Vefatının 4. Yılında Mustafa MİYASOĞLU
Yazar: Mustafa ÖZÇELİK   |    Yayın Tarihi: 03 Ağustos 2017   |    356 Kişi tarafından görüntülendi.
Şair, yazar, düşünce adamı, değerli dost Mustafa Miyasoğlu ağabeyi 1 Ağustos 2013’te ötelere uğurlamıştık. Ondan geriye her biri bir diğerinden önemli eserleri kaldı. İnsan, fanidir; kalıcı olan ise eserdir. Dolayısıyla vefat yıldönümü vesilesiyle kitapları üzerine genel bir değerlendirme yapmak uygun olacaktır. 
 
Mustafa Miyasoğlu, edebiyata ilk adımını sahnelenen fakat henüz kitap olarak yayımlanmayan Umut Suları isimli oyunu hariç tutulacak olunursa şiirle atmıştı. İlk şiiri ise 1967’de  Filiz dergisinde çıkan şairin ilk şiir kitabı  Rüya Çağrısı ise 1973’te  Hisar  yayınları arasında yayımlanmıştı. Fakat o, şiirle yetinmedi. Deneme, inceleme, roman, hikaye ve biyografi türlerinde de eserler verdi. Öte yandan onun gazete yazarlığı ve yayıncılık yaptığını da biliyoruz. Hele  Suffe Kültür-Sanat yıllıkları da çıkarmış olması, onun edebiyatçı kimliğine eklenecek başka bir husustur. 
 
Bütün bu tablo ise, karşımıza çok yönlü bir sanatkâr portresi çıkarmaktadır. Bu durum, kanaatimce Miyasoğlu’nun çok yönlü inceleme ve değerlendirmesini gerekli kılmaktadır. O hayattayken yapamadığımız bu değerlendirme ve incelemeler, dilerim ki zaman içinde yapılır. Zira o, bu tür bir ilgiyi çoktan hak etmiş bir isimdi.  
 
Ondaki bu çok yönlü sanatkarlık, elbette ki edebiyatı ciddiye alışın, kültür ve sanata önem verişin ve her şeyden önemlisi sabırlı bir çalışmanın neticesidir. Miyasoğlu’nu bu bağlamda inceleyip değerlendirmek sadece bir şairi, yazarı takdir etmek anlamına gelmeyecek, bir dönemdeki edebiyatımızın onun katkılarıyla nereden nereye geldiğini de ortaya koyacaktır. Bu aynı zamanda yakın dönem edebiyatımıza  ilişkin hükümlerin Miyasoğlu ismi dikkate alınmadan eksik hükümler olmaya mahkum oluşuyla da ilgilidir. 
 
Bence Miyasoğlu’nu öncelikli olarak önemli kılan yanı bir zihniyet” in insanı oluşudur. Yazdığı onca şiir, deneme, roman vs. ancak bu zihniyet meselesini dikkate aldıktan sonra önem taşıyabilir. Çünkü ne yahut neler yazdığımızdan önce neden ve niçin yazdığımız sorusu önemlidir. Bu noktada Miyasoğlu’na baktığımızda şunu görmekteyiz: O, yukarıda da söylediğimiz gibi edebiyata şiirle başladı. Poetikasındaki “ Biz inancı yüklenen şiiri seçtik.” Şeklindeki ifadesinde de belirttiği gibi yerini doğru seçti. Duruşunu sağlam bir zeminde gerçekleştirdi. Bundan dolayıdır ki, onun şiirleri bir inancın değerlerinin estetik ifadesi olarak ortaya çıktı. 
 
Miyasoğlu, şiirdeki bu sağlam duruşuyla ne körü körüne geleneğin tuzaklarına yakalandı ne de batıcılık ve yenilik adına bambaşka bir iklimin renkleriyle bizi şekillendirmeye çalışan modern sanat akımlarına iltifat etti. Her ikisinden de alınması gerekeni aldı ve kendi şiir iklimini kurdu. 
 
Yakın dönem Türk edebiyatında da işe şiirle başlayıp bu türde ısrarlı olanların sayısı çok azdır. Yahya Kemal, Tanpınar, Necip Fazıl, Sezai Karakoç... Bu isimler çoğaltılabilir ama sonuç değişmez. Bunların hepsi, bir süre sonra başka türlere de yöneldiler. Miyasoğlu da bu halkaya eklendi. Bu tercihin kuşkusuz haklı sebepleri de yok değildir. Bir sanatkar, öncelikle bir zihniyetin insanı ise, bu tutumu onu ister istemez komple bir sanatkar olmaya zorlayacaktır. Hele bir zihniyete bağlı bir kültür-sanat ve düşünce iklimi kurmak gibi bir kaygıyı da beraberinde taşıyorsa şiirin iklimini diğer edebi türlerin imkanlarıyla da zenginleştirmek, beslemek bir zaruret halini almaktadır. 
 
