Yaşlılık Zor Zanaat
Yazar: Düşünce Günlüğü   |    Yayın Tarihi: 11 Nisan 2017   |    481 Kişi tarafından görüntülendi.

Dört yol ağzındayım. Keskin rüzgâr yüzümü önce dalayıp kavuruyor sonra yavaşlayıp tokat atarcasına geri dönüyordu. Dağılmış; başı dönmüş sersemlemiş haldeydim. Bu poyraz esinti içimi üşütmüştü. Mecburiyetler olmasa dışarıda olmayı tercih etmezdim. Köşeyi dönerken çarpıştığım kadın bana sert bir şekilde bakmıştı. Rüzgârın kuvvetiyle kendimi frenleyememiştim. Mahcup bir ifadeyle özrümü beyan ettim kadın omuzlarını silkerek yanımdan geçip gitti. Nefeslenmek için bir mağaza önünde durakladım. Kapı önüne koyulan kıyafetlere göz gezdirirken mırıltılı sesler kulağıma ilişti. Caddenin gürültülü akışının içinde duyduğum sesin nereden geldiğini önce fark edemedim fakat sonra uzun elbiselerin arasından yere uzanmış iki bacak dikkatimi çekti. Gördüğüm manzara karşısında hayrete düşmüştüm.

Rüzgârdan yüzü yanmış yanaklarında kesikler oluşmuştu. Başına geçirdiği beresiyle kulaklarını kapatamamış üşümekten morarmaya yüz tutmuştu. Perişan haldeydi. Soğuktan korunmak için kıyafetler arasına sığınmış yaşlı adam seksen yaşlarında bir ihtiyardı. Yırtık pantolonu yamalı bir ceketi vardı üstünde. Orada öylece ona bakarak kalakaldım.

Sakalları ağarmış yüzü; kirine pasına rağmen ışık saçıyordu. Ne kadar tanıdık bir yüzdü. Çocukluğumun geçtiği mahallede oturan Osman ağabeyin babasına ne kadar benziyordu. Adını bir türlü hatırlayamadığım komşumuzla yan yana gelseler ikiz sanılırdı. Sonra birden bu yaşlı amcanın o olabileceği aklıma geldi. Bir kasırgaya tutulmuş gibi heyecan tüm benliği sarmaladı. Yanılmış olmayı diledim. Ama eğer o ise bu hale nasıl gelmişti? Osman ağabey ve kardeşleri babasına neden sahip çıkmamışlardı? Yanına koyduğu karton kutu gözüme çarptı. İçine koyulmuş beş liralar vardı. İstemsiz olarak içime yerleşen sıkıntı ve öfke birbirine karıştı. Emin olmak için yanına yaklaşıp eğildiğimde kulaklarının zor duyduğunu anladım. Mırıldanmaya devam ediyordu. Ne söylediğini anlayamıyordum. Ona seslendim:

“Amca senin kimsen yok mu?”

“Yok, kimsem kalmadı.” dedi hayıflanarak.

Fısıltıyla konuşuyordu. Onu yormadan sorular sormaya devam ettim. Eşinin öldüğünü evlatlarının olduğunu ama nerede olduklarını bilmediğini söyledi. Ona:

“Amca sen hiç Kavaklı sokakta oturdun mu?” dedim.

“Oturdum evladım.” deyince emin olmak için:

“Hanımının adı Emine miydi amca, oğlunun adı da Osman?” Başını sallayarak:

“Evet, başka oğullarımda var ama neredeler bilmiyorum.” dedi. Gözünden damlalar akarken.

İçim parçalanmıştı. Tahmin ettiğim gibi çıkmıştı. Çehresi değişmemişti. Hayal kırıklığı yaşıyordum. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Elim ayağım buz kesmiş duyduklarıma inanamamıştım. Osman ağabeyin ve kardeşlerinin babalarına sahip çıkmamasını aklım almıyordu. Nerede olduğunu bilmediği evlatları çok uzakta değildiler. Birkaç ay evvel onları görmüştüm. Hiçbir şey yokmuş gibi rahattılar. Bana en çok dokunan ruhumu oracıkta paramparça eden şey çocukluğumdan beri tanıdığım bu insanların muhafazakâr bir aileden gelmesiydi.

 

On yaşındaydım. Kavaklar sokak çalkalanıyordu. Herkesin ağzında:

“Emine’nin bir oğlu hoca oldu ama diğeri Kur’an kursundan kaçmış.”

