Türkçe'nin Milli Şuurun Şekillenmesindeki Rolü
Yazar: Düşünce Günlüğü   |    Yayın Tarihi: 15 Kasım 2017   |    263 Kişi tarafından görüntülendi.

Milletlerin tarih içinde var olma ve hareket biçimlerinin tanınabilmesi için başvurulacak en temel unsur ana dilleridir. Bu anlamda Türkçemiz, milli kültür ve medeniyetimizin hem kurucu harcı hem de onu koruyan öze sahip olan kök değerlerimizden biridir. Dilimizi yalnızca bugünüyle tanımaya ve anlamaya çalışmak ondaki zenginliği kavrayabilmek açısından yetersiz kalan bir yaklaşımdır. Dilimiz, köklü ve sağlam bir dil geleneğine dayanarak bugüne ulaşmıştır. Gelecek nesillerin milli kimliğimizi tanıma ve medeniyet ufkumuzu kavrama adına ana dilimiz Türkçeyi dil geleneğiyle birlikte tanımalarına yardımcı olmak büyük önem taşımaktadır. Yeniden büyük eserler ortaya koyacak milli düşüncenin geliştirilebilmesi ancak bu tanıma ve kavramanın gerçekleşmesine bağlıdır.

 Bir milletin tarih içinde doğumunu haber veren ana unsur nedir? Bu soruya verilecek cevaplar içerisinde en dikkat çekeni ve en doğru olanı şüphesiz o millete ait dilin doğumunu da içinde taşıyan cevaptır. Dilin tarihi, yeryüzünde insanlığın tarihiyle başlayıp devam eden bir süreci ifade eder. Dillerin çeşitlilik kazanmasıyla birlikte yeni bir dilin doğumu, bir milletin doğumuna; gelişmesi, o milletin varlığının bir medeniyet ufkuna yönelmesine; olgunlaşması ise o dille evrensel kültür ve medeniyete katkı sağlayabilecek eserler ortaya konulmasına işaret eder. Bu noktadan hareketle milli varlığımızın devamlılığını teşkil eden ana unsurlardan biri olarak Türkçenin gelişim seyri üzerinde dikkatle düşünmek, devraldığımız dil mirasının farkına varmamıza imkân sağlayacaktır. Her neslin bir sonrakine eksiltmeden ve zenginleştirerek aktarmak ödevinde olduğu bu miras kim olduğumuza dair sağlam bir düşünce yapısına kavuşmamızın belki de ilk şartıdır. Çünkü milletler de tıpkı fertler gibi kendi öz varlıklarını oluşturan nitelikleri tanıdıkları oranda sağlıklı bir gelişim yolunu takip eder hale gelebilir.

 Milletimizin Varoluşunda Mana İnşa Edici Unsur Olarak Türkçe

 Türkçemizin en büyük şairlerinden ve medeniyet ufkumuzun karakterini en iyi bilen mütefekkirlerimizden Yahya Kemal Beyatlı “Türkçe ağzımda annemin ak sütü gibidir” cümlesini kurmuştur. Anne, ak ve süt kelimelerinin Türkçemizin varlığını tanımlamada seçilebilecek en doğru ve güzel ifadeler olduğunu söylemek yerinde bir tespit olur. Anne, varlığımıza imkân tanıyan özü; aklık, nispet edildiğimiz kaynağın temizliğini ve süt bu varlığı koruyan ilahi besini ifade eder. Türkçemizin milli karakterimizi ortaya çıkarıp olgunlaştırmadaki rolü bu anlamda hayati bir değerdedir.

