Süleymaniye'de Bayram Sabahı Yahut Bir Şiirin Genişleyen Ufku
Yazar: Mustafa ÖZÇELİK   |    Yayın Tarihi: 29 Ağustos 2017   |    239 Kişi tarafından görüntülendi.

Bir kitap, bazen bir hayattır. Tek başına; yazarının bütün duygu ve düşünce dünyasının en mahrem taraflarını bile vermek açısından yeterli olur. Biz sadece onu okuyarak o yazarla ilgili bütün bilgilerin şifrelerine ulaşabiliriz. Geriye okur olarak; bize o şifreleri çözmek kalır. Bunu başardığımızda da eserin dünyasına girmiş, onunla bütünleşmiş oluruz. 

 
Yahya Kemal böylesi bir şair…Onun nesirleri muhakkak ki duygu ve düşünce dünyasının önemli aynasıdır. Onları okuyarak karşımızda bir fikir adamı görürüz. Böylece şiirlerin arka planındaki dünya görüşünü, fikri zenginliği daha iyi kavrarız. Ama onlar olmasaydı ve o, sadece “Kendi Gök Kubbemiz” kitabını yazsaydı onu tanımak açısından bu yeterli olurdu. Böylesine kuşatıcı, eserin bütün dünyasını veren bir terkibi kitabına ad olarak seçmesi yine onun şiirlerinde gösterdiği titizliği, kitap isimlerinde de gösterdiğinin bir kanıtı olsa gerektir.

 
Kendi Gök Kubbemiz”de ilk şiirin Süleymaniye’de Bayram Sabahı olması da bence bir tesadüf değildir. Çünkü bu şiir “Kendi Gök Kubbemiz” olarak ifadelendirilen bu kitabın bütün bir dünyasını vermektedir. Yani bir bakıma muhteşem bir saraya açılan muhteşem bir kapıdır bu şiir…Onu açar açmaz, henüz tarafını gezmesek bile o saray hakkında bir izlenim yahut malumat edinmemiz mümkün hale gelmektedir.

 
Önce şunu belirtmek lazımdır: Neden Süleymaniye?...Sözü burada önce Mimar Sinan’a getirmek uygun olacaktır. Belki de şiirin sırrını buradan kurcalamaya başlamalıyız. Süleymaniye, Sinan’ın tam yedi yılda tamamladığı bir eser. Kendi ifadesiyle “kalfalık devri” eseri…Fakat, mimari açıdan bakıldığında her yönüyle büyük bir ustalığın, somut bir anıtı olarak durmaktadır karşımızda. Dört diyardan dört büyük mermer sütun getirtilerek azametli bir kubbe yapılmış Süleymani’ye... Kanuni gibi “muhteşem” sıfatlı bir padişahın devrinde yapılan bu eser, onun İstanbul’un fethinde sonraki dördüncü ve Osmanlı’nın başından beri onuncu padişah olduğun simgeleyen 4 minaresi ve 10 şerefesiyle muhteşem bir eser..Yani her ayrıntı inceden inceye “rumuz” diliyle yer almış yapıda. Böyle olunca da ona rahatlıkla “taşın, mermerin şiiri” diyebiliyoruz.

 
Camilerin, Yahya Kemal’in çok önem verdiği yapılar olduğunu bilmekteyiz. Çünkü İslâm inanışın bütün yansımaları mimarisi, hattı, tezhibi, musıkisi camilerde ifadesini bulur. Yine bütün bir hayat ve insan oradadır. Çünkü “külliye” olarak inşa edilir camiler..Merkez, camidir ama onun etrafında medreseler, imaretler, vakıflar…yer alır. Milletin bütün fertleri camide bütün sıfatlarından arınarak sadece “kul” olmanın ortak paydasında birleşirler. Bu demektir ki milleti arayan onu camilerde bulabilecektir. İşte Yaya Kemal’in fikir dünyasındaki en önemli kavramın “vatan” ve “millet” olduğu düşünülecek olunursa cami kavramının onun için ne manaya geldiği kolaylıkla anlaşılacaktır.

 
Süleymaniye” İstanbul’un merkezinde bir cami olarak işte bu iki temel kavramın ifadesi olsa gerektir.