Kimi gülerek kimi acıyarak söylüyordu. Kapılarda oturan kadınlar birbirlerine aktarıyorlardı. Anneme gidip söylediğimde hemen hazırlanıp:

“İnsanlar konuşur. Hadi Emine teyzene gidiyoruz.” dedi.

Evleri iki ev ötedeydi. Bahçenin kapısından girdiğimizde pencere önünde oturan Emine teyze kalkıp bize kapıyı açtı. Anneme öyle bir sarıldı ki hiç kopamayacak sanmıştım. Üzgündü.

Kendi aralarında dertleşiyorlardı. “Küçük oğlan yaramaz çıktı. Kur’an’dan kaçmış eve gelmedi nerede saklandı belli değil.” deyip ağlıyordu kadıncağız. Konuşmalarından Emine teyzenin hasta olduğunu durumunu kötü olduğunu anlamıştım. “Benden sonra…” diyordu her sözün başında. Elime verdiği salçalı ekmeği yerken anlatılanlardan bir şeyler çıkarıyordum. Büyük oğlu Osman ortanca Selim küçük olansa Mustafa idi. Evlatlarını iyi birer insan olmaları için çabalayan babaları mülayim adamdı.-adını hatırlayamadığım amca-

Kapımızın önünden gelip geçerken; başı önüne eğik temiz giyimli traşlı bir adamdı. Sesini yükseldiğini kimse duymamıştı. Mustafa’nın Kur’an Kursundan kaçmasına verdiği cevap sokak sakinlerinin beklediği gibi çıkmamıştı. “Haylazlık zamanında Mustafa elbet öğrenir zamanı gelince.” demişti.

Emine teyze ansızın göçüp gidince çok üzülmüştük. Sonrasında kavaklar sokağa veda ederek biz de taşındık.

Babam bir akşam yemekte Osman ağabeyin babasıyla karşılaşıp hasbihal ettiklerini adamın biraz dertli olduğunu söyledi.

“Çocuklardan fayda yok bana bakmıyorlar evleneyim diyorum izin vermiyorlar ev dediler verdim ne yapacağımı şaşırdım. Bunun için mi okuttum çocukları.” diyerek içini dökmüş.

Babam yaşlılık zor zanaat demişti o akşam üzülerek.

 

İnsanlar etrafımı sarmış: “ Bu yaşlı amcayı tanıyor musunuz? Evladı yok mu?” gibi sorular soruyorlardı. Onlara tanıdığımı söyledim ama evlatları hakkında ne diyebilirdim. Onların adına mahcupluk hissediyordum. Aralarında ne geçerse geçsin babalarını terk etmemelilerdi. Osman ağabeyin evini bulmam gerekiyordu. Yanımda bulunan kadın:

“Donacak burada çok üşümüş evi yok mu götürelim.” dedi.

“Evine götürelim seni amca.” diyerek yardım eşliğinde yerden kaldırıp koluna girdik.

Yavaş yavaş yürüyerek bize yolu tarif etti. Evi dediği yere ulaştığımızda kadınla birbirimize baktık. Kömürlüğe benzer yerde eski bir yatak bulunan kokuşmuş bir odaydı burası. Havasızlıktan bir süre sonra ciğerlerinin iyice hasta olacağı belliydi. Ona:

“Oğullarını bulacağım amca merak etme.” dedim. Üzgün gözlerle bana baktı. Yaşlılıktan titreyen elleriyle elimi tuttu. İçime oturan taş kayıp gitti. Gözlerim doldu taştı.

“Bulamazsın evladım. Bulsan da gelmezler.” dedi başını sallayarak.

Yiyecek bir şeyler aldık yanımdaki kadınla beraber yanına bıraktık. Ona:

“Beni bekle bir yere gitme.” dedim dışarı çıkmaması için tembihledim.

 

Eve gelip durumu babama anlattım. Osman ağabeyi camide gördüğünü söyleyen babam duruma çok üzüldü: “Ben bir konuşayım kardeşleri neyse de Osman dinini imanını bilen biriydi.” dedi. Sonraki günlerde babamın konuşmasıyla “Hanım istemiyor ama ben yine de gelirim.” diyen Osman ağabeyi bekledik.

Günler geçtikçe geçti. Yaşlı amcayla bekledik.

Bekledik ama Osman ağabey gelmedi.

Gül Tanrıverdi



mail:
gul-tanriverdi5@hotmail.com



PAYLAŞ