Özdenören: Her öykünün kendine mahsus bir öyküsü ve bir kaderi oluyor...
Yazar: HABER - YORUM   |    Yayın Tarihi: 13 Şubat 2017   |    485 Kişi tarafından görüntülendi.

Rasim Özdenören ile… 

“Her öykünün kendine mahsus bir öyküsü ve bir kaderi oluyor.” 
Yedi Güzel Adamdan Biri; Rasim ÖZDENÖREN
Röportaj: Sırrı ER

—Rasim Bey, sizinle röportaj isteğimi kabul ettiğiniz için öncelikle teşekkür etmek istiyorum. Müsaade ederseniz ben size Rasim A
bi diye hitap etmek istiyorum. 
 

—Teşekkür ederim. 
 

—Rasim A
bi, biz sizi öncelikle hikâyeci olarak tanıyoruz. Fakat daha sonra deneme türünde yazdığınız kitaplar hikâye kitaplarınızı geçti. Ben de sizin hikâyelerinizin meraklısı biri olarak hep düşünürüm: “Acaba Rasim Abi niçin yeni hikâyeler yazmaz?” diye. Bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyim efendim? 
 

—Herkesin en son sorduğu soruyu sen en başta sordun. Aslında yazmıyor değilim, öykü yazmaya devam ediyorum, fakat yayınlamak istemiyorum. Çünkü daha önce yayınlanmış öykülerimin tamamı (Çarpılmışlar hariç) kendi inisiyatifim dışında çıktı. İstiyorum ki şimdi kendi inisiyatifimle, kendi teşebbüsümle bir kitabım yayınlansın. Diyeceksiniz ki kendi inisiyatifiniz dışında kitabınız nasıl yayınlanıyor? Evet, onun da bahanesi gerçekten tuhaf. Geçende bir yerde bir mülakat vardı. Orada da bahsetmeye çalıştım. 
Benim ilk kitabım olan “Hastalar ve Işıklar” Sezai Karakoç’un himmetleriyle diyeceğim, yayınlandı. Ondan sonraki iki kitabım “Çözülme” ve “Çok Sesli Bir Ölüm” Nuri Pakdil’in himmetleriyle ve gayretleriyle Edebiyat Dergisinin yayınları arasında çıktı.“Denize Açılan Kapı” rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun himmeti ve gayretiyle çıkmıştı. Geriye bir tek benim “Çarpılmışlar” isimli kitabım kendi hazırladığım kitap olarak çıktı. Şimdi istiyorum ki bu yeni kitap kendi inisiyatifimle çıkmış olsun.  

Peki Rasim Abi, her yazarın kendine göre bir üslubu var biliyorsunuz. Sizin de kendinize göre bir üslubunuz var. Hikâye anlayışınızı kısaca özetler misiniz? 
 

—Şimdi bu önceden programlanmış, baştan düşünülmüş ve tasarlanmış bir olay değil.
Kendiliğinden oluşup gelişen bir olay.İsterseniz birkaç cümleyle bunun tarihçesini anlatayım. Bunun nasıl oluştuğu hakkında belki daha iyi bir fikir verir. Şimdi benim öykü  yazmaya başlamam lise 1. sınıfta oldu. Bir arkadaşım öykü yazıyordu. Ve bana okutmuyordu. Bana “sen de öykü yazarsan sana okuturum” dedi.  

—Kimdi efendim o, hatırlıyor musunuz? Kulağını çınlatmış olalım. 
 