 
“Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden  iyi

Seçmiş İstanbul ufkunda bu kudsî tepeyi”

 
beyti şairin neden bir başka camiyi değil de Süleymaniye’yi seçtiğini gösterir. Burayı merkez olarak sonsuzluğa uzanılacak ve bütün vatan tahayyül edilecektir. Nitekim şiirin 3. mısraında kitaba ad olarak seçilen “Kendi Gök kubbemiz” kelimelerin geçmesi bizim bu yorumumuzu güçlendirmektedir. Çünkü “Kendi Gök Kubbemiz”, “ kendi vatanımız”dır. Milletimizin maddi ve manevi bütün değerleriyle üstünde yaşadığı kutlu mekandır. İşte bir  bayram sabahında böyle bir camide olmak, gönül gözüyle bakıldığında bütün vatanda olmak demektir. Yahya Kemal, Paris serencamından sonra ev’e yani vatan’a dönen adamdır. Şiiri, bu vuslatın sevincini de yansıtmaktadır. Şair, gurbeti, ayrılığı o denli yoğun hissetmiştir ki  vatanın sadece “diri”leriyle değil “ölü”leriyle de birlikte yaşama hassasiyetindedir. O yüzden kendisine Türkiye’nin nüfusunu soranlara “ölü”leri de katarak cevap verir ve “ Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” der.

 
Meseleye böyle bakınca “tozlu zaman perdesi”nin nasıl aradan kalktığını, “dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi” bir caminin ne şekilde birleştirdiğini anlamakta zorluk çekmeyiz. Dahası bu topluluğu “melekler” de dahildir. Burada zaman ve mekan kavramları iyice genişlemekte, bütün bir tarihimiz gözümüzün önüne gelmektedir. Böylece dikkatimiz birden “eski seferlerimiz”e uzanır. Fethedilen diyarlar aklımıza gelir. Böylece bir sabah vaktinde “Süleymaniye, tarih olur.”

 
“Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, ilâhi yapıya.

Tanrı’nın mabedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.”

 

Tarih denildiğinde ise bu kavram bize milletimizin cihangirliğini, gaza ve cihad özelliğini hatırlatacaktır” Ordu- millet” vasıflandırması bu bakımdan önem kazanır. Fetihlerimizin asıl manası ortayla çıkar. Şair:

 

“Ordu milletlerin en çok döğüşen en sarpı

Adamış sevdiği Allah’ına böyle bir yapı..”

 
Derken savaşlarımızın gayesinin “yıkmak”  değil “yapmak” olduğunu gösterir. Savaşan yani cihadını, gazasını “yapmak” gayesi üzerine bina edenlerin sadece askerler olmaması da önemli bir ayrıntıdır. Nitekim şairin, caminin yapımında gazilerin, serdarların buraya taş taşıdıklarından bahsetmesi bu yüzdendir.

Yahya Kemal’e göre camiler, bize dünyadan ahirete kapı açan mekanlardır. Ahiretimizin mamur olması, dünyamızın mamur olmasına bağlı olacağından bize bu geçiş imkanı verecek yapılar ancak “hür ve engin” vatanda yapılabilir. Bu, bir milletin ancak kendi vatanında böyle yaşayabileceğinin ifadesidir. Buna göre vatan ve millet, ancak “istiklal” şartıyla manalı kavramlara dönüşürler. Cami, sadece Allah’a kulluk edilen yer olduğundan kişinin asınla en “hür” olduğu yerdir. İnsan, hürriyet duygusuyla, yani hiçbir baskı ve zorlama altında kalmadan inanırsa mümin olabilir. Böyle bir ruha sahip olan kişi artık önce camide, ardından burada(vatanda) kazanacağı içsel zenginlikle bütün bir hayatta hürdür ve böylece gökyüzüne uzanır, kıtalar dolaşır. “Ruh ordularıyla” visalini böyle gerçekleştirebilir.

 
Mensubiyet duygusun hissetmek bir insan için çok önemlidir. Bir vatanda, bir milletin ferdi olduğu duygusu ancak onun ve oranın ederlerini benimsemekle olabilecektir. Şairin:

 

“Ulu Mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum

Ben de bir varisin olmakla bugün mağrurum”

demesi, bu kubbe altında yaşanabilecek bir duygudur ancak. Bu söyleyişin ardından gelen “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını” söyleyişi  Yahya Kemal’in milleti nasıl tarif ettiğini de gösteren bir ifadedir.

