Sükûta Yolculuk
Yazar: Prof. Dr. Celal TÜRER   |    Yayın Tarihi: 28 Mayıs 2017   |    2120 Kişi tarafından görüntülendi.
(Sükût suretinde yaşayan bir yiğidin (Akif Emre’nin) anısına)
Kadim dünyada kâinatta aslî olanın sükût olduğu; yaşamın yerini ölüme bıraktığı gibi, kelâmın da eninde sonunda yerini sükûta bırakacağı kabul edilirdi. Dahası nasıl yaşam ölümle sarılı ise kelâmın da sükût ile çevrelenmesi gerektiğine inanılırdı. Bu yüzden sükût suretinde hayatlar, susarak konuşmanın göstergeleri; manevi bereketlerin işaretleri kabul edilirdi. Eğer yerde bir sessizlik varsa, mutlaka derinden bir konuşmanın olduğuna; kişinin iç dünyasında biriktirdiği kutlu meyvelerin yemişlerini devşirmeye hazırlandığı düşünülürdü. Bu yüzden sessizlik, ya bereketli bir sessizlik ya da gürlemenin en naif göstergesi sayılırdı.

Sükûtun bir varoluş hali olması, bir taraftan onun değerini anlamayı gerekli kılarken, diğer taraftan onun esasen konuşmanın bir türü olduğunu göstermektedir. Günümüz felsefesinin, olan ile olmayanı, görünen ile görünmeyeni varoluşa dâhil ettiği gibi, kanaatimce sukutu konuşmaya dâhil etmeli, bir varoluş hali, egzistansiyel bir ruh hali olarak deneyimdeki yeri tayin edilmeye çalışılmalıdır. Dahası konuşmaya anlam sağlayanın sukut olduğu hiç unutmamalıdır.

“Sükût”, Arapçada (s-k-t) kökünden türemiş olup “sessizlik, suskunluk” anlamlarına gelen “gerekmedikçe konuşmamak, hakikati kendi mahrem alanımıza özgü kılarak kavramak, yaşamak” olarak anlaşılmıştır. Bu noktada tasavvuf erbabı, lisanın susması anlamına gelen “zahiri sükût”tan ziyade lisanın yanında zihnin ve kalbin susması anlamına gelen “batıni sükût”u tercih etmişlerdir. Oysa tefekkürü ön plana çıkaran her fırsatta akli süreçleri devreye sokan İslam dininin zihnin susmasını arzu etmesi anlamlı değildir. Birazcık dikkat, meselenin söz olmayanı, söze dökülemeyeni yakalamak, sesin dışa dönüklüğünü değil içe dönüklüğünü kavram için olduğunu fark eder. Eğer müziğin bile temelde sessizlik, sükût formunda olduğunu hatırlarsak, tıpkı gitarın bir taraftan tellerine dokunurken diğer taraftan perdelerine parmak basılması gibi, kişinin de sözden düşerek, kendini kendine konuşmaya başladığını, derin bir sessizlik içerisinde kendi ahengini oluşturduğunu fark ederiz. Bu durum, hem konuşmanın hem de sessizliğin ışığıyla aydınlanan kişinin esasen deneyimin bütünlüğüyle karşı karşıya gelişini yansıtır. Bu noktada “tefekkür”ün kişinin bu hallerle kurulan ilişkilerin sonucunda çıkan, reel düzlemden, yani dışardan gelenin içeride öğütüldüğü, bir tür süzgeçten geçirildiği ya da sukuta giydirildiği bir süreç olduğunu kavrarız. Gerçekten bu süreç, aşkın bir ruh hali olarak “sekine”nin kazanıldığı, eşyanın ilgilerimizin dışındaki bir hal ile aydınlığa çıktığı egzistansiyel bir durumu temsil eder.

Kadim dünyanın insanı “kuvve-i nutkiye” sahibi olarak nitelemesi, çoğu kez yanlış bir şekilde “dış konuşma”ya işaret olarak anlaşılmıştır. Oysa ulema dilin bir bildirim kaynağı olarak pek çok şeyi “dile” ya da “söze” getirse de özü söyleyemeyeceği; onun “ortak” ve “anlaşılır” alana matuf bir kuvvet olduğunu vurgulamıştır. Yine onlar, dile getirmenin ya da sözün düşüncenin harf ya da kelime denilen kalıplarla sunulduğu bir form olduğunu; böylelikle düşüncenin bir nevi özgürlük alanından kelimelerin eksik dünyasına hapsedildiğini savunmuştur. Gerçekten akıl, mevcudu izah edici bir tarzda düşünmeye başladığında kalıplara muhtaç olmakta ve zamanla bu kalıpların dışına çıkma yeteneğini kaybetmektedir. Ancak aklın sözcükler aracılığıyla mevcudu anlayabilecek bir niteliğe sahip olması, Varlığın sonsuz ve sınırsız; hiç bir kalıba sığmayan nitelikte oluşunu unutturmamalıdır. Eğer sukutu sözün bittiği bir düşünme formu olarak anlarsak, bu hal damlanın deryaya kavuştuğu, varlığın sesinin içimizde duyulduğu bir varoluşa/hikmete işaret edeceğini anlarız. Bu noktada aklın malum ile meçhul arasındaki hareketinin esasen “bilmek-bulmak-olmak-yeniden doğmak” için bir müddet sükût ikliminde yoğrulmaya, afaktan kesilip enfüse dönmeye ihtiyaç hissettiğini görürüz. Gerçekten kişinin hikmete dalabilmek için derununa dönmesi, hikmet yolculuğunu burada devam ettirmesi gerekir. Bu ise kişinin zahiri sukuttan ziyade ruhsal bir dinginlik arayışına, yani batın-i sükûta yönelmesini gerektiğine işaret eder.

