Peygamber Kokusu
Yazar: Fatma BALCI   |    Yayın Tarihi: 15 Ağustos 2017   |    292 Kişi tarafından görüntülendi.
Hava, paslı jilet gibi ağır ağır kesiyordu. Firkat mi keskin gurbet mi soğuk bilemiyordu. Geldiği yolu geri gitse, minibüse binse, eve varsa, anacığına sarılsa bir de şu poşet dolusu ilaçları fırlatsa ne iyi olurdu. Zamanın kazası olsa kaderin amanı… 
Mustafa on iki yaşında, pembe-beyaz bir çocuktu. Ayva tüyleri kalınlaşmaya, sesi çatallanmaya başlamıştı. Birden gelişivermişti. Lakin cüsse büyüdükçe ruhu sıkışıyordu. Evde anne-babasıyla, kardeşleriyle hep bir çatışma içindeydi. Eli ayağı uz durmuyor, kırıp döküyor, camlar yerde, kırıklar kalplerde duruyordu. Mustafa isteyerek üzmüyordu. Damarına basılınca içine bir canavar giriyor, “Şunu da söyle, aman altta kalma!” diye emirler yağdırıyor, Mustafa’nın kurulmuş gibi tekrara başladığını görünce terk ediyordu. Her kavgadan sonra kendine söz veriyor, unutmamak için duvarları yumrukluyor, mor halkaların biri bitmeden diğeri başlıyordu. 
Keşke annesine bağırmadan önce yumruğuna baksaydı… Morun üstüne mor belki durdurabilirdi Mustafa’yı. Olan olmuştu. Mustafa’nın yumruklarından nasibini alan masanın etrafında annesi, babası ve üç kardeşi toplaşıp Mustafa’nın durumunu görüşmüşlerdi. Annesi “Zıvanadan çıktı bu çocuk, ben baş edemiyorum. Nereye verirsen ver!” demişti babasına. Kardeşleri de “Bizim oyunlarımızı bozuyor, hep bize iş buyuruyor!” diye sızlanmıştı. Babası şikâyetleri dinledikten sonra uzun bir süre gözlerini kapamıştı. Babası gözlerini açar açmaz “Yatılı ortaokul mu yatılı Kuran kursu mu?” diye bir çırpıda sormuştu sormasına da karnı lahana gibi dürülmeye başlamıştı. Mustafa, azar sonrasında nasihat beklerken bu soru da nereden çıkmıştı? Babasının yüzünde en ufak bir laubali bir ifade görse hemen sarılacak, şakalar yapacak, babasını güldürecek, bu olmadık soruyu da unutturacaktı. Ama babasının yüzünde ve özellikle gözlerinde zerre kadar gayri ciddi bir anlam yoktu. Hatta cevabı bekleyen sabırsız iki göz, Mustafa’dan bakışlarını çekmemişti. Mustafa da kendinden emin, gururlu bir tonla, “Yatılı kuran kursu” demişti. 
Annesi ve kardeşleri bu ikili diyalogun Muttalip’te sonlanacağından bihaber bir tenis maçı seyreder gibi başları bir sağa bir sola hareket ediyordu. Babası yine bakışları üzerine toplamış ve “İyi bakalım, cami hocasının kayınçosu Küçük Hasan varmış Muttalip’te. Hacı Hilmi Efendi’den de dersliymiş. Yarın sabahtan seni dolmuşa bindiririm, onun yanına gidersin. O da seni yerleştirir. Bir dönemde Kuran, tecvit öğretiyorlarmış, dört dönemde de hafızlık yaptırıyorlarmış.” demişti. Babası dersine iyi çalışmıştı. Mustafa “Yatılı ortaokul” deseydi onun da nerede, nasıl olduğunu anlatacaktı, Mustafa emindi bundan. Annesinin ensesi tutmuş, gözlerinde şimşekler çakmıştı. Kardeşleri müsaade isteyip odalarına çekilmişlerdi. Ertesi sabah babası dediği gibi Mustafa’yı Muttalip dolmuşuna bindirmiş, şoföre de sıkı sıkı tembihlemişti “Son durakta indir!” diye. Bir saat bile sürmeyen yolculuktan sonra Mustafa bir elinde bavul, bir elinde ilaç poşeti ile dolmuşların son durağında inmiş, sora sora Küçük Hasan’ın ardiyesini bulmuş, ufak tefek bir adam beklerken iri kıyım bir adamla karşılaşınca dona kalmış, babasının selamını söylemeyi unutmuştu. Neyse ki Küçük Hasan, camii hocasından haberi almış, Mustafa’yı bekliyormuş. Mustafa’yı hiç eğlemeden yola koyulmuşlardı. 