Miyasoğlu da sanırım bu tür bir kaygıyla denemelere, edebi incelemelere, hikaye ve romana, biyografiye yöneldi. Bu açılımın, onun şiiri adına ne getirip ne götürdüğü ayrıca tartışılabilir ama bütün bu geniş ilgi alanı bence edebiyatımızın lehine olmuştur. Çünkü biz, ciddi manada ilk edebi deneme ve incelemelere onun kitaplarında rastlamış olduk. Edebiyat Geleneği, Devlet ve Zihniyet, Muhacir edebiyatımızı, insanımızı, hayatımızı geniş bir açıdan yeniden değerlendiren eserler olarak biz okurları besledi. Yazarın ilgisi bu eserlerde sadece edebi konularda kalmadı. Bizi ve bütün insanlığı ilgilendiren meselelere de yöneldi. Yazarın bu anlamdaki son çalışması olan Roman Düşüncesi ve Türk Romanı isimli eseri ise onun daha derinlikli bir çalışması olarak dikkat çeken bir eserdir. 
 
Miyasoğlu’nun şiirden denemeye, oradan da mesaisini romana yöneltmesi onu bir romancı kimliğiyle gündeme getirdi. Roman, bizim edebiyatımızda şiirimiz gibi bir tarihe sahip bir tür değildi. Ortadaki örnekler ise ya tercüme ya da tercüme kokulu çalışmalardı. Burada İslâmî Roman adı altında yayımlanan alternatif romanlardan da söz etmeliyiz. Onların en büyük eksikliği ise bir teknikten ve estetikten yoksun oluşlarıydı. İşte Miyasoğlu’nun romanları bu çerçeve içerisinde yerli, millî ve islâmî olanın estetik ürünleri olarak ortaya çıktı.  Kaybolmuş Günler, Güzel Ölüm, Dönemeç, Bir Aşk Serüveni, Yollar ve İzler bir toplam olarak gelişmiş bir roman dili ve estetik hüviyetleriyle insan ve hayat gerçeklerimizi ele alan eserler oldular. 
 
Biyografi de Miyasoğlu’nun önem verdiği bir tür olarak dikkati çekmektedir. Edebiyatın kilometre taşı olan isimler etrafında yapılan biyografik çalışmalar, bir edebiyat ikliminin teşekkülünde diğer ürünler kadar önem taşımaktadır. Miyasoğlu bu kaygıyı da içinde duyan bir kültür adamı olarak dikkatini Dede Korkut’ten Necip Fazıl’a kadar uzattı. Dede Korkut, Necip Fazıl, Ziya Osman Saba, Haldun Taner biyografileriyle edebiyatımızın dikkate değer isimlerini yeni bir anlayış ve yorumla gündemimize taşıdı. 
 
Miyasoğlu’nun kaygısı, sadece edebî eserler vermek veya bu eserlerin dayandığı zihniyetin temellerini teorik düzlemde izahtan ibaret değildi. Çabası, kültür hayatımızın çok yönlü  şekillendirilmesi olduğu için onu daha farklı çalışmalar içerisinde de görmekteyiz. Gazete yazarlığı, yayınevi çalışmaları bu anlamda sözü edilmesi gereken diğer faaliyetleridir ama ama burada asıl sözü edilmesi gereken çabası çıkardığı Suffe Kültür-sanat yıllıkları’dır. Bu yıllıklarla bir bütünlük içerisinde ele alınamayan İslâmî edebiyat ve sanat faaliyetleri toplu bir biçimde ortaya konulmuş, bir yıl içinde olup biten kültür-sanat olayları değerlendirilmiş olunuyordu. Ne yazık ki, bu faaliyet, imkânsızlıklar ve belki de hak etmediği ilgisizlikler yüzünden sürdürülemedi ama bunlar geriye dönüp baktığımızda ciddi bir çabanın yüz akı eserleri olarak kitaplıklarımızdaki önemli yerlerini almış oldular. O, bu çalışmasıyla da camiamıza öncülük ve örneklik yapmış oldu. 
 
Miyasoğlu’nun çok yönlü bir sanatkâr oluşuyla ilgili söylenecekler elbette bunlarla sınırlı değildir. Benim yapmaya çalıştığım genel bir çerçeve çizmektir. Bu çerçevenin içi elbette ki geniş inceleme ve değerlendirmelerle doldurulabilir. Burada son söz olarak şunları söylemek istiyorum: Mustafa Miyasoğlu, yazdıklarıyla ve yaptıklarıyla çok  önemli fakat henüz kadri bilinememiş bir sanatkarımızdır. Edebiyat ve kültür hayatımızın köşe başlarını tutmuş mahfilleri onun ismini yüksek sesle telaffuzdan hep kaçındılar. Bunda kanaatimce Miyasoğlu’nun bu tür kliklileşmelere prim vermemesi de etkili oldu. Yani o, bir kliğin sanatkârı değil bütün bir milletin sanatkarı olmayı tercih etti. Bence o, doğru olanı yaptı. Hayatı boyunca doğru bildiği yoldan ve inandığı ilkelerden hiç ayrılmadı. Onu bu vesile ile bir kez daha rahmetle anıyorum.
 


PAYLAŞ