Bilimdeki Şiir
Yazar: Prof. Dr. Ahmet İNAM   |    Yayın Tarihi: 27 Nisan 2017   |    444 Kişi tarafından görüntülendi.
Şiir, sözün, bilincin gücü olarak nasıl edebiyatın içinde sıkıştı? Daha hazini, nasıl oldu da manzumeye, retoriğe dönüştü? Daha sarsıcı görünümlü soruyla: “Nasıl oldu da insan köklerindeki şiiri unuttu?” Devinmenin, tazelenmenin, çatışmanın kaynağı olarak şiir, elbette doğa kökenliydi.Şiirin gücüyle formlar, idealar âlemine çıkmaya, tırmanmaya çabaladı. Şiir göğe çıkmış, bizlere ona benzeme çabası kalmıştı! Aristoteles yere indirmeye çabaladıysa da buharlaşan, dumanlaşan şiiri yakalamak artık kolay değildi: Felsefede yoğun biçimde Parmenides’te, Herakleitos’ta ortaya çıkmıştı, Platon yaşadığı huzursuz toplumun etkisiyle şiiri göğe kaldırdı. Helenistik Felsefe (Stoa, Epikuros, Skeptikler...) ardından Platinos, şiiri dünyaya çağırmadılar, dünyayı şiire, gökteki şiire götürmeyi denediler.
         Oysa, matematik, astronomi gökyüzündeki şiirin yeryüzüne yansımalarını araştırmayı sürdürdü: Euklid’in başarısı, Batlamyus’un bulguları, gökteki şiiri dünyaya çekme çabalarıydı.
Galileo, Aristoteles’in matematiksiz fiziğini, matematikledi: Şiiri yeryüzüne indirmeye çabaladı. Bilim böyle başladı, modern anlamıyla. Doğa olaylarının, olguların matematiksel betimlenmesi: Değişen, uçucu olanın ardında değişmeyen matematik var, doğanın deviniminde matematik var, doğanın dili matematik (Descartes!). Şu, sorulmadan kaldı oysa: Peki, matematiğin dili ne? Şiir!
Şiirin ölçülü uyaklı, duygusal etki yaratan bir söz “düzeni” olduğu yargısı, ısrarcı, duyarsız, sonuçlardan öte birşey düşünmeyen pragmacı bir kafanın, şiirden mahrum, çıkarlarla malul bir bakışın ürünü olsa gerek. Bize, Diyojen örneği, yollara düşmüş insanlar gerek, elinde lamba ile güpegündüz: “Ne arıyorsun?” – “Şiiri! Şiiri arıyorum, nereye kaçtı şiir?”
Şiiri edebiyata tıkıp, kurtulmuşuz ondan: “Yaşamak, ‘gerçekçi’ insanların işidir, şiirin ne âlemi var şimdi!” Şiir, edebiyata tıkılınca, edebiyatı “palavra”, “cilalı sözcükler yığını” olarak anlayan, ruhlarının şiiri kaçmış, sözde bilim, teknoloji çağı insanı, içindeki, varlığının kaynağındaki şiiri göremediği için, yaşamını anlamlandırmakta zorlanmış, zorlanmakta. Şiir açamıyor dünyamız.
Ne demek şiir açmak?
Şiiri kapamakla başlayalım. Şiirsizlikle. Şiirin kelâm olup göğe uçmasıyla. Dünyada kalan şiirinse, matematiğin “mekanik”, “teknoloji hedefli”, “çıkar amaçlı”, sonuç alıcı algoritmalarla zorlanması sonucu, heyecanını, ateşini, erotik kaynağını (Eros, idealar dünyasına yolculukta, önemli bir taşıttı, Platon’da!) yitirdiğini görüyoruz. Sağ olsun, edebiyatçılar, ellerinden geleni yapıp, dünyada hâlâ şiirin var olduğunu duyurmaya çalışıyorlar. Aralarında, belki her çağda olduğu gibi, şiiri duymadığı halde, kurnazlıkla, şiirsizlikle şiirimsiyle manzumeler yazanları var. Şiir, sanki bir ölçüde edebiyattan da çekilmekte. (Bir gün, uzaylılar yeryüzüne indiklerinde bizlere şöyle soracaklar: “Şiiriniz var mı?” Belki, bizler, “Şiirimiz kalmadı, taklitleri var, isterseniz teknolojimiz var, ondan verelim” diyeceğiz!)
Şiirsizlik, tıkılmışlık, tıkanmışlık, teknisyenlik, ayrıntı hünerciliği, can sıkıntısı, boşluk duygusu, gerçekle karşılaşmaktan korkma, yılgınlık, umutsuzluk, çökme, kokuşma... doğurur. Doğuruyor.
Bilimin teknolojisiyle iç içeliği, özündeki şiiri görmesini engelliyor. Akademik yaşamın ürünleri, birbirinin benzeri, üslupsuz, uzmanca körlükle dolu. Felsefe de bu çarka kaptırmış kendini. Birbirlerine unvanlar, ödüller vererek, “ciddi” çalışmalarını sürdürüyorlar. “Ciddi”liği, şiirsizlik olarak anlıyorlar. Bilim adamı “haddini bilir”miş, “nesnel”miş. Elbette, öyle olmalı. Ama, bu sözleri, şiirsiz kalmış, şiirini yitirmiş, şiiri çekilmiş araştırmalarından duydukları rahatsızlığı örtmek için söylüyorlar. Bilimin şiir dolu bir cesaret istediğini unutuyorlar.
Şiirsizlik, bilimdeki şarlatanlığı, hırsızlığı kopyacılığı, kolaycılığı, kalıpçılığı körüklüyor.
Şiir kapanmış bu dünyada. Şair sözcüklerde kalmış.Akademisyen şekilci, eleştirmen kalıpçı ve kopyacı... Bu satırları yazan, bahçeler düşlemiş bu dünyada şiir açan ürünleriyle. Sonunda Nedim’den izin alıp inlemiş:
 