İki tarafı ağaçlık yolda sadece dalların çıtırtısı duyuluyor, Küçük Hasan da Mustafa da dinlermiş gibi yapıp susuyorlardı. Küçük Hasan alışıktı çocuklarla bu yolda biraz üzgün biraz süzgün yürümeye. Yaşı büyük olanlar düşünerek küçük olanlar da sızlanarak tamamlardı yolu. Meraklı olanları Hacı Osman Efendi’yi, kursu, tatil günlerini, Muttalip’in sıcaklarını sorarlardı. Ekmeğini bile araştıran olurdu. 
Mustafa bir farklıydı. Baştan tırnağa kibir kesilmiş, burnu düşse almayacak gibi yürüyordu. Soğuktan çok gururdan kaskatı kesilen vücudunu sarsmadan öyle nizami yürüyordu ki görenler cenaze törenindeki bir asker zannedebilirlerdi. Bilmezlerdi ki içinde annesinin gece boyu dinmeyen yakarışları, kardeşlerinin ağlaşmaları vardı. Sabah evden ölü çıkar gibiydi yüzler. Ne çayları bitmişti, ne sıcak ekmekleri… 
Yürümek mi soğuk hava mı iyi geldi anlayamasa da bu yol Mustafa’yı tazelemişti ama babasına öfkesini, annesine ve kardeşlerine hasretini dindirememişti. Koşar adımlarla yürüyünce düşünceleri dağılır zannetmişti. Küçük Hasan bu acelenin sebebini soğuktan tek tük atıştıran havaya bağlamıştı. Konuşmak için iyi bir sebepti ve “Bayağı soğuk mübarek.” diyerek lafı havaya attı. Mustafa kuruyan dudaklarını ıslattı, ileri geri oynattı, donuk bir ifadeyle “Evet…” dedi. Bu “Evet”, içinde binlerce “Hayır” olan bir cümleydi: 
  
“Kolay buldun mu?” 
“Hayır…” 
“Üşüdün mü?” 
“Hayır…” 
“Kursu merak ediyor musun?” 
“Hayır…” 
“Acıktın mı?” 
“Hayır…” 
“Yoruldun mu?” 
“Hayır…” 
“Aileni özledin mi?” 
“Hayır…” 
“Konuşmak istemiyor musun?” 
“Evet…” 
  
Küçük Hasan ısrar edecek değildi. Soru sormayı da sevmezdi evvelden. Sorsa da alacağı cevapları biliyordu. Zikrine devam etti. 
Mustafa yolun bitimine doğru içini kaplayan hafiflikle Rabbi’ne şükretti. Bu ağaçlı yolu dolmuşla geçseydi başına neler gelecekti, tek tek gözünde canlandı. Ağaçların düzenli aralıklarından belli belirsiz ışıklar gözlerini yoracak,  başını çamaşır sıkar gibi iki el sıkacak,  beyni yine kısa devre yapıp elektrikler çakacak ve sara nöbeti geçirecekti. Aralıklı ağaçlı yollardan hızla geçerken hep böyle olurdu. Kaç defa dolmuşlarda bayılmıştı. Kimi zaman ayakta, kimi zaman para üstü uzatırken. Elleri terler, alnı üşür, gözleri karıncalanır, dili tutulur, çenesi kilitlenirdi. Uzun dişleri birbirine geçer, ağzı köpürür, elleri ayakları kasılırdı. Gökyüzüne bakıp içindeki kardelenlerle hamd etti. Mustafa’nın daraldığı anlarda tek sırdaşının bu yol olacağını kar tanecikleri fısıldadı. 
