Ortadoğu’da global emperyalizm neden yeni bir yapılanmayı gerekli görüyor?
Yazar: D. Mehmet DOĞAN   |    Yayın Tarihi: 28 Temmuz 2017   |    510 Kişi tarafından görüntülendi.
(Kudüs yazıları 5)Ortadoğu'nun statüsü belirlendiğinde (1. Dünya savaşı sonrası) denklemde Yahudi devleti yoktu. Şimdi var ve elli küsur yıllık varlığına rağmen bünye onun gayri tabiî varlığını reddetmeye devam ediyor. Her şeye çare bulunsa bile Filistinli çocukların direnişi Yahudi devletinin varlığına ciddi şekilde tehdit oluşturuyor. Doğu-batı, komünist-kapitalist çatışmasının sona erdiği bir dönem, böyle bir düzenleme için elverişli şartlara sahiptir.
Bölge dengelerinin yeniden kurulması, yeni denklemler oluşturulması adına Filistin’de kan akıtılmaya devam edilmektedir. Bu denklemin oluşumunda, 1. Dünya Savaşı ile tek fark, samimi olarak İslâm toplumunun dâvasını güden tek bir gücün bile ortada bulunmamasıdır. 

Osmanlı Devleti'nin varlığının bölge için ne anlam ifade ettiğini idrak etmek için yokluğunun ne demek olduğunu görmek gerekmiştir!

Filistin ve derinliğindeki Ortadoğu coğrafyası uluslararası kapitalist sistemin ayakta durması için sıkı kontrol edilmesi gereken bir bölge olarak kan ve ateş içinde tutulmaktadır. Coğrafyaya sonradan ithal edilen unsur, kendi varoluşunu şiddetle kabul ettirmeye çalışırken, kapitalist sistemin tahakkümcü karakterini de yansıtmaktadır. Bölge sırf Filistin’e mevzilendirilmiş İsrail ile kontrol edilemezse, başka yabancı unsurların coğrafyaya enjekte edilme ihtimali de gözden uzak tutulmamalıdır.
Bu bakımdan Türkiye’nin yeri ve durumu bilhassa önemlidir. Geçen yıllarda pek ön plana çıkmayan Ermeni iddialarının ABD ve Avrupa’da uluslararası platformlarda gördüğü ilgi, ABD ve İsrail kontrolünde Kürt devleti projesi ve nihayet zaman zaman Pontus konusunun canlandırılmak istenmesi, Türkiye’nin "filistinleştirilmesi" için uygun vaktin beklendiği intibaını uyandırmaktadır.
Bilhassa Türkiye için kötü bir hayalden bahsettiğimiz söylenebilir. Filistin’de Yahudi devletinin varlığı da 19. Yüzyılın sonunda, hatta 20.yüzyılın başında bile kötü bir hayalden başka neydi ki!
Zeyl:  Arkadan vuranlar ve vurduranlar!
Filistin'deki sistematik terör karşısında Türkiye uzun süre büyük bir gaflet içinde, dalalet içinde, hafıza kaybı içinde sersemlemiş vaziyette kalmıştır. Filistinde yapılan zulmün şiddeti ayyuka çıktıktan sonra Türkiye'den çıkan resmî-diplomatik protesto üzerine çok satan bir gazetenin yönetmeni Araplar bizi arkadan vurdu masalını ısıttıktan başka mealen ne diyor bakın: "Biz araplara yapılan baskı üzerine gereğini yaptık. Ey araplar siz PKK terörü sırasında böyle bir şey yaptınız mı?" (Bu soruyu, araplara değil, PKK terörünün gerçek arkaplan destekçisi İsrail'e ve ABD'ye sormak gerekirdi.)
Bu tavır şu anlama geliyor: “Ey ahali, Filistinli Araplar her türlü insanlık dışı zulme layıktır. Çünkü onlar, bizi arkadan vuranların torunlarıdır ve bizim dış siyasetimize arka çıkmayanlar onlardır!”