—Tabi. Ali 
Kutlay isminde bir arkadaş. Çok güzel öyküleri olan, birkaç sene yazdıktan sonra yazmaktan vazgeçen birisi.İstanbul’da oturuyor, benim liseden sınıf arkadaşım. Hakikaten çok güzel öyküleri vardı. “Keşke yazsaydı” diye her zaman düşünmüşümdür. Zaman zaman kendisiyle haberleştiğimde de hep söylemişimdir. Fakat o birdenbire başladı ve birdenbire de bu işleri bitirdi. Aradan kırk yılgeçmesine rağmen o öykülerinin benim indimde bir değeri vardır. Şimdi o arkadaşım bana, “sen de yazarsan bu öykülerimi okuturum” dediği zaman ben de akşam masama oturup öykü yazmaya başladığım sırada gördüm ki, bir değil birden fazla yazacak öyküm vardı. Ben yazıyordum, arkadaşım okuyordu, arkadaşım yazıyordu ben okuyordum. Böylece aylarca biz bu işe devam ettik. İşte o zaman şunu gördüm. Sorunuza belki bu girişten sonra gelmiş oldum. Belki birkaç şey eklemiş olmama rağmen uzattım biraz. Ben daha önce öykü olarak Ömer Seyfettin’in külliyatını okumuş,bitirmiştim.Onun dışında yeni öykücüleri çok az tanımıştım. Okuduğum bir dergi münasebetiyle tanımıştım. O arkadaşıma yazdığım öykülerde şunu gördüm. Bize okul kitaplarında öğretilen başlangıç, düğüm, sonuç diye bir şema vardı. Benim yazacaklarımın o şemaya uymadığını gördüm. Bu niye böyle oluyor? Baştan tasarlanmış veya proje edilmemiş bir anlatımı, başarabildiğin, becerebildiğin için diyelim, böyle tecelli ediyor, tezahür ediyor.  

—Rasim A
bi, sizin hikâyelerinizi bir kategoriye koymak gerekirse daha çok modern hikâye tarzına giriyor. Bunun da Türkiye’de en belli başlı temsilcisi, biliyorsunuz Sait Faik Abasıyanık. Siz Ömer Seyfettin’in bütün eserlerini okuduğunuzu söylediniz; fakat hikâyeleriniz Ömer Seyfettin’in o klasik anlatımına girmiyor. Daha çok Sait Faik türü hikâyeler bunlar. Hatta daha önceki yıllarda yaptığımız bir konuşmada Sait Faik’in  “Güğüm” hikâyesini çok beğendiğinizi söylemiştiniz. “Belki bir sayfalık bir hikâyedir; ama benim çok hoşuma gider” demiştiniz. Hatta o konuşmamızda ben size şöyle bir soru yöneltmiştim: “En çok hangi hikâyenizi beğenirsiniz?” Siz de “Hikâyeler yazarların çocukları gibidir, pek ayrım yapmazlar; ama ben bunların içinde Ocak ve Sabahın Seher Vaktinde Aman adlı hikâyelerimi okuduğumda hâlâ duygulanırım” demiştiniz. Bu görüşleriniz hâlâ devam ediyor mu efendim? “Sabahın Seher Vaktinde Aman” adlı hikâyenizi okuduğunuzda yine gözünüz yaşarıyor mu? 
 

—O hikâyede kasabada yaşayan bir Anadolu çocuğun başından geçen bir aşk öyküsünü anlatıyor.
Bütün Anadolu gençlerinin başından geçen türde bir olay. Tek taraflı bir sevgi.Yani sevgilisinin haberi bile olmayabilir bu tür sevgilerden. Bizim kahramanımız yani delikanlımız kendi başına seviyor, sevgilisinin haberi yok, onun evinin önünden geçer, uzaktan sever. Kendi ıstıraplarını, kendi hayallerini içine gömer. Böyle bir delikanlının öyküsüydü.Olay olarak bir defa gerçekten dokunaklı bir olay.  

—Siz o zaman öyle söyleyince ben o hikâyeyi bir kez daha okumuş ve ne demek istediğinizi daha iyi anlamıştım.
Pekiefendim, bir de Ocak hikâyenizi merak ediyorum. Bu hikâyeniz de çok tanınıyor ve seviliyor. Bunu hangi olaydan etkilenerek yazmıştınız? 
 

—Her öykünün kendine mahsus bir öyküsü ve bir kaderi oluyor. Onda bazı sosyolojik temalar da var. Bizim Anadolu insanımızı çok içten inceleyen bir öykü. Yabancı tabir kullanmama izin verirseniz otantik bir öykü oluyor. Yani çok kimsenin etkilendiğini işittim. 
 