 Dil ve düşünce arasındaki ilişkiyi irdeleyen dilbilim teorilerinin birleştiği ortak nokta bu iki unsurun gelişiminin birbirinden ayrılmayıp birbirlerinin ufkunu ve zenginliğini belirleyici bir yerde durduklarına dair bilgidir. İnsanlığın evrensel mirasına katkıda bulanabilmiş düşünce ürünlerine baktığımızda bu ürünlerin aynı zamanda yazıldıkları diller içerisinde en yetkin örnekleri de temsil ettiklerini görmemiz dil ve düşünce arasındaki kuvvetli bağın en açık göstergesidir. Buradan şu sonuca ulaşmak mümkündür: Her millet kendi gök kubbesini kendi ana diliyle kurar. Gök kubbemiz, bize varılacak bir menzili, ulaşılması beklenen bir ufku işaret eden düşünce, sanat ve edebiyat ürünlerimizdir. “Kendi gök kubbemiz” altındaki yolculuğumuza bir seyyah merakı ve titizliğiyle bakacak olursak orada göreceğimiz zenginlik, renklilik ve hayatta kalma direnci insanı hayrete düşürecek niteliktedir. Bu seyahatnamenin sayfaları arasında gezinirken konaklayacağımız şehirler, karşılaştığımız isimler, vardığımız menziller hikâyemizi büyük bir hikâye haline getirmiştir. Bu hikâyenin içinde Türk ismi, asırlara damgasını vurarak hayatiyetini devam ettiren, yaşadığı topraklara vatan olma vasfını kazandıran ve temel bir ülkü etrafında hür yaşayışı benimsemiş olan insanları ifade ederken; Türkçe, bu insanların konuştuğu dili, dolayısıyla düşünme ve eyleme biçimlerini de ifade eden felsefi altyapının ana malzemesidir.

 Milletimiz var olduğu tüm devirler ve coğrafyalardan bir renk ve koku alarak Türkçemizi şairin güzel söyleyişiyle Yunus’un ve Galib’in soylu gergefi haline getirmiştir. Bu gergef üzerinde gördüğümüz nakış ve desenler öylesine sağlam ilmeklerle Türk düşüncesini örmüştür ki tarihte büyük ve köklü devletler kurmak bize nasip olmuş ve bu ağacın meyvelerinden yalnızca kendi milletimiz değil tüm insanlık âlemi fayda görmüştür. Yunus Emre şiirlerinden Şeyh Galib Dede divanına kadar korunan maya ile tarih fırını içerisinde milli şuurumuzu besleyecek ekmeği çıkardığımız aşikârdır. 

 Dilimiz bulunduğu coğrafyalardaki kadim diller ve kültürlerle karşılaştığında onlar karşısında erimeyecek kudrette olduğunu kanıtlamış, dahası bu diller ve kültürlerle kendini olgunlaştıracak bir alışveriş içerisine girerek canlı kalmayı başarmıştır. Bu karşılaşmalar, Türkçeyi bir medeniyet dili haline getirmiştir. Öyle ki dilimiz tarihimiz içerisinde başımızdan geçenlerin seyrini en canlı ve somut haliyle takip edebileceğimiz bir hayatiyeti de içinde taşıyan kapsamlı bir düşünce atlası halini almıştır. Türk dilinin son dönemlerdeki en büyük şair ve mütefekkirlerinden Sezai Karakoç bu gerçeği kapsayıcı bir biçimde şu ifadelerle dile geliyor: “Bir toplumun tarihi biraz da şairlerinin musikişinaslarının, hatiplerinin, tarihçilerinin tarihi demektir. Nedim’i çekip çıkarınız Lale Devri güzelliğinden çok şey kaybedecektir. Baki’siz bir Kanuni devri düşünülebilir mi? Ve Nef’i’siz bir IV. Murad devri, Fuzuli’siz Bağdat ve Kerbela, Akif’siz Çanakkale ve İstiklal Savaşı, Mevlana’sız bir Konya ve Yahya Kemal’siz bir İstanbul?” Bu düşünceden hareketle vatan kıldığımız coğrafyalarda geliştirdiğimiz düşüncenin sesi olan dilin medeniyet ürünlerimizi ortaya koyan ve koruyan ana harç olduğunu söylemek elzemdir.