Bu mantığın müptezelliğini bir an için tartışmayalım! Hatta onu bir an için "hakşinaslık" tezahürü olarak kabul edelim! Ve şu soruyu soralım: “Bizi İngilizler nereden vurdu?” Cevap: "Dört yönden!" Çanakkale'de 250 bin vatan evladı zayiat verdik. Mehmed Âkif "Çanakkale Şehitleri" şiirinde kimleri kastediyor?
Eski dünya, Yeni dünya, bütün akvam-ı beşer
Kaynıyor kum gibi, tufan gibi, mahşer mahşer
Yedi iklimi cihanın duruyor karşında
Ostralyayla beraber bakıyorsun Kanada
Filistin’de, Irak’da, Suriye’de kiminle savaştık? Elbette İngilizlerle! Diğer sömürgeci devletler bizi hangi yönden vurdular peki? Bırakalım onları: Yunanlılar, Sırplar, Bulgarlar, Ruslar…Ya zamanımızın baş zorbası ABD? Bu devletlerin hepsiyle açıkça (ABD hariç) savaştık/savaşmak zorunda kaldık. (ABD ile gizli bir savaşın olmadığını kim iddia edebilir?) Birçoğunun ders kitaplarında birinci öncelikli düşmanız. Peki Araplarla savaştık mı hiç? Hatırlayan beri gelsin!
Elbette Türklerin Ortadoğu'ya, Anadolu'ya sonradan geldikleri hatırlanırsa, mantıken bu bölgenin halkı olan Araplarla savaşmış olmamız gerekir. Halbuki böyle bir tarih yok! Türkler Abbasî döneminde bölgeye davet edildiler. İslâm devletinin askerî gücünü meydana getirdiler. Sonra da bulundukları yerlerde hükümran oldular.
Peki Mısır'daki Memluk/Kölemen devleti? Adı üstünde “kölemen”ler bulundukları coğrafyanın idaresine hâkim oldular! Ya Yavuz Sultan Selim'in Şam ve Mısır seferleri? Osmanlı ordusu, Suriye'de ve Mısır'da kiminle savaştı biliyor musunuz? Yöneticileri "Türk" ve "Çerkes" olan devletin Türk ve Çerkes askerleriyle!
Ya daha sonra? Elbette Vahabi İsyanları, Yemen isyanları oldu. Anadolu'da Celalî isyanları olduğu gibi… Türkler bu coğrafyalarda genellikle kendileri ile savaştılar. Şah İsmail'in ordusu Osmanlı ordusundan daha fazla Türk unsur ihtiva ediyordu. Osmanlı mı Safevileri arkadan vurdu, Safeviler mi Osmanlıları?
