ki o sahhaflar esnaf değildi ve o insanlar da müşteri değildi."(s.155-56) diyerek kanaatlerini  paylaşır.. Süleyman Nazif'in, evine "Dârü'l-Kemâl, Tanpınar'ın, kendisine "cihan kaynanası" dediği İbnü'l-Emin Mahmud Kemâl İnal gibi değerlere bugün, her zaman olduğundan daha çok muhtacız sanırım..

 

"Kitaplar... Kütüphaneler"de, Türk kültürüne Dede Korkut ve Divanü Lügat'it-Türk gibi önemli eserleri kazandıran büyük araştırmacı Kilisli Muallim Rıfat anlatılırken, "Bir Müze Adam"da, İstanbul'un kültür tarihi açısından anıt isimlerden biri vardır: Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver.. İçimden, "yürüyen arşiv" tanımlaması yapmanın geldiği ve yine isminin önüne katılan unvanlar dışında yaşadığı süre içinde kendisinden gerektiği gibi yararlanılamadığını sandığım bu büyük şahsiyetle iki karşılaşması vardır rahmetli Okay Hoca'nın.. Genç nesillerin mutlaka ama mutlaka okumaları/tanımaları gereken bir portre diye düşünüyorum, Süheyl Ünver için.. Ve "Kitap Dostu"nda, Erzurum Atatürk Üniversitesi'ne hazine değerinde, dünyanın ender kitap koleksiyonlarından birini bağışlayan Seyfettin Özege vardır..

 

İstanbul Mektupçusu, İstanbul'un birçok sokağının adını kendisine borçlu olduğu, 11.000 civarında yazma ve basma kitabını bağışladığı, Taksim'deki Atatürk Kitaplığı olarak bilinen İstanbul Belediyesi Kitaplığı'nın kurucusu Osman Nuri Ergin'dir. Ve Bir Köy Hocasının Hatıraları.. Bütün köy imamlarının, hatta bütün köy öğretmenlerinin, belki de köy gerçeğini geç de olsa öğrenmeyi arzu eden siyasetçilerimizin okuması gereken bir yazı..

 

Küllüknâme şâiri, bugün adı sanı unutulmuş bir coğrafyadan, Balkanlardaki Kesriye'den, Sıdkı Bey'den sözediyor.. Kesriye neresi? Sıdkı Bey kim? Küllüknâme ne?

 

Kitabın, Devletliler ve Sanatkârlar, adlı bölümünde, Halife Abdülmecid Efendi'nin ressamlığı ve ona ait iki edib çalışması; Ekrem ve Hâmid sözkonusu edilir. Ve güzel bir son : Kendime Dâir.. Ömrü boyunca mensubu bulunduğu mesleğe "sevdâ" derecesinde bağlı, işini ciddiye alan, önemseyen, bunca İstanbul anısını gönlünün bir kenarına bırakıp ömrünün neredeyse 35 yılını Anadolu'ya, Anadolu insanına hasbice vakfeden kaç insan bulunur dersiniz.. İşte rahmetli Okay Hoca onlardan birisiydi..

 

Bakın kendisi ne diyor bu konuda : "Dünyada acaba kaç meslek öğretmenlik kadar feyizli ve bereketlidir? Konusu maddeden başlayarak bitki  ve hayvana doğru yükselen meslek alanları arasında eşref-i mahlûkât olan insana yönelenlerin itibarı hiç şüphesiz daha fazladır. Hepsine aynı dersi anlatırsınız, hepsinin aynı bilgiye sahip olmasını istersiniz. Fakat biraz sonra onların hepsi, birer birer önünüzde uyanmağa, kımıldamağa başlar. Birden yüze kadar her birinin zekâları, şahsiyetleri, sempatileri, antipatileri, alışkanlıkları, kurnazlıkları, saflıkları gözünüzün önünde sıralanır. İçinizde, her birinin birden yüze kadar, yani en alt seviye ile en mükemmel arasında bir yeri olur, bir sevgisi olur. Öğretmenlik iki ruh arasında en hasbî ilişkilerin mesleğidir. Onun için bu hasbiliğin meyveleri de bir süre sonra yine sevgi olarak size döner. Öğretmenliğin feyzi ve bereketi bu meyvelerdedir. (...) Bütün bu iyi niyetli, artık hiçbir -menfaat demek dilime gelmiyor- dünya ilişkisi kalmamış olduğu için gerçekten hasbî medihlerde, gururumu frenleyen bir hikâyeyle "Kendime Dair"i kapatmak istiyorum: Ebu Hanife bir gün bir öğrencisiyle Bağdat sokaklarında dolaşırken, bir kenarda oynayan iki çocuktan biri diğerine İmam'ı göstererek demiş ki : "Bak bu amca var ya! O geceleri hiç uyumaz, hep okur ve ibadet edermiş." Bunu işiten İmam-ı Azam talebesine dönmüş ve "Bak demiş, yâ Ebû Yusuf, insanlar bizi nasıl görmek istiyor? Öyleyse onların görmek istedikleri gibi olalım." (s.204)

 

Rahmetli hocamın, bu kadar güzel, birbirinden bu kadar değerli insanın elini öpmüş o mübarek ellerini ben de öpme şerefine ulaştım.. Şükürler olsun.. O artık maddî anlamda aramızda değil belki ama yaşadığımız müddetçe hep gönüllerimizde olacak.. Hayatımızın “silik fotoğrafları” arasında unutulmaz, “silinmez” bir kare olarak hep olacak.. Yeri kolay kolay doldurulamayacak olan güzel insan, bize kazandırdığın ne kadar güzellik varsa, hepsi için şükranlarımızı sunuyoruz sana.. İyi ki seni tanımışız. Mekânın cennet olsun..

 



PAYLAŞ