Üşüdükçe Baharı Düşlüyorum
Yazar: Sündüs Arslan AKÇA   |    Yayın Tarihi: 12 Şubat 2017   |    597 Kişi tarafından görüntülendi.
Son soğuklar iliklerime kadar işlese de burnuma sanki bahar kokusu geliyor. Kulağımda susmak bilmeyen aynı melodi ile uzaklara dalıp gitmelerin penceresindeyim. Hayat gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçip gidiyor. Her şey ne kadar süratli hareket ediyor. Sürekli hızını arttıran bir araca binmişim gibi… Hız da neyin nesiydi? Bu kadar hızın içinde güzellikleri görmekten mahrum kalıyordum ve bu kadar hızın içinde çabucak tükeniyorduk.
 
       Her zamanki yerimdeyim bir gün daha perdesini yavaş yavaş çekmeye başladı. Karşıda bana yakın olan dağlarda bir uyanma telaşı var sanki. Daha ilerde gözüken Topçam Dağları’nın tepelerinde yer yer kar görünüyor.
 
   İyi kış oldu vesselam, baharı da güzel olacak inşallah. Çetindi, zorluydu… Ayaz yorgunu düşmüştü yüreklerimiz. Gökyüzü bütün içindekini kusmuştu. Susmuştu yüreklerin cıvıl cıvıl kuşları. Tabiat suskunluğa bürünmüş, bekleyişin eşiğinde secde halindeydi. Duanın topraktan filizleneceği günü iple çekiyordu. Güzel günler hayali gözbebeklerimizde kocamanlaşmıştı. Her ne kadar endişenin kapıda parmak sallayışı olsa da…
 
    Bahar deyince kekik kokan dağlarım gelir aklıma. Ve çocukluğum ellerini uzatır, götürür beni kırlara doğru. Baharın müjdeleyicilerinden olan nevruz gelir, habersiz kaçışlarımız gelir, yorgunluk nedir bilmeyen düşlerimiz gelir hatırıma. Ah bahar deyince ne çok çocuk olası geliyor insanın…
En çok da yaramazlıklarım muzipçe tebessüm ettirip, yine ele avuca gelmez haliyle uzaklaşıyor.
 
   İnsan ömrüne benzetilir mevsimler de. Bahara kalan ise çocukluktan başlayıp ilk gençlik yıllarını içine alan bölüm… Kabına sığmaz haller, kafasının dikine gidildiği zaman dilimi. Bilmezler ki mevsimdendir. Ve geçip gidecektir. Ve ileriki yıllarda en çok özlenen hatırdan çıkmayan yıllar olacaktır.
 
 
   ‘’Yine mevsimlerden bahardı. Biz çocuklar ise bahara yeni çıkmış kuzular gibiydik. Ne tarafa koşacağını bilmeyen, kırlarda, Fırat’ın kıyısında, Seftil Dağı’nın eteklerinde akşam eden çocuklar…. Korku hiç uğramazdı yanımıza. Doğa ile baş başalığın tadını çıkaran şanslı nesillerdik. Bu anlamda yeni nesle üzülüyorum. Hayatları beton yığınlarının arasında geçiyor. Gezme diye götürüldükleri avm’ler olanca negatif enerjiyi sırtlarına vurarak evlerine gönderiyor. Ya da evde teknoloji kurbanı olarak zaman dolduruyorlar.

   Şöyle hazır çocukluğuma doğru uzanmışken küçük bir anının kapağını aralayayım diyorum. Benden yaşça büyük, ki bu fark 5-6 yaş, bir arkadaşım vardı. Yanından hiç ayrılmazdım zaten. O nerde ben de orda. Oturmuş muhabbet ederken köye gitme kararı aldık. Tabi ki izin alacaktık ailelerimizden.
    Koşa koşa eve gittim. Annem rahmetli, ahşap evimizin önünde taşıma sularla bulaşık yıkıyordu. Hemen konuya girdim çekine çekine. Önce hiç beni kaale bile almadı. Çünkü bu onun kafasında imkânsızdı. Yürüyerek 9 km lik bir yola zaten gidemezlerdi ve izin yoktu elbette ki. O kadar ısrar ediyorum ki sırf başından savmak için, kızarak git başımdan sözünü gidebilirsin gibi düzeltip zihnimde kendimce izini koparmış oldum.
 
