Çokbilmiş Bir Adam: Nurullah Ataç
Yazar: Sırrı ER   |    Yayın Tarihi: 28 Temmuz 2017   |    308 Kişi tarafından görüntülendi.

Cumhuriyet sonrası edebiyatımıza eleştiri, söyleşi ve ilginç buluşlarıyla belirli bir oranda ivme kazandıran Nurullah Ataç 23 Ağustos 1889’de İstanbul’da doğmuştur. Hammer’in Osmanlı Tarihi’ni dilimize çeviren Mehmet Atâ Bey’in oğludur. 

1909–1912 yılları arasında Galatasaray Lisesi’nde okumuştur. Daha sonra bir süre edebiyat fakültesine devam etmiş, 1922 yılında bitirmeden ayrılmıştır. Yüksek öğrenim yapmak için İsviçre’ye gitmiş, babasının ölümü üzere okulu bitirmeden yurda geri dönmüştür. Yurdumuzun çeşitli yerlerinde 1945 yılına kadar öğretmenlik yapan Ataç, 1945 yılında Cumhurbaşkanlığı mütercimi olmuştur. Aralıksız yedi yıl bu görevde çalışmış, 1952 yılında emekliye ayrılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu’nun kuruluşunda da yardımı olan Ataç, 1951 yılında Türk Dil Kurumu yönetim kurulu üyesi olmuş, üyeliği ölünceye kadar devam etmiştir. 

Seveni ve sevmeyeni çok olan bir yazardır Nurullah Ataç. 

Çalkantılı bir hayat geçirmiş, ateşli tartışmaların içinde bulunmuş, polemiklere konu ve kaynak olmuştur. Edebiyatımızda bir iz bırakmış, kendi çapında sesini duyurmuş, taraftarlarının sevgisini ve övgüsünü kazanmıştır. Görüşlerini açıkça söyleyen bir eleştirmendir Nurullah Ataç. Yeri geldiğinde kaba ve kırıcı olmaktan hiç çekinmemiş, bu yüzden birçok şair ve yazarı küstürmüştür. Kolay kolay kimseyi beğenmeyen, çokbilmiş, kendi havasında, kendine özgü davranışları olan bir yazardır Ataç. Hakkında birçok tartışma yapılmış, yazılar yayınlanmıştır. Bu yazılar ve çalışmalar Ataç’ın şahsiyetini daha belirgin duruma getirmekte, kendisini daha iyi tanımamıza yardımcı olmaktadır. Sözü daha fazla uzatmadan Ataç için yazılanlardan bir demet sunuyoruz sizlere. 

ATAÇ HAKKINDA YAZILANLAR, SÖYLENENLER 

Polemik ve tartışma olur da Necip Fazıl’sız olur mu? Olmaz elbette. Necip Fazıl kendisiyle kolay baş edilemeyecek bir polemik ustasıdır. Babıâli kitabının muhtelif yerlerinde Nurullah Ataç’tan da bahseden Necip Fazıl onunla ilgili şu anısını anlatıyor bizlere: “Kahvede öğle zamanına hayli vakit olduğu için kimsecikler yok… Yalnız Nurullah Ataç, kirpi saçları kabarık ve bir perçemi kaşına düşmüş, tavla oynuyor… …Oturdular. Nurullah Ataç tavla oyununa dalmış, kendisini yolmak sanatında mahir ve “Esrafil-i Şark” budalaları dışında pratik bir adama karşı, kan ter içinde savunmaya çalışıyor. Bir ses işitildi: —Yanlış oynuyorsunuz Nurullah Bey, şeş oraya gitmez. Ayağıma gelin bakayım! —Ben doğru oynadım Nurullah Ataç, dört-bir kaybetmek üzere bulunduğu tavlayı çat diye kapattı, ayağa kalktı ve saçları dimdik haykırdı: —Namusunuz varsa bana bir tokat vurun! Profesyonel kumarbaz usulca yerinde kalkıp kapının yolunu tutarken Genç Şair mırıldandı: Borçlu olduğun parayı ben vereyim de tokadı ben patlatayım. Seni nefsine hakaret ettirme hastası(Dostoyevski) mukallidi seni!... 

