Yüz Yıl Sonra Sykes Picot Güncelleniyor mu ?
Yazar: Prof. Dr. Mustafa BUDAK   |    Yayın Tarihi: 04 Nisan 2017   |    848 Kişi tarafından görüntülendi.

Son yıllarda Irak ve Suriye’deki  siyasi ve askeri gelişmeler, özellikle, siyasi yapı ve sınır değişikliği tartışmaları, 100 yıl önce  gerçekleşmiş olan Sykes-Picot gizli anlaşması’nı yeniden gündeme getirmiş ve bu süreçte, “acaba Sykes-Picot güncelleniyor mu?” sorusunun sıklıkla sorulmasına sebep olmuştur. Çünkü bu gizli anlaşma, I.Dünya Savaşı içinde emperyalist devletler adına savaş sonrası Ortadoğu tabir edilen bölgenin siyasi yapısını/haritasını şekillendiren ilk taslak anlaşma idi. Bu yapı, çoğunlukla yapay da olsa ulus devlet temelli olarak 80-90 yıl sürdü. Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte, dünyanın hegomonik güçleri, 1990’lardan itibaren uluslararası sistemi yeniden şekillendirmek istediler. Bu amaçla söz konusu güçler, ulus devletler yerine   kontrol edilebilir daha küçük devlet ya  da devletçiklerden-şehir devletleri gibi- oluşan bir yapının inşasına giriştiler. Nitekim, Irak’ın işgali ve bunun sonucunda Kuzey Irak’da kurulmuş olan Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin varlığı,  Yemen’deki siyasi kargaşa, ve  Suriye’deki iç savaş bu inşa eyleminin yansımalarını oluşturmaktadır. Ayrıca, kronik Filistin meselesini de unutmamak gerekmektedir. Dikkat edilirse bütün bu olaylar, Ortadoğu olarak tanımlanan coğrafyanın merkezinde cereyan etmektedir.  

Ortadoğu kavramı, bir Anglo-Sakson icadı olup  yüzyıllardır Müslümanların çoğunluk halinde yaşadığı bir coğrafya’ya 20.yüzyılda verilmiştır. Her şeyden önce bu coğrafya kadim medeniyetlerin beşiğidir. Aynı zamanda Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi üç semavi dinin doğduğu topraklardır. Daha da önemlisi Ortadoğu coğrafyası, Müslümanların ilk kıblesi Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kudüs, hac farizasının yapıldığı Mekke ve Ensar’ın vatanı Medine’yi barındırmaktadır. Ayrıca, Hz Peygamber’den sonra Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi İslam tarihinin dört büyük imparatorluğu  bu coğrafya’da kurulmuş ve  yüzyıllardır hükümran olmuşlardır. Kabul edilmelidir ki, 11.yüzyıldan beri bu coğrafyanın siyasi kaderine Türkler adaletle  hükmetmiştir. Bunun son örneği, yönetim ve bürokratik yapısı, askeri varlığı, çeşitli ırk, dil, din ve mezhebe sahip insanların yaşadığı bir siyasi düzeni yüzyıllardır başarılı bir şekilde yürütmüş  olan Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye’dir. Yani, Osmanlı Devleti’dir. Bu devlet, Asya, Avrupa ve Afrika gibi üç kıtada  hüküm sürmüş ve hüküm sürmekle kalmamış, kendisine tâbi onca farklı ırk, dil, din ve mezhepden insanı barış ve adalet içinde yaşatmayı başarmıştır. Bundan dolayı olsa gerektir ki, bugün tarihçiler, geçmişteki Osmanlı uygulamalarına bakarak bir “Pax Ottomana/Osmanlı Barışı”ndan söz etmektedirler. 