    Biz iki kafadar yollara düştük. Köye giderken Fırat Irmağı’na karışan çayın üzerindeki köprüden geçerek ve güle oynaya yer yer gördüğümüz çiçekleri toplayarak gidiyorduk. Hem heyecanlı hem mutluyum. Köye gidiyorduk nasıl bir köy özlemi içimizde kök salmışsa…Az ilerde biri denk geldi ve acele etmemizi yağmur yağacağını söyledi. Çok da umurumuzda olmadı, gayet güneşli gözüküyordu. Fakat çok geçmeden o güneş kayboldu, gökyüzü karardı. Fırtına, gök gürlemesi ve şimşekler…
 O gülüp oynayan baharın çocuklarını alır bir korku. Koşmaya başladık ikimizde. Fakat rüzgar küçük bedenimizi geriye doğru atıyordu. Gözlerim kocamanlaşmış ve nefes almakta zorluk çekiyordum artık. Ve tam yağmurun kendini koy verdiği anda köyün minibüsü göründü. Yanımızda durdu, bindik ama herkes bize sorgular gözle bakıyordu. Haliyle bir açıklama bekliyorlardı. Biz izin almıştık ama değil mi, öyle de söyledik. Başımız önde köye vardık. Haliyle bir zılgıt da babaanneden yedik.
O dönemlerde köyde ne elektrik, ne telefon ne de sık sık gidip gelen araç vardı. Sabah ezanla bir amca eşekle ilçeye indi ve köyde olduğumuzu söylemiş.
  Bizimkiler mi? Sadece bizimkiler değil bir ilçe ayakta, kıyametler kopmuş ardımızdan. Artık sele kapıldığımızı, ırmakla gittiğimiz düşünülmüş. Bütün gün ırmakta herkes bizleri aramış. Evimizde feryat figan…
Ertesi gün bir araba denk gelince bizi hemen eve gönderdiler. Şimdi daha beter korkuyoruz tabi ki. İşin ucunda anne terliği var.
Bu arada üşütmüş hastalandık da. Eve gelince daha bir hasta numarası yaparak terlikten kurtulduk. Hemen bizi doktora götürmüşlerdi.
Bu arada uslandık mı, hayır… Yaklaşık bir ay sonra daha kalabalık bir ekiple yine köye kaçtık.’’
 
Biz yaramaz çocuklar değildik aslında. Mevsim bahardı ve biz de çayıra yeni çıkmış kuzulardık.
 
Hâlâ gönlümün o uçarı çocuğu benimledir. Bahar yüzünü gösterdikçe içi kıpır kıpır eder. Bir kelebek misali çiçekten çiçeğe konar. Bir gelincik olur kırlarda salkım saçak açar. En ufak bir rüzgârda boynu düşer, yaprakları uçuşur sağa sola. Sonrası içlenir kendince ve susar. Kimsecikler bilmez, anlamaz bile…
    Hatıraların içinden geçerken nisan yağmurunda aşka kanatlandığın gelir aklına... Ve büyür çocuk. Yüreğinin deli taylar gibi çırpınışları, ilk heyecanları ve kabına sığamayışları. Şiirle uyuyup şiirle uyanışları…
Hepsi bahardandı biliyorum bu gidip gidip gelmelerin sebebi. Son soğuklar iliklerime kadar işlese de burnuma bahar kokusu geliyordu. Bahar umuttu, bekleyişti, beklenendi. Yorgunduk oldukça, güzel günler hayali süslüyordu düşlerimizi.
     Benimle var mısınız bu bahar maviyi, yeşilden uçurtmalarla süslemeye? Sahi bu bahar var mıyız biz?
Varsak ki, varım ben.
Baharın gözleri yolda kalmasın değil mi?



PAYLAŞ