Şehir Olma Bilinci ve Yaşadığımız Şehirler
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 10 Ocak 2015   |    1494 Kişi tarafından görüntülendi.

Yaşadığımız hayatları dikkatle gözleyecek olursak şunu görürüz: Evet, şüphe götürmez bir gerçek var ki her geçen gün hayata bakış açılarımız, yaşama anlayışlarımız farklılaşıyor, değişiyor. Hatta belki giderek maddîleşiyor. Şöyle bir düşünelim. Yolda yürürken hepimiz yerdeki, ayaklarımızın altındaki asfaltın kalitesine bakıyoruz. Peki her gün önünden geçip gittiğimiz, girip çıkıp alışveriş ettiğimiz mağazalara, özellikle bunların kimliklerine yani tabelâlarına dikkat ediyor muyuz dersiniz? Evet, eskiden sokaklarımız belki parke taşıyla kaplıydı, asfalt da değildi. Ama bu sokaklar, bu caddeler, bu çarşılar  bizimdi. Şimdi hangi sokak, hangi cadde bizim söyler misiniz? Buyurun çıkalım ve karşımıza çıkan, gözümüze çarpan mağaza isimlerinden birkaçını birlikte okuyalım isterseniz: Fast Food, Fular Lee Cooper, Levis, Fantasia Leder, Baby Hause, Grand Galaxy, Tora Sarp Jeans, Lee, Studio Blue World, Halley, Original Levis Store vs. vs. Evet evet, yanlış görmediniz, bu tabela isimleri “bizim şehirlerimiz”, “bizim cadde ve sokaklarımız” dediğimiz, millet olarak “bizim” dediğimiz, ama bana sorarsanız sadece “bizim” olma konusunda “hüsnü zan”da bulunduğumuz mekânlardan derlenmiştir. Burası hangi ülkedir! Bu ülkede yaşayan insanların dili bu mudur? Türkçemiz’e ne oldu? İşte içinde yaşadığımız ve “bizim” dediğimiz şehirler.. Ne kadar bizim şehirlerimiz olduğu ortada..

 

Aslında  “şehir” ve “kültür” birbirinden o kadar ayrılmayacak, o kadar birbirine yakışan iki kavram ki, bu ikisini bir araya getirebilen şehirler uzun asırlar boyunca dünyanın en kişilikli, en varlıklı, en mutlu, en zengin ve dolayısıyla en talihli şehirleri olmuşlar.. Kültür dediğimiz şey esasen oluşması asırları alan bir medeniyet birikimi değil midir zaten? Bir yaşama tarzı, bir yaşama biçimi değil midir? Gelenekler, görenekler, insanların birbirlerine karşı davranış biçimleri kültürü oluşturur.. İnançlar, tarih ve coğrafya bilinci, devlet olma şuuru.. Yaşanılan mekâna gösterilen ilgi ve alâka, temizlik, estetik anlayışlar işte bütün bunların hepsi “kültür” kavramı içerisinde düşünülebilir ve düşünülmelidir bence.. Böyle olunca da kültürün “şehir” dediğimiz olgudan ayrı düşünülmesi imkansız oluyor tabii olarak.. Kültürel kimliksizlik veya bir başka deyişle kültürel kirlenme dediğimiz şey bundan başka daha ne olabilir ki? “Şehirleşme”den anlaşılması gereken bu mudur? İnsanların bir arada yaşamalarının temel gereklerinden biri, belki de birincisi, aynı mekânı paylaşan insanların birbirlerini anlaması değil midir? Öyle ise bu tabelâların yaşadığımız şehirlerdeki muhâtabı kimlerdir? Sözlerimiz yanlış anlaşılmasın. Hiç kimseyi kınamıyoruz. Yaptığımız sadece bir özeleştiridir. Hiçbir mağaza sahibiyle, işletmecisiyle işimiz yok.. Ama unutulmasın ki hepimiz bu şehirlerde yaşıyoruz. Hepimiz her gün aynı cadde ve sokaklarda dolaşıyoruz, alış-veriş yapıyoruz. Benim kanaatimce, tarihinin hiç bir döneminde şehirlerimiz bugün olduğu kadar böyle bir kültür şokunu yaşamamış, böylesine kimliksiz bir yapıya asla bürünmemiş, Türkçe adına böyle bir yozlaşma görmemiştir.