 Peki, bu harcı gelecek nesillere aktarmak noktasında bugün durduğumuz yer neresidir? Özellikle son iki yüzyılda yaşadığımız değişimler karşısında Türkçemizin geldiği noktayı değerlendirmek istesek işe nereden başlamak gerekir? Ana kaynaklar üzerinden ilerleyerek anlatmaya çalışırsak Anadolu’yu kendimize yurt edinmemiz ve i‘lâ-yi kelimetullahı gaye edinmemizle Türkçemize üflenen yeni soluk, erenlerin nefesinden gelen bereketi ve tazeliği de dilimize taşımıştır. Bu yeni soluk üzerine değerli düşünceler ortaya koymuş olan Prof. Dr. Yalçın Koç, onu “Anadolu Mayası” olarak isimlendirmiştir. Bu yeni solukla Türk dili, Yunus’un diliyle söyleyecek olursak her dem yeniden doğarak yeni yüzler ve biçimlerle bizi tarih içinde taşıyan bir hüma kuşuna dönüşmüştür. Anadolu bu sesin varlığıyla nice yıkımın ardından her defasında yeniden inşa edilmiş ve bir gönül yurdu haline gelmiştir. Bu sesin düşünceyi işleyiş ve yorumlayış biçimi üzerine düşünmek kendi medeniyet tasavvurumuzun genişliği ve ufkunu anlamamıza yardımcı olabilecek en büyük anahtardır. Millet ruhu dediğimiz bütünleştirici, kurtarıcı ve arıtıcı gücün kendini gösterdiği ayna şüphesiz dilimizdir. Bu aynaya yansıyan görüntüler kim olduğumuza, hangi değerler etrafında birleşerek sıradan bir topluluk olmanın ötesinde bir vatan parçasında yaşayan şerefli bir milletin fertleri haline geldiğimize dair bilgiyi bize verir. En önemlisi de dilimiz, ne uğruna yaşayıp gerektiği takdirde ne uğruna canımızı ortaya koyabileceğimize dair kalplerimize yerleşmiş anlam ve inancın tohumlarını içinde saklar. 

 Gelenekten Geleceğe Türkçemiz

 Geleneğimizden geleni günlük yaşantımızda yeniden dolaşıma girdirerek bizi koruyan ve birlikte yaşama sevincini tattıran en önemli varlık kuşkusuz yine dil varlığımızdır. Tamamıyla bize özgü ve canlı bir örnekle bunu anlatmak istesek başvurabileceğimiz en güzel kaynaklardan biri Süleyman Çelebi tarafından 1400lü yılların başında o dönemki Türkçemizin tüm imkânları kullanılarak yazılan ve halkımız arasında Mevlid-i Şerif olarak bilinen “Vesiletü’n Necat”isimli eserdir. Bu eser yazıldığı dönem içerisinde halk arasında yayılmaya çalışılan birtakım bozuk inançları önlemekle kalmamış, ana meselesi olan Hz. Peygamber Efendimize duyulan sevgiyi Türk dilinde en güzel biçimiyle yeniden yorumlamıştır. Öyle ki zamanla kendine has bir musikiye de kavuşarak millet ruhunda yer etmiş, yüzyılları aşarak milli kimliğimizi oluşturan en önemli unsurlardan biri olan Hz. Peygamber sevgisini nesillerimizin kalplerine yerleştirmiştir. Öz dilinde ifadesini bulan bu sevgiyi milletimiz baş tacı etmiştir. Anadolu insanı, yeni doğan bebeklerini Mevlid-i Şerif ile karşılamış, göçüp giden büyüklerini onunla uğurlayıp yâd etmiş, başa gelen hayırlı bir işin yahut atlatılan bir sıkıntının ardından da bu eseri toplu halde okuyup dinlemeyi özenle korunan bir gelenek haline getirmiştir. Köy köy, mahalle mahalle okunan bu dil ve musiki şaheserinin değişime dahi uğramadan günümüze kadar ulaşmış varlığı kendi öz sesimizin gücü ve etkisini anlamak adına düşünülmeye ve öğretilmeye değerdir. Türkçe, toplum yaşantımızın yalnızca maddi yönünü düzenleyen bir araç olmaktan ziyade bir mana ve irfan dili haline gelmiş ve Mevlid-i Şerif gibi daha nice örnekle millet ruhunu işlemiş ve korumuştur. Hakiki olan her şeyin yaşam gücünü köklerinden alması gibi Türkçe de dil geleneğiyle birlikte sonraki nesillere aktarıldığı oranda bu yapıcı ve koruyucu gücünü devam ettirecektir.