Yazmalarını iki yana bırakan genç kızlarla çatkılı atkılarını burunlarında birleştiren yaşlı kadınlar, ağaçlı yolun kestiği caddede görünmeye başladı. Şalvardan dar, pijamadan geniş donları ile kadınların hızlı hızlı yürümeleri Mustafa’nın dikkatini çekti. Ağızlarını kapatıp gülüşen kızlar da gözden kaçacak gibi değildi hani. Yeni yetmeler yazmalarını ikide bir düzeltiyor, evde tarakla kabarttıkları kâküllerini alınlarına döküyorlardı. Mustafa bu hareketlilikten hoşlanmış, geniş omuzlarını arkaya atıp daha da alımlı yürümeye başlamıştı. 
Bu kış kıyamette hangi ateş insanı ısıtırdı? Ah delikanlılık, kan sıcak, yürek mangal! Cemre cemre içine düşen sevda… Kor kor içine düştüğü sevda… Her bakışa vurulacak, her söze aldanacak işte yavaş yavaş birine hazırlanacaktı. Ergenlik tam da buydu. Sevmeyi sevme ve evliliğe hazırlıktı. Anne-babaya kükreyenlerin yavuklu karşısında miyavlamasıydı. 
Az evvel tülbendini düşürür gibi yapan fidan boylu güzel yanına gelse nasıl kibar, nasıl tatlı davranırdı Mustafa! Ezasını, cefasını ömür boyu çekerdi. Ondan hiç iyilik beklemezdi. “Yanımda dursa yeter!”diye düşündü Mustafa. Aynı Mustafa annesine- ki onu taşımış, doğurmuş, emzirmiş, aklamış paklamış, yedirmiş, içirmiş ve daha nicelerini yapmış- tebessümü, tatlı dili niye fazla görüyordu? Bu kıyaslama evlenince ayyuka çıkacaktı. “Elin kızının dibinden ayrılmıyor, anasını kırk yılda bir arıyor!” Hayvanlar âleminde olsa kısa bir izahı olacaktı: nesli devam ettirmek. 
Cadde ortasında fingirdemelerden rahatsız olan atkılı teyzeler, atkılarının bir ucuyla sağ gözlerini kapatarak tövbeler çekmeye başladılar. Dolmuş saatini bilirdi bu haspamlar. Ağaçlı yolun sonunda vakit gelince gezinirlerdi. Elinde bavulla gelen eli yüzü düzgün, zararsız tiplere göz süzerlerdi. Yolun sonunda ahu gözlü güzellerle karşılaşan delikanlılar, çapraz ateşe tutulmuş gibi olurlardı. Kurşuna gerek yok, gözler vururdu biçareleri. Hafızlığa gelen talebeye şeytanın ilk oyunudur; perde açılmıştır, sahnede Mustafa. 
Güvez tülbendini nasıl da düşüre yazdı? Allı güllü şalvar nasıl titredi? Onlarca sabiye aynı numarayı yaptığını bilmeden Mustafa, “Eli de pek tetikmiş!” diye kendi duyacağı seste söyledi. Şeytan, Mustafa’ya dişi olarak görünecekti. Mustafa o melunun oyunların alt ederse daha dişli oyunlar hazırlayacaktı. Yok, daha ilk tuzağa düşerse Mustafa’ya hep aynı suretle yaklaşacaktı. 