 

Yaşadığımız şehirler, herhalde özellikle ve öncelikle yetişmekte olan genç nesillere çok iyi tanıtılmalıdır. Ve şurası da hiç unutulmamalıdır ki, şehirler, -tabii ki- bu toprakların altında yatanlar için olduğu kadar öncelikle üzerinde yaşayanlar için vardır. Gelip geçenlerin hatırı için içinde yaşadığımız şehirleri tanınmaz hale getirmeye, kimliğinden uzaklaştırmaya kimin, ne hakkı olabilir, söyler misiniz? Her geçen gün yediden yetmişe herkes çevre kirliliğinden söz ediyor. Çevre kirliliği sadece yerdeki çöple, ciğerlerimize çektiğimiz kirli havayla olmuyor ki. Bütün bunların ötesinde, çevreye rengini veren ve belki de hepsinin kaynağını oluşturan kültürel kirlenmenin boyutları kimseyi rahatsız etmiyor ne yazık ki... Kimse böyle bir kirliliğe karşı kampanya başlatmıyor. Tabii böyle olunca da kültürel kirlenmenin, zihnî ve ahlâkî çürümenin yaşandığı bir çevrede çöp toplama ve ağaç dikme kampanyalarının “yeşillik olsun”dan öte bir anlamı da olmuyor..

 

Şehirler aslında her bakımdan insanlara çok benzerler. Şehirlerin de tıpkı insanlar gibi iyi günleri, kötü günleri ve neticede birer ömürleri vardır. Şehirlerin de iktisadî, siyâsî, sosyal ve kültürel hayatı vardır. Unutulmayacak tarihî geçmişleri, şan ve şeref dolu günleri vardır. Hiç unutamayacağı acıları ve hüzünleri vardır. Hatta şehirlerin de dostları ve düşmanları vardır. Şehirler de bağırlarında barındırdıkları insanlardan sevgi, şefkat ve ilgi beklerler. Horlanmak, aşağılanmak, itilip kakılmak istemezler. Bunlar şehirlerin kimliklerini oluşturan değerlerdir. Tıpkı insanlar gibi, sıradan değil, iyi birer kimlikleri olsun isterler. Bütün bunları, içinde yaşadığımız şehirlere çok görmeyelim. Ve çoğu zaman bireyler olarak bizleri, mensubu bulunduğumuz şehirlerin ön plâna çıkardığını, içinde yaşadığımız, kültürüyle yoğrulduğumuz, töreleriyle terbiye olduğumuz şehirlerin her fırsatta bize referans olduğunu da unutmayalım.

 

Son yıllarda şehre ve şehirde yaşayanların sorunlarına dair çözüm arayışları hızlansa da üzülerek görüyoruz ki şehirlerimiz için sağlıklı, yeterli ve plânlı iskan politikalarımızın yetersizliği, meseleyi çözümsüz kılmakta ve her geçen gün mevcut tabloyu büsbütün çıkmaza sürüklemektedir. Devletin güvenlik kuvvetleri ne yazık ki her gün, niteliksiz göçlerle şehirlere akın eden insanlarla mücadele etmekte, buralarda tutunamayacağını anlayanlar da şehrin içerilerine, bilmedikleri, hiç alışık olmadıkları bir sosyal çevrenin ortasına düşmektedirler. Büyük şehirlerin köprü altları, kuytu köşeleri köyünü kasabasını terkedip gelen bu “sığıntı insan”ların yeni meskenleri olmaktadır. Esasen hepsi “bizden” ve “bizim” olan bu insanların gelecekteki sosyal statüleri ne olacaktır, bunların toplumsal kimlikleri nedir, gibi sorular da havada kalmaktadır tabii.. Ancak havada kalmasını bugün için önemsemeyenler, yarın bu insanların birer birer kültürel kimlik arayışına yönelmesi karşısında, “biz kimiz ve bu toplumun nesiyiz, neresindeyiz” sorularına cevap arama ve bu açıdan sistemi sorgulama noktasına geldiklerinde, endişemiz odur ki, tedbir için biraz geç kalınmış olacaktır.