Şimdi bana rahmetli Şevket Bulut’u hatırlattınız. O da bizim gibi Maraş kökenli bir yazardı. Bildiğiniz gibi yakın bir zamanda öldü. Ona 
böylece rahmet dileme fırsatı verdiğiniz için ayrıca teşekkür ediyorum. Şevket Bulut’tan bir iki cümleyle bahsedeyim ben. Sade, basit hikâyeler yazardı. Basit kelimesini kalitesizlik anlamında kullanmıyorum. Kolay anlaşılan hikâyeler yazardı. Herkesin anlayabileceği nitelikte ve Anadolu insanını kendi yüceliği içinde veren öyküler yazmıştır. Yıllardan beri ben rahmetliyi ziyaret etmek isterdim. Maraş’a her gittiğimde arardım. Fakat nasip, ölümünden birkaç gün önce tanışmıştık. Tanışır tanışmaz da bana o öyküden bahsetti. O öyküyü bana anlattı, şurası da şöyleydi, burası da böyleydi değil mi? Orada hapisten dönen bir kahramanımız var. Yeniden eve dönüyor. Çocuğu olmuş. Hanımıyla bir türlü direk bir ilişkisi yok. Konuşmak istemelerine rağmen evin büyükleri olduğu için bir türlü doğrudan doğruya bir iletişim de kuramıyorlar kendi aralarında. Bu arada kahramanımız elini yüzünü yıkamaya çıktığı sırada “hain” diye bir kelime söyler. “Bu kelime beni çok etkilemişti.” Demişti rahmetli.  

—Final o kelime oluyor değil mi? 
 

—Aşağı yukarı o kelime oluyor. Birkaç cümle daha var. Şunu demek istiyorum. Yayınlanmadan önce olsaydı Şevket Bey’e adardık, ithaf ederdik o öyküyü. Böylece de manen ona ithaf etmiş olalım bu suretle, bu vesileyle. 
 

—Teşekkür ederim Rasim  A
bi
, sözü şimdi de Mavera dergisine getirmek istiyorum. Mavera dergisi kültür, sanat ve edebiyat dünyamızda önemli bir süreli yayındı. Arkadaşlarınızla birlikte Ankara’da Mavera’yı yayımladınız. Adeta bir mektep gibi genç yazar ve şairlere fidanlık olmuştu. Mavera dergisi ne zaman ve hangi düşüncelerle yayımlandı? 

—Efendim, Mavera dergisi 1976 yılının Aralık ayında yayımlandı. Aralık ayında yayımlanması için de birazcık çaba gösterdik. Ocak ayında yayımlanmasın ve miladi yılla örtüşmesin çabasıyla. Rahmetli Fethi Ağabey de bundan haberdar oldu ve o sırada kendisine gelmiş olan şimdi adını zikretmem doğru olur mu bilmiyorum. Ona dedi ki “bak görüyor musun bu genç adamlardaki şuuru” demişti. Şimdi o sıralarda bizim Edebiyat dergisi, (Nuri 
Pakdil’in), yayımına ara vermişti. Sezai Karakoç’un Diriliş dergisi yayımına ara vermişti. Bizim de üzerimizde gerek Ankara içinden gerekse taşradan alabildiğine baskı vardı. “Bir dergi ihtiyacı var. Bu dergiyi de Ankara’da ancak sizler çıkartabilirsiniz” diye baskı diyeceğim, artık bu kelimeyle ifade edebiliyorum. Böyle bir talep vardı. O talep neticesinde yayımlandı.  

Şimdi bizim Mavera dergisinin şu özelliği oldu: Daha önceki dergiler tabir caizse adeta bir kişinin solosu olarak yayımlandı. Bizim çizgimizi ben yakın tarihimizde Büyük Doğu’ya bağlayabilirim. Onun arkasından Diriliş, onun arkasından Edebiyat. Biz bu çizginin uzantısı olarak gördük kendimizi. Fakat bu çizgiden bir farkımız şu oldu ki bu dergiler adeta tek kişinin sesi olarak yayımlanmıştı. Biz Mavera dergisini çıkarmadan önce demiştik ki “biz şu anda bunu emanetçi olarak çıkarmaya başlıyoruz. Bunun emaneti şu anda bizdedir. Fakat biz bunu hemen başka arkadaşlarımıza devretmeye hazırız.” Zaman zaman bazı arkadaşlarımıza da teklif ettik. Fakat her biri bir mazeret beyan etmek suretiyle derginin yayınını üstlenmediler. Yayının sürdürülmesi bizlerin, müteşebbislerin üzerlerinde kaldı.  

