Eyüp Sultan da Bir Şair:Ziya Osman Saba
Yazar: Mustafa ÖZÇELİK   |    Yayın Tarihi: 18 Kasım 2017   |    211 Kişi tarafından görüntülendi.

“Ne kadar istiyorum, akşamleyin, ezanda 
Eski bir evde olmak, orda, Eyüpsultan'da;   
Bir yanda ölmüşlerim, bir yanda kalanlarım.” 

 ZİYA OSMAN SABA 

 

Bir İstanbul şairidir Ziya Osman Saba. İstanbul’da doğdu ve kısa bir dönem Ankara’da kalmanın dışında hayatı tamamen bu şehirde geçti. Askerliğini bile burada yaptı. Burada çalıştı. Vefatı da burada oldu. Üstelik de bugün mezarının yerini tam olarak bilmesek bile Eyüp Sultan mezarlığına defnedildi.  
 
Bu yüzden karşımızda evveli de ahiri de İstanbul olan bir şair var. Durum böyle olunca ona “İstanbullu” demenin yanı sıra bir de “İstanbul şairi” demek, öyle görüp değerlendirmek gerekmektedir. İstanbul şairi demek, bize ilk planda İstanbul’u anlatan şair manasını düşündürebilir. Bu tespit, elbette doğrudur. Şiirlerinde gerek İstanbul adını taşıyan gerekse İstanbul’un hemen her şeyinden bahseden pek çok şiiri bulunmaktadır. Mesela “İstanbul” başlıklı şiiri bu durumun en ilginç örneğidir:  
 

Seni görüyorum yine İstanbul 

Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan 

Minare minare, ev ev 

Yol, meydan 

 

Geliyor Boğaziçi'nden doğru 

Bir iskeleden kalkan vapurun sesi 

Mavi sular üstünde yine 

Bembeyaz Kızkulesi  

 

Bu şiir, İstanbul’un diğer muhitlerini ve oralara dair unsurların anlatımıyla devam eder. Üsküdar’dan Beşiktaş’a kısacası o dönemin bütün İstanbul’una temas edilir. Bu temas esnasında doğal olarak hamalından sokak satıcısına, çocuklardan ihtiyarlara kadar bütün insan yüzleri de karşımıza çıkar.  

 

Ziya Osman, yine aynı şiirinde bir de Eyüp Sultan’dan bahseder:  

 

Benim de sayılmaz mı oralar? 

Elimi tutar gibi iki yanımdan, 

Babamın yattığı Küçüksu 

Anamın toprağı Eyüpsultan. 

 

Bu son yer ismi yani Eyüpsultan Ziya Osman’ın hem şiirinin temalarını hem de şairlik tutumunu anlama açısından çok önemli görülmelidir. Bu temalara bakıldığında onun Eyüp Sultan ilgisinin buranın “Annesinin yattığı yer” olmanın ötesinde daha zengin manalar taşıdığını gösterir. Biz buna “manevî iklim” diyebiliriz. Yani Ziya Osman Saba, merkeze insanı ve hayatı almıştır ama yolu daima ölüme, ahrete ve Allah’a çıkar. Ona bu duyguları da en çok Eyüp Sultan’ın manevî havası hissettirir. Bundan olacak ki yine bir şirinde: 

 

Ne kadar istiyorum, akşamleyin, ezanda,  

Eski bir evde olmak, orda, Eyüpsultan'da;  

Bir yanda ölmüşlerim, bir yanda kalanlarım. 

 

der. O bu şiiri adeta niyaz makamında söylemiş olmalı ki bu niyaz kabul görmüş, vefat ettiğinde Eyüp Sultan kabristanına defnedilmiştir. 

 

Edebiyatımızın bu naif ve zarif şairi şimdi kalanlarla olmasa bile ölmüşlerle bir arada Eyüp Sultan kabristanında ebedî âlemin bir sakini olarak yaşarken bir yandan da bu semtin maneviyatını en iyi hissettiren bir şair olarak şiirleriyle aramızda yaşıyor. Eğer, biz onun şiirleriyle tanışma buluşma imkânı bulabilmişsek onda derinden derine Yunus Emre’den, Fuzûlî’den, kısacası tüm medeniyet şairlerimizden bir ses ve nefes de buluruz. O, her şeyden önce sevginin ve dostluğun sesidir. Ev, aile, arkadaşlar, komşular kısacası insanlar ve insana dair her şey bütün canlılığı ve samimiyetiyle onun şiirinde yer alır. Bu temalara, ölüm, korku, mutluluk, güzel bir hayat özlemi gibi insani temaları da eklediğimizde karşımıza bizim insan yanımıza seslenen bir şair çıkar. Böylece biz onunla bir yandan çocukluk günlerimizin safiyetine dönme arzusu taşırken yolumuzun bir yandan hayata ama bir yandan da ölüme çıktığını hatırlarız. Bu insan olma ve insan kalmanın en temel şartıdır.  