Yok bu şehr içre vasf ettiğin şiir Ahmed
Bir  fikir içten yaşanmış bir hayâl olmuş sana.
 
 
Elbette, çalışmalarının şiiri kaçmış bilim adamları, bol bol şiir okuyarak araştırmalarındaki şiirsel boyutu geliştiremezler. Bilimdeki şiir, edebiyattaki şiirden farklı özellikler de taşır. (Ortak yanları olabilirse de!) Araştırmanın şiiri, araştırma aşkı, tutkusu ile ilgilidir. Araştırma, bilinenin ötesine açılan bir pencere, bir kapıdır. Ondaki şiir, en az iki temel öğesiyle kendini belli eder. 1. Tehlike, 2. Cesaret. Elbette, bunların ardından, sürdürme gücü, cesaretin kaçınılmaz bir parçası olarak; uyanıklık, yaratıcılık, şiirin temel özellikleri olarak ortaya çıkar.
İhtiyat, temkinli olmak, attığın her adımın hesabını vermek, şiirsiz olunca, otoritelere körü körüne boyun eğmeye yol açıyor. Bilimin devingenliği azalıyor. Riskleri üstlenme cesâretiyle, serüvenlere atılma, bilim topluluklarının tutucu, baskıcı tutumlarından dolayı gerçekleşemiyor. Yapılan çalışmalar, bilimin dallanıp budaklanmasıyla, daha da daralan uzmanlık alanları içine sıkışıyor. Uzman, at gözlüklerini takınca, daha da “uzman” olacağını sanıyor. Bu tutumunun bedeli çok ağır oysa: Ağır bir şiir kaybı. Bilim şiirini kaybediyor.
Yaratıcı, cesur, meçhule, bilinmeyene pencere açan, şiirin öteleme gücüne sahip bilim adamları, şiirin unutulan anlamını anlatacaklar bize. Anlatmıyor değiller, şiir, örneğin Kaos teorisinde var. Şiir fizikçilerin simetri arayışlarında var. Bir karınca çalışkanlığı ile şiiri yaşayarak, büyük bir aşkla bilineni öteleyen ozan bilim insanları elbette var.
Gönül, yine de, bilim insanlarına, tıp alanında, teknolojide araştırma yapanlara, onları heyecalandıranın, çıkarsız, hakikat aşkı ile dolu olduklarında içlerinde yananın, şiir olduğunu, kulaklarına tekrar tekrar fısıldamak istiyor.

mail:ainam@metu.edu.tr



PAYLAŞ