Mustafa’nın bavulu hafiflemiş ya da kendisi daha da güçlenmişti. İlaç poşetini çaktırmadan bir kenarı atmayı düşündü evvela. Bu cingöz kızlar kesin fark ederdi. “Saklasam daha iyi olur!” diye karar verdi. Onu da beceremedi. Kızların dikkatini başka yöne çekmek için eliyle saçlarını düzeltti. Biraz daha göğsünü kabarttı. Tek sorun Küçük Hasan’dı. Bu gardiyan gibi adamın yanında minicik kalmıştı Mustafa; işte buna çok bozulmuştu. “Bıyıklarım da belli oluyor mu acaba?” diye düşünürken gayri ihtiyari eli dudaklarına gitti. Başparmağı ve işaret parmağıyla bıyıklarını taradı. Ellerinin terini İngiliz pantolonuna sildi. Bir nöbetten önce bir de kaba şeker ve kabuklu fıstıkla iftarı beklerken sırılsıklam olurdu elleri. Peki, bu neyin nesiydi? Her kaçamak bakış Mustafa’ya bir nöbet gibi gelip iftar sevinciyle mi gidecekti? 
Küçük Hasan, başıyla beraber koca vücudunu Mustafa’ya döndürdü: 
“İşte, kursun burası! Eşyalarını bırakıp eve yemeğe gidelim. Olur mu?” 
Küçük Hasan’ın bu teklifi kulağa hoş gelse de Mustafa birden kabul etmek istemiyordu. Ne diyeceğini de bilemiyordu. Başını salladı o kadar. 
Orta Camii’nin yanı başında muhtemelen cami lojmanından bozma tek katlı bahçe içinde bir evi gösteriyordu Küçük Hasan. Ekleme saplama duvarları, tenekeden çatısı, boz bahçesi, naylonlu pencereleri ve sarkıtlarıyla cezp etmiyordu Mustafa’yı. Küçük Hasan, sırtını eğmiş, sağ eliyle kapıyı göstererek öyle bir zarif buyur etti ki Mustafa bunca gudubet arasında bu tavır pek hoş geldi. Hemen içeri girdi. Boylu boyunca uzanan antre, Mustafa’yı ayrı bir yere girmiş gibi hissettirdi. Dışarıdan bu kadar uzun olduğunu tahmin edememişti. İlerledikçe kapalı kapılardan arı vızıltısına benzer sesler geliyordu. Kapı altlarından vuran soğuk ışıkları ortadaki soba ısıtıyor, yine geldikleri yere gönderiyordu. Antrenin sonunda kapısı açık bir odaya girdi Mustafa. Bu odanın kendisine ait olduğunu tahmin etmişti. Gri havayı daha da karartan tüller, boyası dökülmüş bir ranza,  alaca belece bir yaygı ve deseni düzleşmiş bir rahle… Birkaç eşya daha vardı ama Mustafa ilgilenmemişti. Gözleri ne yapılsa da ağarmayacak hissi veren tüllerdeydi. Annesinin sakız gibi tülleri uçuştu nemli gözlerinde. Çivit ve meşe kömürüyle yıkanan bembeyaz tüller… 
          Yüksek tavana bakarken tutulan ensesine elini götürdü. Anacığının tülleri, perdeleri takışı, çıkarışı canlandı gözünde. Babasıyla atışmaları… Babası “Bir gün merdiven tepesinden tepe taklak gideceksin. Yıkamaktan eskittin tülleri!” der kızardı. Annesi de “İs içine işlemiş, kömür gibi olmuş bu tüller. Hem takan-çıkaran, yıkayan-ütüleyen benim. Sen kendi işine bak!”” diye karşılığını verirdi. Gözlerini kırpmadan dudaklarında tatlı bir tebessümle kala kaldı. Omzunu dokunan el, Mustafa’ya odadan çıkmasını söylüyordu. Dudağında yarım kalan tebessümle dış kapıya kadar gitti Mustafa. Hangi odadan geldiğini bilemediği garip sesler duydu. Önce bir patlama, taklama sonra ah, uh sesleri… “Hoca, talebeleri dövüyor...” diye düşündü, umursamadı ilkin. Kendisinin de burada okuyacağı aklına gelince, birden aidiyet kurunca kanı dondu resmen. “Hocaysa hoca, ben anama babama kafa tutmuş adamım. Hocadan mı korkacağım?” diye kendine teselli verdi. Hâlbuki bu seslerin tas geçirme oyununa ait olduğunu, ileride kendisinin de oyunda elinin tetik olduğunu öğrendiğinde bu hatırasını gülerek anlatacaktı… 