1. Dünya savaşında Filistin ve Kanal harekatları ile ilgili komutanlığı deruhte eden, sonra da Tiflis’te Ermeni kurşunlarına hedef olan Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa'nın hatıralarında Filistin için savaşan ordumuzun mensupları hakkında neler yazılı bakın:
"Arap ve Türk unsurlardan mürekkep olan orduda en derin bir kardeşlik hissi hâkim oluyor ve herkes diğerinin yükünü hafifletmek için kendisini feda etmekten çekinmiyordu. Arapların büyük kısmının hilafet makamına karşı en derin hislerle bağlı olduklarına, bu 1. Kanal seferi en ulvi bir misaldir. Kâmilen araplardan terekküp eden 25. Fırka ile bütün menzil teşkilatı vazifelerini cidden cansiperane ifa ettiler. Bu his ve emel birliğini sonradan bozmuş olan Şerif Hüseyin hakkındaki gayz ve kinim hiç bir şeyle teskin olanamayacaktır." (sf. 202)
"Menzil kolları vazifelerini o kadar ciddiyetle ifa etmişlerdir ki, hiçbir menzil kolunun matlub noktaya muayyen hareket cetvelinden görülen saatten sonra girdiği görülmemiştir. En mühimi şudur ki, kâffesi Suriyeli ve Filistinli Arap efradından mürekkep olan bu menzil kolları efradınan hemen hiç birinin firar ettiği veya ihanete teşebbüs ettiği vaki olmamıştır." (sf. 214)
Çanakkale muhareberi sırasında, İstanbul'dan yardım istendiğinden asker ve teçhizat oraya sevk ediliyor. "Buradaki iki taburun efradı, kamilen Suriyeli ve Filistinli araplardan ibaret bulunuyor ve Türk birliği olarak Şam'da bulunan Mevlevi taburu ile ordu karargâhı için Dobruca gönüllülerinden teşkil ettiğim bir piyade bölüğünden başka hiç bir şey bulunmuyordu." (sf. 217)
"Arapların ihtilal etmeyecekleri ve umumî efkârın ekseriyetinin hainlere yüz vermeyecekleri hakkındaki kanaatimin metanet derecesine bundan daha büyük bir delil istemez zannederim." (sf. 218)
Birinci Dünya savaşında daha sonra hain Hüseyin'in İngiliz komutasında isyanı ise ayrı hikâyedir. O hikâyenin çözümlenmesi için bugün Türkiye'de olup bitenlere dikkatle şekilde bakmak gerekebilir!
Birinci dünya harbinden çok önce İngiltere, kudretli hükümdar Abdülhamid'i tahttan indirmeye, Osmanlı nüfuzunu hem hilafet, hem saltanat olarak kırmaya, Osmanlı coğrafyasını parçalamaya karar vermişti. Savaşta muzaffer olmaları planlarını uygulamalarını kolaylaştırdı.
Arapların devleti/devletleri, arapların bir projesi olmadığı gibi, Türklerin devleti de başlangıçta bir Türk projesi değildi. Ortada tek proje vardı ve tek proje tek merkezde üretilmiş ve uygulamaya konulmuştu.
Biraz şaşırtıcı (ve acı) gelecek bir şey söyleyelim: İngilizlerin Arap devletlerinin kuruluşunda ne kadar rolü varsa, Türk devletinin kuruluşunda da o kadar rolü vardır! İngiliz mandasındaki Irak kıralı Faysal 1930'larda Türkiye'yi ziyarete geldi. Gazi Paşa ile beraber olduklarında ona İngilizler aleyhine konuşmak istedi…Tabiî Türkçe olarak. Çünkü o zamanın bütün Arap üst kesimi Türkçe bilirdi. (Şimdi Türkiye'nin üst kesiminin tamamının Türkçe bildiği şüpheli!) Gazi Paşa, yavaşça "onlar her şeyi duyarlar, sus" dedi! Onlar elbette İngilizlerdi…
İngilizler Şerif Hüseyin'i "büyük Arap kırallığı" ve "hilafet" vadiyle kandırdılar, isyana sevkettiler…Elbette Şerif Hüseyin'in çapulcu isyancıları Osmanlıya zarar verdi. Fakat bu zarar devede kulak bile değildir. Biz Birinci Dünya savaşında Hüseyin'in kuvvetlerine değil, İngiliz ve Fransız kuvvetlerine yenildik. Bunun aksini iddia ve ısbat eden beri gelsin!
Arapların Türkleri arkadan vurduğu, tezi ile Türklerin Arapları sömürgeleştirdiği, ezdiği gerilettiği tezi aynı merkezlerde üretilmiştir. Her iki halka bir asır boyunca bu afyonlar yutturulmuştur.
Bu öylesine kuvvetli bir afyondur ki, hâlâ iki halkın kardeşliğini isteyenler tarafından bile kullanılabilecek mahiyette malzeme temin etmeye devam etmektedir. Bir zamanlar anlı şanlı bir yazar, Arap dünyasındaki yaygın afyonlama bilgilerini gerçekmiş gibi aktarmış ve Cemal Paşa'nın, Arapçayı yasaklamaya kalkıştığını, Halep'te bu yüzden hergün beş altı kişi astığını yazmıştı.