—Yedi güzel adamın üstünde mi kaldı? 
 

—Evet,
sağol, Allah razı olsun. Böylece o güzel adamların isimlerini de zikretme fırsatı verdin bana. Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Erdem Bayazıt, Ersin GürdoğanAlaaddin Özdenören, Bahri Zengin ve fakirin teşebbüsleriyle yayımlanmıştı.  

—Bu arada, rahmetli Cahit 
Zarifoğlu’nun genç şair ve yazarların çalışmalarını değerlendirerek onları yönlendirdiğini biliyoruz. Cahit Zarifoğlu sizin yakın arkadaşınızdı. Onunla ilgili bir hatıranızı yeri gelmişken anlatmanızı rica etsem. 
 

—Şimdi bu aslında o kadar hazırlıksız bir soru oldu ki… Cahit’le biz aynı sınıftaydık. Cahit, Erdem Beyazıt, Hasan 
Seyithanoğlu, benim ikiz kardeşim Alaaddin Özdenören ve bize öykü yazmamıza vesile olan Ali Kutlay, onun küçük kardeşi Ahmet Kutlay…  

—Aynı sınıfta mıydınız? 
 

—Aynı dönemdeydik ama hemen tamamımız aynı sınıftaydık.
Alaaddin bizden bir aşağı sınıftaydı. Ahmet Kutlay'da bizden bir aşağı sınıftaydı. O dönemde biz bu arkadaşlarımızla dergi çıkarttık. Hamle dergisini çıkartmıştık.  

—Akif A
bi sonradan mı katıldı aranıza? 
 

—Akif A
bi lise son sınıftayken Urfa’dan geldi. Urfa’dan Maraş Lisesi’ni bitirmek üzere bizim lisemize, bizim aramıza katıldı. Şimdi Cahit kendi başına bir insandı. Serazat bir insandı. Madem o dönemden bahsetmeye başladık. Aramızdaki adı Aristo’ydu. Çok düşünceliydi. Çok içli bir insandı. Cahit’in bu dışa dönüklüğü sonra sonra ortaya çıktı. Müteşebbis gücü, teşebbüs kabiliyeti Mavera’yla beraber peydahlandı desem yeridir. Bizim onunla çok mahrem ilişkilerimiz oldu. O bizim eve gelir günlerce kalırdı. Mesela bir defasında şöyle bir şey olmuş. Madem bir anı istediniz, onu hemen anlatayım. Ben fakülteyi bitirmiştim, Ankara’da devlet memuriyetine girmiştim. Alaaddin’le Eyüp’te kaldığımız günlerde aynı odada kalırdık.Birgün annem dışarıdan eve geldiğinde benim yatağımda birisinin yattığını görüyor. Yaklaşıyor. Acaba bu kim diye düşünüyor. Benim orada olup olmadığımı, habersizce gelip gelmediğimi merak ediyor. Saçları benimkine benzemeyen koyu saçlı birinin yattığını görüyor. Cahit’in olduğunu hissediyor. Cahit diye sesleniyor. Cahit de uyanıyor. Teyze, diyor. Böyle habersiz geldim. Rasim’in evdeki pijamalarını giydim. Böyle yatağa yattım. Ben hastayım, diyor. O arada evde bir hasta daha var. Rahmetli halalarımdan birisi daha hastaymış. Annem ona “Cahit hastaysan seni doktora muayene ettirelim” diyor. Öbür hasta için gelen doktora muayene ettiriliyor. Cahit böylece ononbeş gün bizim evimizde kalıyor ve böylece benim yokluğumu da anneme hissettirmemiş oluyor.  

—Rasim A
bi, teşekkür ediyorum. Bu anıyı ilk defa mı anlattınız? 
 

—Evet, ilk defa. 
 

—Bu da bize nasip oldu. Rahmetli Cahit Abi ile ilgili bir anıyı ilk defa dinlemiş olduk.



PAYLAŞ