​Küçük Hasan, yeni talebelere kursla ilgili bir şey sormazdı. Bilirdi ki çocuk iyi dese yalan söylemiş olacak, kötü dese yerine alışamayacak. “En iyisi sormamak…” diye düşünürdü. Mustafa, Küçük Hasan’ın beklemediği o anda  “Güzelmiş, beğendim!” dedi. Küçük Hasan şaşırdı; ne diyeceğini bilemedi, o da başını sallamakla yetindi. Küçük Hasan şaşkınlığını atamadan zaten kursun iki sokak ötesinde olan eve vardılar. Eve, kerpiç duvarlarla örülü bahçeden girdiler. Mustafa’nın bu tarz dikkatini çekmişti. Evin bahçesi de kapalı oluyor, kimsecikler bahçede olan biteni göremiyordu. Mustafaların da bahçesi duvarlarla çevrili olsaydı iyi olmaz mıydı? Annesi gözleme yaptığında komşuları evlerinden çıkar, bahçenin önünden geçip laf atarlardı. Annesi niyetlerini anlardı tabii, iki sana, üç buna derken birer gözleme hane halkına ya düşerdi ya düşmezdi. Annesi de güzel yapardı hani. Sacı yaktı mı, gözlemeleri ince ince açtı mı, bir de arasına çökelek koydu mu tadından yenmezdi. Sacın başında bekleşirlerdi kardeşler. Pişer pişmez yemek ister, anneleri oklavayla onları kovalardı. Mustafa’ya çok uzun zaman önce olmuş gibi geldi bütün bunlar. Tebdili mekânda zaman sünüyor muydu? 
​Bahçenin bir kıyıcığında fırınlık evi vardı. Bahçeden geçerken göz ucuyla ateş başındaki kadına bakmıştı Mustafa. Annesini görür gibi oldu. Anne demeye bile kalkıştı, Allah’tan çabuk toparladı, “Aaa, ekmek mi atıyon teyze?” diye soruverdi. Saman alevinden yüzü kıpkırmızı kesilen kadın, mütebessim bir ifadeyle başını salladı, buyur etti. Mustafa’nın aklı teknedeki hamurda kalmıştı. Kaç ekmeklikti? Harlı harlı yanan ateş, çuval çuval saman, sıcacık fırınlık evi ve maya kokusu Mustafa’yı Sazova’daki evine, annesinin kucağına götürmüştü. Annesi de hamur kokardı. Teknede hamur kararken ve tekneyi kazırken annesini hayal etti. Ne mübarek elleri vardı annesinin! Ah şimdi o eller gelse, koklasa, ayaklarına kapansa, gözlerinde affı görse, merhameti bulsa… Babasına duyduğu öfke özlemesine maniydi Mustafa’nın. Ama zamanla gurbette babalar daha çok özlenirmiş anlayacaktı. Belki Mustafa da kızgınlığını sıyırsa ruhundan, babasına hasreti ortaya çıkacaktı. Cesaret edemedi. Öfkelenmek, özlemek kadar yıpratmazdı insanı. Bunu iyi bilirdi. 
Küçük Hasan önde, Mustafa arkada evin merdivenlerini çıktılar. Kapıda iki kız karşıladı. Mustafa’dan küçük duruyorlardı. Çapar, güleç ve minyon kızlar, Mustafa’yı balkona buyur ettiler. Biri “Kardeş hoş geldin!”, diğeri “Kardeş nasılsın?” dedi.  Mustafa da mecburen söze “Abla” diye başladı. Kızları bir gülüşme aldı. Mustafa “Herhalde benden küçükler.” diye düşündü. Annesinin “Bodur tavuk hep piliç” lafı aklına geldi. Mustafa da güldü. Annesinin bir gecede yaşlandığını hissetti. Tebessümü yüzünde asılı kaldı. 