Hadi diyelim ki, Cemal Paşa o sıralar bu bölgenin hâkimi durumundaydı, böyle fâhiş hatalar yapmış olsun! Peki o sıralar Ezher'in tedrisat dilini Türkçeye çevirmeye kalkışmamızı nasıl izah etmeli? Çünkü o sıralar Mısır İngiliz kontrolünde. Hangi Osmanlı gücü böyle bir şey düşünmüş ve uygulamaya kalkışmış olabilir? Ciddi bir yazarın böyle haberler karşısında aklını, mantığını kullanması gerekmez miydi?
Elbette Osmanlı'nın son döneminde Şam'da Türkçe (osmanlıca) tedrisat veren Tıp mektebi (fakültesi) açılmıştır. Fakat, modern  tıbbı o sıralar Arapça olarak tedris etmek zaten mümkün değildi. Osmanlılarda önce Fransızca olarak başlayıp sonra Türkçeye dönüşen (ki neredeyse bütün ilmî terimleri Arapçadır) modern bir tıp tahsili  geleneği yerleşmişti. Osmanlı merkezi bunu ülkenin bir bölgesinde yaygınlaştırmış oldu.
Yine Osmanlının son döneminde Arap bölgeleri dahil bütün Osmanlı ülkesinde mekteplere türkçe dersleri konulmak istendi. Bu tedrisatın tamamının türkçe yapılmasıyla aynı şey değildir ve garip bir tarafı da yoktur. Çünkü Osmanlı anayasası resmi dil olarak türkçeyi kabul etmiştir. İlaveten Araplarla meskun olmayan bölgelerde de Arapça ve Farsça mecburi dersler arasındadır. Bu durum diğer dillerle tedrisata asla engel değildir, fakat resmî mekteplerde Türkçe öğretilmesine de mani değildir!
Birileri arkadan vurma ve vurdurma tekniklerini hem Türklerden hem Araplardan daha iyi bilmektedir. O yüzden, 20. Yüzyıl boyunca, arapların Türkleri arkadan vurması yönünde çabalar ne kadar sonuca ulaştıysa, Türklerin Arapları arkadan vurması yönündeki projeler de o ölçüde sonuca ulaşmıştır. Eğer Arapların Türkleri arkadan vurduklarını kabul ediyorsak, Türklerin de zaman zaman Arapları arkadan vurduğunu kabul etmek zorundayız. Bunun için son yüzyılın tarihini şöyle bir gözden geçirmek yeter! Hatta 28 Şubat döneminde tank ihalesi ile Tükiye Arapları arkadan vurma konusunda bir puan öne geçmiş görünmektedir!
Fevkalede "Türkçü" ve "Atatürkçü" zevata halen dolaşımda olan resmî "İnkılâp tarihi" kitaplarına dikkatli şekilde bir daha bakmalarını tavsiye edelim. Osmanlı devletini "arkadan vuran Araplar" mı yıktı, yoksa Türkiye cumhuriyetini kuran “Türkler” mi? O kitaplarda övünülerek anlatılan Osmanlı devletini yıkma, sona erdirme, "tarihe gömme" bahsini bir daha ve dikkatli şekilde okumakta fayda var!
Netice-i kelâm:
Arap dünyası Türklerden özür dilemeden, Türklerin hakkını teslim etmeden ümmet şuuruna varamaz. Osmanlıya, Türklere apaçık haksızlık edildi. Bu haksızlığın bir asır sonra da olsa telafisi gerekiyor. Türkiye’nin, Türk’ün hakkını teslim etmek. Kudüs’le ilgili veya İslâm dünyasının geleceği ile ilgili yapılacak herşey için bu gerekli. 
 


PAYLAŞ