Nurullah Ataç: —Sende insan tokatlayacak erkeklik ne gezer ‘Örümcek Ağı’ şairi. Çat… Genç şairin beş parmağı Nurullah Ataç’ın tombul yanaklarında. Siyah bağa kenarlı gözlüğü de uçup gitmiş. Araya girdiler, kahramanları oturttular, öpüştürdüler”(1) 

Nurullah Ataç hakkındaki yazılmış şu satırlar da Necip Fazıl’a ait: “Bir Nurullah Ataç Bey çıkar, sadece medih vasıflarını, iyi, güzel, derin, parlak, kıyak, yaman” şeklinde donanma fenerleri gibi övdüğünün kafasına asar, “niçin” den “ neden” den, “nasıl”dan habersiz bir his mayonezidir çalkalar, sonra da adı münekkide çıkar, olamaz böyle şey azizim”(2) “Leş hayatının sonuna doğru dini bayramlarda kapısına “müslümanların gününde ziyaret kabul etmiyorum” diye yafta asacak kadar kuduz İslam düşmanı Nurullah Ataç, denilebilir ki Sabahattin Rahmi ile birbirinden zehir alan iki sevici manzarası arz eder.”(3) 

Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu “Türkçe’yi Ataç yıkmıştır” başlıklı yazısında Ataç için şunları söylemektedir: “Bilindiği gibi Nurullah Ataç Türkçe’nin bugün içinde bulduğu feci duruma düşürülmesinin başlıca sorumlularından biridir. O gençleri adeta zorla uydurmacılığa teşvik etmiş, öz Türkçecilik adı altında dilimizi fakirleştirmiş, soysuzlaştırmaya çalışmıştır. Tutturduğu devrik cümle tarzı ile de Türkçe’nin yapısını, bünyesini bozmuş, gramerini alt-üst etmiştir. Ataç dil konusunda tam bir cinnet içinde idi. Her vatandaşın kelime uydurabileceğini, dilin aslında uydurma olduğunu iddia ederdi. Ataç dilimizde yaşayan bütün Arapça Farsça kelimelerin dilimizden atılmasını isteyen bir tasfiyeci idi. Kültürü ve zekâsı bunun imkânsızlığını kavrayacak seviyede olduğu halde Ataç tam bir manyak gibi, tasfiyecilikte ısrar ediyordu. Kasten, yıkmak için, bozmak için böyle hareket etmiyor idiyse, deli olduğuna hükmetmek lazım. Ataç, rahmetli Peyami Safa’nın ifadesi ile “kendi kendine bile sadık olmayan” bir insandı. Bugün beğendiğini yarın kötüler, dün sevdiğinden öbür gün nefret ederdi. Mizacı böyle idi. Buna bir de kendi kendini yetiştirmiş olmanın kompleksi eklenince, acaip bir tip çıkmıştı ortaya. Herkesten farklı harekat etmek hevesinde olan, dikkat çekmek için gülünç duruma düşmeyi göze alan eksantrik bir tip. Kimse ile geçiremeyen, kimseyi devamlı sevmeyen bir kavgacı. İyi Fransızca bildiği gibi çok okuduğu için geniş bir edebiyat kültürü vardı. Fakat bu kültür onun sakat düşüncelere saplanmasına, olmayacak heveslere kapılmasına, birtakım anormallikler yapmasına mani olamamıştı”(4) 

Edebiyatçı, yazar Ahmet Kabaklı da Nurullah Ataç hakkında şunları yazmıştır: “Edebiyatımızın bir devrine eleştiri ve söyleşileriyle canlılık getirmiş ve 1950’den sonra aşırı özleştirmecilik akımına öncülük etmiş olan Nurullah Ataç… Ataç düzenli bir okul öğreniminden daha çok kendi kendini yetiştirmiş bir insandır. Çok okuyarak düşünce dünyamıza aykırı görüşler tartışmalar getirmiş olması ile tanınır. Kendisi: “Benim ekinim (kültürüm) Fransızca üzerine kurulmuştur. Fransızca kitapları okuyarak düşünmeye alıştım.” diyor Edebiyat ve hele şiir sevgisini bir aşk derecesine çıkarmıştır. Bu yüzden serinkanlı değil sevgi veya öfke ile yazıyor, konuşuyordu. Beğendiği veya beğenmediği şeyleri dobra dobra söylüyordu. Çok okumak ve aykırılık hevesi onu günden güne değiştiriyor, verdiği hükümlerde değişmeler, çelişmeler oluyordu. Dil üstündeki aşırı özleştirme çabaları, maalesef Türkçe’de kuralsızlığa ve başıboşluğa kadar varan etkilerini, daha çok 1955’ten sonra göstermeye başlamıştır(5) 