 Milli kültürümüz ve dilimiz üzerine değerli düşünceler ortaya koymuş olan mütefekkirlerimizden Cemil Meriç’in şu çarpıcı ifadelerini burada anmak gerekiyor: “Kamus bir milletin hafızası, yani kendisi, heyecanıyla hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır.’’ Bu demektir ki dildeki bir bozulma yahut eksilme doğrudan millet yaşantısındaki bir bozulmaya ve eksilmeye işaret etmektedir. Son iki yüzyılda geçirdiğimiz evreler ve içine girdiğimiz mücadeleler doğrudan var olma savaşımızın birer parçasıdır. Bu anlamda kazanılan her zaferin yanı sıra fikir ve düşünce sahasında yaşadığımız buhranların ve kafa karışıklığının yansımalarını da dilimizde görmek mümkündür. Sıklıkla yakınılan hususlardan biri, yeni nesillerimizin daha fakir bir Türkçeyle konuşup anlaştığı dolayısıyla yeni dünya düzeninde etkili olabilecek düşünce ürünlerini ortaya koyabilmemizin git gide zorlaştığı meselesidir. Ana diliyle yazılmış edebi ve felsefi eserlerin tadına varamayan ve konuştuğu dilin geleneğinden kopmuş olan bir neslin, dili yapıcı bir güç olarak kullanabilmesi ne yazık ki imkân dışıdır. Dildeki fakirleşme ve yabancılaşma doğrudan düşüncede fakirleşme ve yabancılaşmaya yol açar. Bu bozulma ise milli kimliğin zedelenmesi ve zayıflaması anlamına gelir. Ekonomik gelişmeler yoluyla maddi anlamda ulaşılan refah seviyesi ilk aşamada yeterli gibi görünse de bahsi geçen bozulma engellenemediği sürece uzun vadede pek çok toplumsal sorunun belirlemesi ve aynı ülkü etrafında birleşme ruhunun kaybolması tehlikeleriyle bizi yüz yüze getirecektir. 

 Hâlihazırda mirasını devraldığımız gelenek bu anlamda bizim için sağlam bir hareket noktası ve yeni nesillerin toprağına can verecek bereket kaynağıdır. Mesele elimizde bulunan bu zenginlikle yeniden sağlıklı bir biçimde bağ kurmamızı sağlayacak damarların açılması meseledir. Bu da her şeyden önce “Maarif Davası” olarak adlandırılan büyük davanın odak noktasıdır. Küçük yaşlardan itibaren eğitim-öğretim düzeninin içine aldığımız çocuklarımıza sunduğumuz bilgiler ve gösterdiğimiz ideallerin bu sürecin sonunda onların bu mirasın farkına varmalarını ne oranda sağlayabildiği sorusuna verilecek yanıtlar sonraki adımlar için hayati bir öneme sahiptir. 