     Ne yazık ki, bundan yüzyıl önce emperyalist Avrupalılar, Osmanlı Devleti’nin sağlamış olduğu bu barış düzeni’ni kendi çıkarları için  dağıtmaya/parçalamaya karar verdiler. Bu girişimin en somut adımı Mayıs 1916 tarihli Sykes-Picot anlaşmasıdır. Esas itibariyle bu anlaşma, İngiliz ve Fransız çıkarlarını temsil etmektedir. Buna göre,  Akka’dan kuzeye doğru kıyı dahil Lübnan ve Suriye ile Çukurova bölgeleri  doğrudan Fransa’ya, Basra ve Bağdat dahil Kerkük’e kadar bütün Mezopotamya (Dicle-Fırat bölgesi) Britanya’ya kalırken,  Akka-Kerkük hattının kuzey alanı Fransız nüfuz alanı, güney kısmı da İngiliz nüfuz alanı olacaktı. Geri kalan topraklarda Arap Devletleri Konfederasyon ya da Büyük Arap Krallığı kurulacaktı. Ayrıca, İskenderun serbest liman olurken Filistin, uluslararası devlet haline gelecekti. Daha sonra Rusya’nın Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz ile ilgili taleplerinin kabul edilmesiyle kesinlik kazanmıştır. Sonunda Osmanlı Devleti,  30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros mütarekesiyle askeri anlamda fiilen savaş dışı bırakılmış, Osmanlı topraklarına yönelik İtilaf Devletleri işgalleri başlamıştır. Her ne kadar bu işgallere karşı Anadolu’da bir Milli Mücadele hareketi başlatılmış ve Misak-ı Milli’de ifade edildiği gibi din ve vatan denilerek  zaferle sonuçlanmış ise de  Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu toprakları, büyük oranda Sykes-Picot Anlaşması’nda öngörülen emperyalist amaçlar çerçevesinde, 1920-1923 yılları arasında, San Remo, Sevr ve Lozan  konferans süreçleri sonunda yapılan antlaşmalarla parçalanmıştır. Bu yapıya nihai antlaşma olduğu için “Lozan düzeni/sistemi” demek yanlış olmayacaktır. Kabul edilmelidir ki, parçalanan topraklar üzerinde sınırlar cetvelle  çizilmiştir. Çizilen bu sınırlar içinde önce manda yönetimleri ve daha  sonra da ulus devlet temelli bağımsız devletler kurulmuşsa da, 20.yüzyıl boyunca Ortadoğu coğrafyası adeta “savaşlar coğrafyası” olmaktan kurtulamamış ve bir türlü bu topraklara kalıcı barış gelmemiştir. Son Irak ve Suriye’de yaşanan gelişmelere baktığımızda da, yakın gelecekte bir  barış zor ve uzak gözükmektedir . 

   Ne yazık ki, Türkiye, bu “belalı coğrafya”nın en önemli ülkesidir. Geçmişte Ortadoğu ile Batı Dünyası arasında bir “köprü” olan Türkiye, tarihî ve coğrafi açıdan bir “merkez ülke” olma iddiasında olup daha fazla etken konumdadır. Tabiatıyla bunda, Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye’yi çevreleyen Balkanlar ve Kafkasya’nın  siyasi haritasının değişmesi ve sıranın Ortadoğu bölgesine gelmesidir. Hal böyle olunca Ortadoğu coğrafyasındaki, özellikle Irak ve Suriye’deki askeri ve siyasi gelişmeler, Türkiye’nin güvenliği açısından hayati önem kazanmıştır. Artık,  Kerkük, Erbil, Musul ve Halep’deki olaylar, Türkiye’nin sadece sınır güvenliği için değil siyasi varlığı açısından  da izlenmektedir. Dahası bu yerlerin güvenliği ya da oralardaki gelişmeler, Türkiye’nin güvenliği ile eş değerde gelişmelerdir. Daha açık söylersek, Kerkük ve Musul’un  ya da Halep’in güvenliği Anadolu’nun güvenliğinden ayrı düşünülemez. Bu yüzden Türkiye, Ortadoğu’daki gelişmelere bigane kalamaz ve kalmamalıdır.  Ayrıca, bu bölgeler, beşeri coğrafya açısından bir bütünün parçasıdırlar. Bundan dolayı, Musul ve Kerkük ile Diyarbakır’ın, Halep ile Gaziantep ve Urfa’nın kaderi birdir. Bugün bu bölgeler, yapay sınırlarla üç farklı ülkenin parçası olmuş ise bunun tek sebebi,   1916 tarihli Sykes-Picot  gizli anlaşmasıdır.  