Bakalım Cemil Meriç neler söylemiş Nurullah Ataç için: “…Bunların babası Nurullah Ataç’tır. İlk defa o kullandı devrik cümleyi ve uydurma kelimeleri. Ataç otantiktir, kendisidir. Ataç tam bir deliydi evladım. Kendisini tanırım. Babası Atâ Bey Hammer mütercimi. Ataç’ı Galatasaray Lisesi’ne verdiler, okuyamadı. Ataç haylaz çocuk. Ataç’ı İsviçre’ye gönderdiler, okusun diye; orada da okuyamadı. Dört sene kaldı. Bu süre zarfında Fransızca öğrendi. Burada onu arkadaşları Fransızca hocası yaptılar. Fransızcayı gündelik neşriyatı takip edecek kadar biliyordu. Babasından da Osmanlıca öğrendi.1936-1937’lerde yazıyordu, bir şöhret değildi. O yazılarıyla da hiçbir şöhret olamadı. Uydurca çıkınca şöhret oldu. İsmet Paşa 1938’lerde yanına baş tercüman olarak aldı. Ataç hiçbir şeye inanmaz. Kendisi iyi bir aileden geldiği halde adam olamadı. Üslubuyla kendisidir. Sevimli insandır… Ciddiye alınmamak şartıyla sevimlidir. Cumhuriyet devrinin tipik bir kalem sahibi ve şahsiyetidir. Etrafındakilere bol bol iltifat dağıtırdı. Herkes onun için Ataç’ı methederdi. Cumhuriyet tipini temsil eden bir aydın tipidir.” (6) 

Biraz da Nurullah Ataç’a kulak verelim. Bakınız neler söylüyor, yadırganan kelimeleri ve üslubu hakkında: “Yabancı kelimeler kullanmadan yazı yazmanın çok güç olacağını sanıyordum ilk günlerde. (Ancak birkaç yazımda dönerim, sonra bırakırım) demiştim. Bir başlayınca bırakamadım. Doğrusunu söyleyeyim, benim için bunun ayrıca bir eğlencesi oluyor. Güçlük çekmiyor değilim, boyuna sözcüklere bakmak, ikide bir ( şu kelecenin yerine ne bulsam? Türkçesini ne türlü bulsam?) diye düşünmek gerekiyor. Biraz uğraşınca bir karşılık bulunuyor. İyi mi? Tutar mı? Orası başka. Kimi beğenilir, tutar, kimi beğenilmez. Ben sanat karşılığı olarak ‘dörüt’ tilciğini uydurmuş, onu kullanıyordum, gene dil işleriyle uğraşan, benim de saygı ile sevdiğim bir iki kişi (törüt desen daha iyi olurdu) dediler. Bu takışmayı (itirazı) doğrusu pek anlamadım, ancak o kimselerin sevdiğim, saydığım kişiler olduğunu söyledim, bunun için bundan sonra onların dediğine uyup törüt diyeceğim.”(7) 

KAYNAK ESERLER 
1-Necip Fazıl Kısakürek, “Babıâli” Büyükdoğu Yayınları, 
2. baskı İst.1976 (s.44) 
3-A.g.e.(s.44) 3-A.g.e(s.277) 
4-Prof. Dr. Necmettin Hacıeminoğlu, Türkçe’nin Karanlık Günleri, İrfan Yayınevi, 4. baskı, İst. 1977, s.109–110 
5-Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, İstanbul 1978, cilt 3, s.430 
6-Halil Açıkgöz, Cemil Meriç ile Sohbetler, İst.1993, s.51–52 
7-Nurullah Ataç, Gene Dil, Ulus Gazetesi, 14.12.1948



PAYLAŞ