Bayram namazlarının en önemli ritüeli “tekbirdir.” Yürekten kopan bu nefha, bütün bir cemaatin katıldığı ahenkli bir koroya dönüşerek yerden göğe uzanır. Ses, kubbede yankılanarak yere iner. Vecd anıdır bu…Bu kendinden geçişle yine zaman perdelerini aralayıp ta Malazgirt’e uzanmak mümkün hale gelir. Bilindiği gibi Yahya Kemal, Malazgirt öncesini “kablet-tarih” sayarak, asıl tarihimizi  Malazgirt zaferiyle başlatır. Malazgirt’le bu toprakları vatan yapanlar işte o sabah Süleymaniye’de milletiyle bütünleşen neferlerin cedleridir. Onlar Malazgirt ovasından başlayan kutlu yürüyüşle bu toprakları vatan yapmışlardır.

 Böylece tekrar gaza sayfaları açılır önümüzde:

 ”Gökte top sesleri, bir bir nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor

Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan, İstanbul’dan

Anıyor her biri bir vak’ayı heybetle bu an.”


Coğrafya genişlemekte, bir zamanlar toprağımız olan yerlere aidiyetimizse vurgu yapılarken “çoktan beri kaybettiğimiz o yerler”in derin acısı da çökmektedir yüreğimize…Ama şükür ki yitirmediğimiz bir vatan vardır. Ve o an o, o camide gökte duyulan “top sesleri” aynı zamanda “Bursa’dan Konya’dan” hatta “Kosova’dan, Niğbolu’dan, Varna’dan…” da gelmektedir.”

 
“Gökte top sesleri var derinden derine

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine

Çok yakından mı bu sesler çok uzaklardan mı?

Üsküdar’dan mı? Hisar’dan mı Kavaklar’dan mı?

Bursa’dan, Konya’dan, İzmir’den, uzaktan uzağa

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa…”

 
Yine ufuk genişliyor. Bunu sağlayan ise o vakitte bütün vatanda, camilerde bayram namazının kılınıyor olmasıdır. Bu demektir ki bu birliğin harcı dindir. Kadını, erkeği ve çocuğuyla hepimizi birleştiren bir vatanda bir millet yapan temel değer budur. Şairin bu tesbiti son derece önemlidir. Zira medeniyetlerin temelinde inanışlar yatar. Bunu görmeyen bir zihin ne vatan ne millet ne de istiklal gerçeğini asla anlayamaz. Bu yüzden şairin diliyle söyleyecek olursak ancak  bu “ulu mabede karışabilir vatanın birliğine”.

 Bu sevincin doğurduğu ruh hali ise insanı secdelere kapandıracaktır:

 
“Ulu mabede karıştım vatanın birliğine

Çok şükür Tanrı’ya, gördüm, bu saatlerde yine

Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı”


ifadesi bu vatanda, bu cemaatle hem de ahrete göç edenleriyle birlikte millet olarak yaşabilmenin şükrüdür bu ifadeler…Şükür ki sözün, davranışın bittiği anın halidir. Mabedde duyulan birlik hissini bir adım öteye götürerek Allah’ı bütün varlığında hissetme duygusuyla dolan şair şiirin sonunda elbette şöyle diyecektir. Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı..

Süleymaniye’de Bayram Sabahı işte bu zengin muhtevasıyla Yahya Kemal’in fikir dünyasını bütün boyutlarıyla veren, onun bir “inanç” bir “ülkü” bir “ideal” şairi olduğunu gösteren bir eser olması itibariyle tam bir anıt eserdir. Sinan, nasıl taşlarla o yapıyı dikmişse Yahya Kemal de kelimelerle böyle bir yapıyı kurmuştur. Ne mutlu ona ki kelimelerden bir Süleymaniye inşa etmek ona nasip olmuştur. Bize düşen işte bu “inanç”ı bu “ülkü”yü, bu “ideal”i anlamaktır. Küreselleşen ve milleti millet yapan değerlerin tehdit altında olduğu böylesi bir çağda, öz medeniyetimizin ihyası bu değerlere sarılacak gerçekleşebilecektir. İşte Yahya Kemal bu anlamda öncülerimizden birisidir.



PAYLAŞ