İnsanın ne kadar çok düşünürse o kadar az konuşacağı; ne kadar az düşünürse de o kadar çok konuşacağını göz önüne aldığımızda,  bir taraftan kelimelerin yetersizliğine ve mananın haşmetine saygı göstermenin gerekliliğine diğer taraftan sözün emanet olup, Hak sahibinin sözü devralması gerektiğini görebiliriz. Ancak bu husus, sükûtun da emanet oluşunu göz ardı etmemelidir. Zira sükût, hayatın içinde çoğu kez verilene rıza göstermek şeklinde tezahür eder. Gerçekten bu rıza, bazen şükür bezen de sabır şeklinde gerçekleşir. Şükür için olan rıza, aşk u iştiyakı gizleme olarak tezahür ederken; sabır için olan rıza dertlerini ağyara açmama olarak belirir. Aynı şekilde söz ağyara iken sükût, aşinaya hitap eder. Zira kalpler her daim sessiz ve sözsüz konuşur. Aşina ruhlar için sükûtun dili sır saklamaz; her daim bir ve aynıdırlar. Hatırlanacağı gibi söz, bilen ve bilinenin ikiliğinde gerçekleşirken; kalpler birbirini bilip aynı lisana büründükten sonra ikilik kalkar, aralarında sözcüklerin lütfuna gerek kalmaz. Bu yüzden de Hakikat bilenin yanında değil, arayanın yanında konuşulur ve kendini ancak arayana açar.

Hakikat yolcusunun dinamik bir hali olarak sükût, kelimelerden kesilip münzevi bir hayat sürmek değil; kişinin derununa dönerek içindeki cevherleri, asaletini dışa vurması olarak anlaşılmalıdır. Eğer kişi asli görevinin kendindeki asaleti fark edebilir ve içsel yolculuğunun değerini takdir edebilirse, Allah’tan gelip yine Allah’a dönen yolculuğa insan adının verildiğini kavrar. Bu husus, “Şüphesiz biz O’ndanız ve O’na döneceğiz” Bakara 2/156. “Tüm mevcudat ister gönüllü isterse kerhen Allah mutidir.” (Fussilet, 11) Aynı şekilde “hareket edenlerin hepsini Cenab-ı Hak nasiyesinden tutmuştur.” (Hud, 56)  “Mevcudatın tümü, anlamasak da O’nu tesbih eder.” (İsra, 44) “İns ve Cin de Allah’a ibadet için yaratılmıştır.” (Zariyat, 56) ayetleri ile aşikâr edilir.

Tüm bu hususlar ışığında günümüz insanın gürültü hengâmesi içinde yaşamak yerine sukut limanına yönelmesinin ne denli zor olduğunu ifade etmeye gerek yoktur. Bu noktada sığ suları en hafif rüzgârların coşturduğunu, derin denizde susan her şey derin ve heybetli olduğunu hatırlamak gerekir. Sukutun insanın sadece kendisiyle yüz yüze olduğu; kontrol altına alamayacağı; sessizliğin verdiği boşluğu doldurmakla mükellef olduğu bir hali temsil ettiğini hatırımıza getirdiğimizde, günlük ve fani ilgilerin kuşatılmışlığından azat olmanın; tüm engelimizin esasen kendimiz oluşunu fark etmenin ne denli zor olduğunu kabul edebiliriz.

Herkesin konuştuğu bir çağda, susabilmenin değerini yeniden hatırlamalıyız. “Kargalar ötmeye başladığında bülbüllerin sustuğunu” söyleyen atalarımız, “Söz gümüşse sükût altındır” diyerek, insanının her daim sükût üzerine düşünmeye ve sükût üzerine konuşmaya ihtiyacını dile getirmiştir. Suskunlukla hem hal olan insanların, konuşurken utandığını, çekindiğini, özünü dara çektiğini anladığımızda; onların aslında özlerine baktığını, uyanınca dahi değişmeyen bir hal de yaşadıklarını fark ederiz.  Bu noktada yaşadıklarımızın sadece “büyük bir ses” oluşturduğunu, Wittgenstein’ın ‘Üzerine konuşulamayacak şeyler hakkında susmak gerekir’ ifadesinde yansıdığı gibi sukuta ne kadar muhtaç olduğumuzu hatırlamamız gerekir.  Gerçekten halimiz, yaşadıklarımız kültürümüzün tabiriyle  masivâ” yani anlatmaya değer şeyler olmadığından, onların hakkında çok uzun ve ayrıntılı konuşanların pek çok anlamın üzerini örtüğünü görmemiz gerekir. Hakkı anlatmak için çoğu zaman kelimelere muhtaç olmadığımız; dile getirmenin suskunlukla da gerçekleşeceğini görebildiğimizde, sessiz kalan insanların esasen söyleyecek çok şeyi olduğunu düşünebiliriz. Nitekim Nuri Pakdil’in “Sükûtu seçtim ama hiç susmadım” ifadesini bu tarzda okumak gerekir. Sufiler, kalbin, yani mananın konuşabilmesi için önce dilin sükût etmesi gerektiğini; kalp, Allah’ın zikri ile mutmain olunca, dilin yeniden, ancak yeni bir lisanda konuşacağını ifade ederler. Hal böyle iken, dervişin hünerinin, dilinin döndüğü kadar susabilmesi ya da sükût suretinde konuşabilmesi olduğu anlaşılır.
 

mail:Celal.Turer@ankara.edu.tr
 


PAYLAŞ