​Nereden geldiğini anlayamadığı dört-beş yaşlarındaki kız çocuğu “Ağabey ne zaman gideceksin?” diye sormasa Mustafa annesini her gözyaşıyla daha da yaşlandıracaktı hayalinde. Mustafa kendini toparladı, köyden babaannesiyle dedesi geldiğinde aynı soruyu sorardı. Onlar da her defasında “Yeni geldik yavrum, bir yerleşelim hele.” derlerdi. Mustafa bunu gitsinler diye değil bilakis gitmesinler diye sorardı. Mustafa’nın ısrarlarına dayanamayıp babaannesi “Yarın gideceğiz.” derdi. Mustafa feryat figan yerde debelenirdi. “Yarın olmaz, devrisi gün gidin!” diye pazarlığa başlardı.  Küçük kızın gözlerinde de aynı ısrarı görüyordu şimdi. Mustafa ne derse desin mutlaka küçük kız sonraki için direnecekti. “İki yıl kalacağım burada.” dedi bir çırpıda Mustafa ama sonra kendine de pek kısa geldi. Yatacağız-kalkacağız diye anlatmaya kalksa yedi yüz otuz gün eder, hafta olarak söylese yüz dört hafta, en iyisi mevsimler:  
“Kar yağacak, eriyecek, ağaçlar yeşillenecek, çiçeklenecek, meyvelenecek, sararacak, yaprakları dökülecek, rüzgârlar esecek, ağaçlar üşüyecek bir yıl geçecek. Sen kaç yaşındasın?” 
“Beş yaşındayım.” 
“Ha, tamam. İki yıl sonra sen de okullu olacaksın.” 
Mustafa’ya da evin küçük kızına da bu süre haddinden fazla uzun gelmişti. Mustafa bir yılda Kuran’ı hatmedip gidebilirdi niye iki yıl diyordu ki? Hafızlık onun da hoşuna gitmişti. Babasıyla denk geldikçe Reşadiye Camii’ndeki hafızlık törenlerine giderlerdi. Babası hıçkırıklarla ağlardı. Nefesini tutarak seyrederdi. Mustafa, Kuran bülbülleri içinde kendini hayal etti. Reşadiye’yi inletiyordu. Onca kalabalığın içinde babasını görüyor, sesini daha da yükseltiyor, coşkuyla tilavet ediyordu. Mustafa boğazının kuruduğunu fark etti. Güzelliği zararsız olan kıza dönüp: 
“Abla, bir soğuk su getirecen mi?” 
Küçük kız merakla sordu:  
“Abla ne demek?” 
Ablaları yine bir gülüşme aldı. Elinde bir bardak soğuk su olan: 
“Aba demek gülüm. Sen bize aba diyon ya, o da kardeşimiz o da aba diyo.” 
Mustafa, ilk abla dediğindeki gülüşmelerin sebebini öğrenmiş oldu. Bakalım daha neler öğrenecekti? Ne laflarına gülünecekti? 
Anne, fırınlık evinden çıkıp kızlara “Hafız’a sofra kurmadınız mı?” diye bağrındı. Ablaları bir telaş aldı. Mustafa kasıldı. İki yıl yaş gibi aktı gözünden, mahallelinin, konu-komşunun kendisini “Hafız” diye çağırdığını, Ramazan’da Sazova Camii’nde mukabele okuduğunu, yeni yetme kızların ön safta yerini almak için koşuşturduğunu tahayyül etti. Bu tatlı hülyayı sofraya küçük kızın dizdiği kaşık sesleri böldü. Küçük Hasan ellerini yıkamaya kalktı, Mustafa da peşinden kalktı. Geldiklerinde evin hanımı üzerinde dumanı tüten ekmeği kırıyor, ikide bir yanan parmaklarını üflüyordu. Ablalar ocaktan yeni inen yemekleri koyuyor, Küçük Hasan sıcak ekmeği tuza banıyordu. Sofrada herkesin tam olduğunu görünce Küçük Hasan açıktan besmele çekti,  küçük kız da dâhil geri kalanlar içinden söyledi. Ekmekler, çörekler Mustafa’nın önüne yığılmış, tabakların biri bitmeden biri geliyordu. 