    Anlaşılan o ki, dünyanın büyük güçleri, bütün uluslararası sistemi olduğu gibi Ortadoğu tabir edilen bölgenin siyasi haritasını da yeniden çizmek istemektedirler. Irak ve Suriye, bunun iki ispatıdır. Daha da önemlisi, bu ülkelerde görülen siyasi kargaşalıklar ve iç savaş, Türkiye’nin sınır güvenliğinden daha fazla milli varlığı  için tehdid oluşturmaya başlamıştır. Öyle ki bu tehdid, bölge devletlerinden daha fazla, emperyalist güçlerin açık ve gizli destekledikleri devlet dışı bölgesel aktörler olan DEAŞ gibi dinî, PKK, PYD VE YPG gibi etnik ve sosyalist terör örgütlerinden gelmektedir. Bunlara karşı Türkiye’nin devlet olarak cevabı FIRAT KALKANI adı verilen askeri harekat olmuştur. Bu harekat sonucunda Türkiye, Cerablus ve El-Bab’ı ele geçirdikten ve hedef olarak Fırat’ın batısındaki Münbiç (Menbiç)’i göstermiştir. Halihazırda PKK’nin Suriye kolu olan PYD’nin elinde bulunan Münbiç, Türk ordusunun hedefi olunca, hem ABD ve hem de Rusya devreye girerek PYD’ye desteklerini açıkladılar ve hatta Rusya bununla yetinmeyerek PYD’nin kontrolünde  olan Hatay’ın hemen güneyinde bulunan Afrin’e askerlerini  gönderdi. Bu Rus desteği o kadar açıktı ki, Rus askerlerinin kollarında PYD/YPG armaları bulunmaktaydı. Bu askeri gelişmeler yaşanırken, PYD’nin en büyük bileşeni olduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin Kürt yöneticileri, ABD’nin Suriye’de bir özerk ya da bağımsız bir Kürt devleti’ni planladığını açıkladılar. Her ne kadar bu haber ilgili taraflarca yalanlanmışsa da “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” atasözünü akıldan çıkarmamak gerekmektedir.Akıldan çıkarılmaması gereken bir başka gerçek de, Rus ve ABD desteği almış bir “Kürt devleti” kesinlikle Türkiye’nin milli güvenliğine açık tehdid oluşturmasıdır. Bununla birlikte, geçen günlerde, Kerkük Valiliği ile Meclisi’nin Irak milli bayrağı dışında Irak Kürdistan Bölgesel Yönetim Bayrağı’nın asılması kararını alması, tarihen bir Türk kenti olan Kerkük’de Türkmenler ile Arapların tepkilerine yol açmıştır. Bu ise bütün bölgedeki gelişmeleri etkileyebilecek yeni bir siyasi kriz-hatta canlı bomba- niteliğindedir. Bunun anlamı, Kuzey Irak Kürt yöneticilerinin bölgesel olayların etkisiyle bağımsızlık yolunda en büyük adımı atmak istemeleridir. Onlar da gayet iyi biliyorlar ki, bu adım bölgede yeni bir çatışmaya ve savaşa davetiye çıkartmaktır. Tabiatıyla bu yeni durum, Kerkük’den dolayı Türkiye’yi de ilgilendirmektedir. 

    Sonuç olarak,  bölgedeki siyasi gelişmelere, silahlı çatışmalara baktığımızda, Ortadoğu bölgesi yeniden şekillenmekte; daha doğrusu yüz yıl önce  ulus devlet temelli kurulmuş devlet yapıları parçalanmak istenmektedir.. Irak’ın üçe bölünmek istendiği ve Suriye için de bu planın gerçekleştirilmeye çalışıldığı sır değildir. Yine unutulmamalıdır ki, bu siyasi parçalanma, sadece Irak ve Suriye ile sınırlı değildir; Türkiye de emperyalist devletlerin ana hedefidir. Bundan dolayı bir parçalama projesi olan Sykes-Picot’un güncellenmesi amaçlanmakta ve Türkiye’nin içinde bulunduğu bölgede yaşanan olaylar bu amaca hizmet etmektedir. Her ne kadar Türkiye,  2011’de başlayan Arap baharıyla birlikte Libya,  Mısır ve Suriye’deki gelişmelere aldanarak dış politikada romantik yaklaşımlar sergilemişse de   birkaç yıldır Suriye politikasında daha gerçekçi bir yola girmiş; Rusya ile ilişkilerini geliştirmek suretiyle avantaj kazanmaya başlamıştır. Nitekim, Türk Ordusunun Kuzey Suriye’de gerçekleştirdiği Fırat Kalkanı Harekatı, özellikle Rusya’ya karşı izlenen rasyonel dış politikanın bir sonucudur.  

          Sykes-Picot gizli anlaşması, Türkiye’yi tehdit etse de yüzyıl sonra   yeniden güncellenmektedir. Diğer taraftan  bu güncellenme sürecinde, Türkiye de yüzyıl  önce terk etmek zorunda kaldığı bir bölgeye siyasi olduğu kadar askeri  yönden de geri dönmüştür. Tabiatıyla bu büyük bir riskdir. Fakat tehlike karşısında risk alamayanlar, ya da ortaya çıkan riski yönetemeyenler mağlup olmaya mahkumdurlar. İşte Türkiye bu süreci yaşamaktadır.



PAYLAŞ