 

Şehirler, bizim topluluklar halinde birlikte yaşadığımız yerlerdir. Kültür dediğimiz şey biraz da topluluklar halinde bir arada yaşayan insanların birbirlerine tahammül etmeleri, birbirlerine katlanmaları, birbirlerini anlamaya çalışmaları değil midir? Geldiğimiz noktaya şöyle bir bakalım; şehirleşiyor muyuz yoksa şehirlerimizi beton yığınları haline mi getiriyoruz? Modernleşiyor muyuz, yoksa her geçen gün kendimizden uzaklaşıyor, kültürel anlamda yozlaşıyor muyuz? İçinde yaşadığımız şehirleri yaşanmaz, çekilmez mekânlar haline getiren bizler değil miyiz? En küçük bir tatili fırsat bilerek bu şehirlerden kaçmak isteyişimizin sebebi nedir? Ha, demek ki bir yerlerde bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Birey olarak veya bireylerin oluşturduğu toplumlar olarak eğer inandığımız, sahip olduğumuz hayat felsefesi, dünya görüşü, birlikte yaşama kültürü dışında bir şehir yapılaşmasına doğru ilerliyorsak -ki öyle görünüyor- o zaman kendimiz için inşa ettiğimiz şehirlerin bizi mutlu etmesini de beklememeliyiz. Veya şöyle diyelim; bir yandan yüreğimizdeki ve kafalarımızdaki yaşama tarzlarına uygun olmayan, bize uymayan şehirler inşa etmeyi sürdürürken diğer taraftan da bu şehirlerin bizi mutlu etmesini beklemek bir hüsnü kuruntudan öte gitmeyecektir herhalde.. Kısacası bizim dışımızdaki insanların bizim için hazırladıkları “ısmarlama” veya “yapay” bir şehir hayatını belki de “kerhen”, yani istemeye istemeye, beğenmeye beğenmeye yaşayıp gidiyoruz demektir bu..

 

Bugün şehirlerimizde mimar ve mühendislerimizin ticari kaygılarla inşa ettikleri, insan hayatını asla ön plâna almayan ve tabiri caizse “dayatılan” mekanlarda  yaşamak zorunda kalıyorsak, bize “öngörülen” bir hayatı yaşamak zorunda bırakılıyorsak bunda kendimizi büsbütün masum görmemeliyiz. Bunda “bizim” duyarsızlığımızın katkılarını da hiç gözardı etmemeliyiz.. Komşu apartmanın duvarına açılan evimin penceresinin benim hayatımı -orada yaşadığım sürece- ne hale getireceğini düşünmüyorsam, bizi gökyüzünün bir parçasını bile görmekten mahrum bırakan insanların yaşama anlayışına ben de katkıda bulunuyorum demektir bu.. İsteyerek veya istemeyerek.. Ama sonuçta ziyan olan hayatlar bizim hayatlarımızdır, gerisi boş..

 

Şehirlerimizi idare edenler ve bu şehirlerde yaşayanlar! Unutmayalım ki biz şu anda içinde yaşadığımız bu şehirlerin misafirleriyiz. Biz yokken de bu şehirler vardı ve herhalde bizden sonra da olacaktır. Şehirler bize değil, biz yaşadığımız şehirlere muhtacız. Bizim kültürümüzde emanete ihanet yoktur. İçinde yaşadığımız “şehir emaneti”ni bizden önce buralarda yaşayanlardan nasıl almışsak bizden sonra gelecek olanlara da öylece bırakalım. Öylece bırakmayalım hatta daha da güzelleştirerek, yaşamak için daha da cazip hale getirerek bırakalım. İçinde yaşadığımız şehirlerin bize huzur veren mekânlar olmasını diliyoruz.

 

Yaşadığınız köyler, kasabalar, şehirler size huzur ve mutluluk veren mekânlar olsun efendim..



PAYLAŞ