 Sonuç

 Günümüz toplum yapısı içerisinde dili ve kültürü bozucu ve yozlaştırıcı yöndeki etkilerin tamamen ortadan kaldırılması imkânsız gibi görünmektir. Küreselleşen dünya tabiri gitgide kimliklerin, zevklerin ve tercihlerin birbirine benzemesini ifade eder. Bu üretim-tüketim ilişkileri içerisinde dile dayalı olarak ortaya çıkan ürünler dahi bir pazarlama malzemesi haline gelebilmektedir. Derin ve köklü olan yalnızca çok iyi bir eğitimden geçmiş, az sayıdaki insanın ilgisini çekerken büyük çoğunluk ucuz ve sığ olana yönelmektedir. Güzel bir Türkçeyle, geleneği de ihmal etmeden ortaya çıkmış eserlerden zevk alacak nesilleri vücuda getirebilmek için okullarımızda verdiğimiz eğitimin içeriğini yeniden ele alarak kalitesini yükseltmek büyük önem taşımaktadır. Türk dilinin büyük isimleri ve onların verdiği eserler, birkaç ders saatinin yahut sınavın konusu olmaktan çıkarılarak gerçek anlamda çocuklarımıza sevdirilmeli, okutulmalı ve yaşamları içerisinde nefes alır hale getirilmelidir. Kabuktan öze ilerlemeye imkân veren bir yolu çocuklarımıza sunmaya ihtiyacımız vardır. Çocuklarımız, Anadolu coğrafyasını kuru bir biçimde bölge, dağ ve göl isimleriyle değil, coğrafyayı işlemiş olan insanımızın gönül dilinden süzülen türkülerimiz, manilerimiz, halk hikâyelerimiz, ilahilerimiz, semah ve deyişlerimizle tanımalıdır. Her biri Yunus’un güzel Türkçesinden nasibine düşen payı alıp hafızalarında birkaç mısranın aydınlığını taşıyarak okullardan mezun olmalıdır. Tarihimiz ve edebiyatımız ruhundan uzak bilgi yığınlarına dönüşmekten kurtarılmalı, ‘Safahat’ gibi var olma mücadelemize ses olmuş büyük eserler yahut “Vesiletü’n Necat” gibi milli yaşantımızda hala gür biçimde etkileri görülen eserler kütüphane raflarından indirilerek çocuklarımıza buna uygun bir eğitim sürecinden geçmiş öğretmenler tarafından talim ettirilmelidir. Yüzeysel olarak çok bilgiyle karşı karşıya kalıp gerçek manada hiçbir şey öğrenemeden mezun olan bir nesil yerine daha az sayıda ancak nitelik itibariyle milli karakterimizi, dil ve düşünce zenginliğimizi barındıran eserleri aslından okuyup özümsemiş bir neslin yetiştirilmesi için emek verilmelidir. Yunus’tan Şeyh Galib’e kadar uzanıp son yüzyılımızda da güzel örneklerin vücuda gelmesine imkân tanıyan Türk dili geleneğimizin daha nice aşamalar kaydetmesi ve büyük eserlerin yeniden vücuda getirilmesi çocuklarımızın ana kaynaklarımıza yani geleneğimize sistemli bir şekilde yönlendirilmeleriyle mümkün görünmektedir. Böylece konuştuğumuz ve okuyup yazdığımız Türkçe varlığını canlı bir biçimde devam ettirirkenyeni nesiller için dünyayı anlamlandırma ve iyi olanı ortaya koymada güçlü bir dayanak noktası oluşturacaktır.

 

                                                                                                                                         Ayşenur ÇELİK

  

 

Kaynakça

 

BANARLI, Nihad Sami, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul, 2010.

DURALI, Ş. Teoman, Omurgasızlaştırılmış Türklük, Dergah Yayınları, İstanbul, 2013. İNAN, Akif, Şiirler, İz Yayıncılık, İstanbul, 2015. KAPLAN, Mehmet, Kültür ve Dil, Dergah Yayınları, İstanbul, 2006.   KARAKOÇ, Sezai, Günlük Yazılar IV Gün Saati, Diriliş Yayınları, İstanbul, 1999.   KOÇ, Yalçın, Anadolu Mayası, Cedit Neşriyat, İstanbul, 2007.  MERİÇ, Cemil, Bu Ülke, İletişim Yayınları, İstanbul, 2004. TOPÇU, Nurettin, Türkiye’nin Maarif Davası, Dergah Yayınları, İstanbul, 2011.   ÜLKEN, H.Ziya, Türk Tefekkürü Tarihi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2017.  VASSAF, O.Hüseyin, Mevlid Şerhi, H Yayınları, İstanbul, 2013. 



PAYLAŞ