Girişimcilik Kültürü ve Eğitim-Kalkınma İlişkisi
Yazar: Bilal KEMİKLİ   |    Yayın Tarihi: 27 Ağustos 2017   |    433 Kişi tarafından görüntülendi.

Çocukluk arkadaşım, köyde, aynı sokakta büyüdüğümüz ve köyden şehre ortaokula giderken o uzun ve ıssız yolları karda kışta birlikte aştığımız bir iş adamımızla sohbet ediyoruz. Ona, “Neden memlekette yatırım yapmıyorsun? Hem teşvikler de var… Daha ucuza mal olmaz mı imalat?” diye sordum.

Ben ticaretten ve üretimden anlamam. Ama kalkınmanın yerinde olması gerektiğini düşünürüm. Şehirler kendilerine yetecek üretime ve ekonomik hareketliliğe sahip olur ise, göçlerin azalacağına, toplumsal huzurun artacağına inanırım. Bu sâiklerle sorumu sordum; “Maliyeti yüksek olur.” diye cevap verdi arkadaşım. “Nasıl yani? Ulaşım ve dağıtım sorunu sebebiyle mi?” diye tepki verdiğimde, gülerek, “Evet hocam, onlar da var… Ama en çok da işçi masrafları maliyeti yükseltir, verim alamazsınız.” dedi.

“Nasıl olur? Teşvikin içinde sigorta primlerine destek de var, emeği ucuza satın almanız gerekir” şeklindeki tarizlerime, “Size öyle görünüyor; haklısınız devlet gelişmekte olan bölgeleri bu anlamda teşvik ediyor. Ama çalışma ve üretim bir kültür işidir. Memleketimizde işe aldığımız bir kişi, İstanbul’dakinin katkısını ortaya koyamıyor. İstanbul’da bir işçiden günlük yüz üretim elde ederken, taşrada en fazla otuz üretim alırsınız. Çalışmaz, kurallara uymaz, duygusal tepkiler verir… Bu da istediğiniz çapta üretim yapmanıza mani olur, maliyeti artırır.” şeklinde cevap verdi.

Haklıydı, çalışmak ve üretmek bir kültür işidir. İşçi-işveren ilişkisi duygusal olmaktan ziyade hukuki temel dayanmalı. Oysa memlekette işveren falancanın oğludur, onun cemâziyel evvelini, dünkü hâlini de bilir çalışan; saygıyla değil de o bilme hâliyle meseleye yaklaşır… Bu duygusal hâl, üretime yansır ve bu da maliyeti artırır.

Arkadaşımızla musahabemiz, üretim psikolojisi üzerinde devam etti. O kısa zamanda çok şeyler konuştuk; halleştik dertleştik. Ona, “İstanbul'daki adam da nihayetinde bu toprağın insanı, memleketten kalkıp gelmiştir; onun da iş ve üretim kültürü zayıf olmalı değil mi?” diye sordum. “Evet”, dedi, “Köken aynı. Lakin göç, onun şehre tutunması için daha iyi üretim yapması ve verimli çalışmasını teşvik ediyor. Sivas’ta doğru düzgün çalışmayan bir işçiyi alın İstanbul'a getirin, üretimi artar… Çünkü kültür ortam işidir. O ortamını buluyor ve üretiyor. Ama tabi, bir de hayata tutunma çabası var. O çaba onu motive ediyor.”

Çalışma disiplini kazanmış ülkelerde az mesai içinde çok ürün almaktan da söz ettik. Netice itibariyle, “İstanbul’da bir işçiye verdiğinizin ücretin yarısını Sivas'takine ödersiniz; bu maliyet açısından kazanç gibidir. Ama iş kültürü açısından, diğer bir ifadeyle üretime katkısı bakımından mukayese edince, İstanbul'daki maliyetimiz daha azdır. O bakımdan memlekette yatırım yapmak yerine dışarıya açılmak durumunda kalıyoruz.” şeklinde değerlendirmeler yaptı.

Ben arkadaşımı dinlerken, iş ve üretim kültürü, iş ahlakı, iş hukuku, üretim ve tasarım gibi konuların meslek liselerinde, çıraklık eğitim merkezlerinde, meslek edinme kurslarında ve hatta genel liselerde bir şekilde müfredata konulması gerektiğine kani oldum. Üretim de tüketim de bir ahlak ve kültür işidir. Zira toplumsal kalkınma, nitelikli insanların yetişmesiyle sağlanacaktır. Evet, çalışmak ve üretmek bir kültür işidir… O kültürü kazandıracak olan da eğitimdir. Demek ki, kalkınmanın temelinde daima eğitim var.

 26 Ağustos ve Anadolu'daki Varlık Ruhumuz

Alparslan, Anadolu'ya Çağrı Beyin Türkmenlerin bilgesi Mene Baba (=Ebû Saîd Ebu'l-Hayr)'dan tevârüs ettiği "çağrı"yı getirdi. Anadolu kapılarını açan (=fetih) ve bu toprakları bize vatan kılan (=devlet) bu "çağrı", Âşık Paşa'nın ifadesiyle, "alp-eren"lik ruhudur. Bu ruh, mertlik ve yiğitliğin yanında fıkh-ı zâhir (=hukuk, bilhassa Hanefî fıkhı) ve fıkh-ı bâtını (=irfan, hikmet, bilhassa Ebû Saîd ve Pîr-i Türkistan'ın temsil ettiği tasavvuf) cem eden ilim ve sanat anlayışında saklıdır.

Anadolu'da varlığımızı bu ruh ile sağlamışız. Bu tevarüs edilen "çağrı"yı, bu çağrıyı temsil eden ruhu besleyen gıda, daima ahlak, ilim ve sanat olmuştur. Alp-erenlerin mümtaz temsilcisi büyük Fâtih Alparslan'ı, tâcı ve tahtı kardeşi Tuğrul'a terk etmeyi bilen koca Beylerbeyi Çağri Beyi, Selçuklu'yu Asya steplerinden Afrika ve Avrupa'ya taşıyan Bağdat'ın hâmisi büyük hükümdar Rükneddin Tuğrul Beyi, onlara bu ruhu aşılayan Ebû Saîd Ebu'l-Hayr ve Pîr-i Türkistan'ı rahmetle ve minnetle anıyorum...

 



PAYLAŞ