Mustafa ev ahalisinin sargın tavırlarından misafire alışık olduğunu anladı. Demek ki evin hanımı misafiri severdi. Adı neydi ki, Mustafa çok merak etti. Küçük Hasan “Hanım” diyor, adıyla hitap etmiyordu. Kızlar da “Ana” diyince Mustafa öğrenememişti haliyle adını. Kadının nasırlı elleri Fatma Anamızı hatırlatmıştı Mustafa’ya. “Her ana gibi Fatma’dır.” dedi. Adını sormaya gerek duymadı, o günden sonra da hep “Fatma Ana” diye hitap etti. Fatma ana misafirperverdi. Mustafa nereden mi anlamıştı? Küçük Hasan çat kapı bir çocuk getiriyor, Fatma Ana kimsin nesin demeden sofra kuruyor, işini gücünü bırakıp ilgileniyor, onu rahat ettirmeye çalışıyor ve bütün bunları yaparken yüzünde ne yapmacıklık ne memnuniyetsizlik… Allah rızası için yaptığı aşikârdı. Eli nur, yüzü nur, gözleri şırıl şırıl havz-ı Kevser… 
Ah, annesi de misafire pervane olurdu! Puf puf börekler, kalem gibi sarmalar, ağızda dağılan kurabiyeler, yumuşacık kekler hazırlar, misafir takımlarını çıkarır, çaydanlıkları parlatırdı. Babası aybaşında kıyma alır, annesi onu top top yapar, buzluğa koyardı. Misafir geleceği zaman avuç içi kadar kıymayı çıkarır, patates rendeler, soğan doğrar, maydanoz ve biraz pirinçle nefis bir iç hazırlayıp muska böreği yapardı. Mustafa görmese inanmazdı. Oncağız kıymadan koca bir tepsi börek çıkardı. Ne de leziz olurdu! Okuldan geldiğinde kıymalı börek kokusu olunca hemen Mustafa sorardı “Misafir mi geliyor anne?” diye. Annesi önce kaşlarını çatar sonra dudaklarını büker, göğsünü kaldıran şükürle kulakları şenlendirirdi. Zil çalar, evde bir telaş başlardı. “Çayın altını aç!”, “örtüyü düzelt!”, “terlikleri çıkar!”, “kapıya bak!” diye annesi talimatlar verir, canı rahat etmez, yapılanları kontrol ederdi. İlk başta çocukların hatırını sorar, derslerinden söz açar, arkadaşlarını öğrenir ondan sonra anne babalarına dönerdi. Bu öncelik, çocukların gururunu okşardı. O çok istedikleri konuma geldiklerini hissederlerdi. Büyüklerin yanında olmak, büyükler gibi konuşmak onları bambaşka bir âleme sevk ederdi. Daha bir oturaklı olur, yaramazlık yapmazlardı. Serviste de annesi önceliği çocuklara verirdi. Evvela onların tabaklarını hazırlar, çay, süt, meyve suyu hangisini istediklerini sorar, tabaklarını özene bezene hazırlar, süsler, çocukların sehpalarının üstüne koyardı. Çocuklar küçük odada sofra bezinin üstünde, tepsiden arta kalanları plastik kaplarda yemeyi beklerken bu koca adam muamelesi onları daha da bir havaya sokardı. Akıtmadan batırmadan tabaklarını siler süpürür, ılık çaylarını itinayla içerlerdi. Anne babalarının endişelerini boşa çıkarırlardı. Mustafa’nın annesi de haklılığı kanıtlamanın gururunu yaşardı.


PAYLAŞ