 

O, sadece bunları dile getirmekle yetinen bir şair değildir. Söylediği her özelliği içselleştirmiş, o şekilde bir karaktere sahip ve o şekilde yaşayan bir şairidir. Hangi şiirine baksak karşımızda mümin, mütevekkil, sabırlı, dünya sırlarından ve kirlerinden uzak, münzevi dünyasında şiirleriyle kalbimize dokunan bir şair portresi görürüz. O, bu yüzden yönüyle kimi eleştirmenlerce mutasavvıf şairlerimizin bir devamcısı gibi görülmüş, bir derviş-şair olarak nitelendirilmiştir. Onun bu anlamda bir mürşide mensubiyeti yahut tasavvuf konusunda derin okumaları olmuş mudur bunu bilmiyoruz ama dervişçe bir ömür sürdüğüne tanıklık edebiliriz. Kanaatimce o bu özelliğini münzevi yaşantısından, hırs, ihtiras, kibir gibi insanı insanlığından uzaklaştıran şeylerden uzak kalmasına, devrinin bütün pozitivist baskılarına teslim olmamasına, bohem hayat tazına iltifat etmeyerek hayatı ve insanı Allah merkezli düşünmesine ve anlamasına bağlayabiliriz. Bunda çok erken yaşlarda kaybettiği annesinin ölümü, çocuk yaşta evden ayrılarak yatılı okuması vb. gibi sebepler eklense de şahsen ben bunu iki şeye bağlıyorum. Biri fıtratının temizliğini muhafaza etmeyi başarması diğeri İstanbul’un bir medeniyet şehri olarak taşıdığı manevi dünyasıyla irtibatı, maddi tarafıyla bile bu maneviyat hassasiyeti içinde münasebet kurabilmesidir. 

 

İşte bütün bunlar, onu Mustafa Miyasoğlu’nun da dediği gibi bir “incelikler şairi” yapmıştır.  Bu kalp temizliği, fıtratı muhafaza demek değil midir? Eğer böyle olmasaydı bir sebile dökülen bembeyaz güvercinleri görecek, sonbaharda dökülen yapraklardan keder ve hüzün dersleri çıkaracak, yağmurlu bir günde anne dizinde güvenle uymayı özleyecek, bir badem ağacının altında çiçek açmış her dalı hayretle ve şükürle seyredecek, kolunda nişanlısıyla vapur iskelesinde yürüyen nişanlı çiftlerin mutluğuna dua edecek kadar güzel ve geniş bir yüreğin, her şeyde hikmet arayan basiretli bir gözün sahibi olabilir miydi? Elbette olamazdı. Ama o kibri değil tevazuyu, isyanı değil teslimiyeti, inkârı değil imanı seçerek yeryüzünde kendi ifadesiyle aciz bir kul olarak yaşamanın sırırına ermişti.  

 

Ölüm, hayat ve ahiretle birlikte düşünüldüğünde anlamlıdır. Düşünün ki bir şair “ümitler içindeyiz, çok şükür öleceğiz” diyebilecek bir teslimiyet duygusu içinde ölümü güzellik olarak nitelerken hayatı da “Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum” diyerek en sade şekilde yaşamanın arzusu içinde olmuştur. Onun şiirlerini okuyanlar, onu hayata karşı güçsüz gibi görmüş ve bu yüzden ölümü arzulayan bir kaçış şairi olarak görebilirler. Bu, ancak ilk izlenim olabilir ve ilk izlenimler hep yanıltıcıdır. Derinlikli bir okuma onun ne kadar münzevi bir manada hayatın dışında yaşayan şair gibi görünse de aslında olup biten her şeyin farkında olan biri olduğunu gösterir. “Hayat hayat seviyorum seni” diyen bu şair “Biz, insanlar” şiirinde zamanının insanlar anlamında bir tasvirini yapar.  

 

Allah’ım bizler, dünyayı dolduranlar 

Gülen ağlayan, türlü türlü konuşan 

Birbirini yemek için boğuşan 

Biz, insanlar 

Dudaklarının ucunda yalanları 

Damarlarında kan, etlerinde şehvet 

Kin, garez, hırs, hiddet 

Allah’ım sen yaratmadın insanları 

 

Bu şiirin onu anlamak için hayli önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de neden onda derviş bir taraf görüldüğünü anlamayı da kolaylaştırıyor bu şiir. Modern eleştiri nazariyeleri her şeye dünya ile sınırlayarak baktıkları için gerek mutasavvıf şairlerde gerekse Ziya Osman’daki bu ölüm fikrini anlamakta zorlanıyorlar. Onlar, ölümü bir uyarıcı hakikat, bir hatırlatma olarak sıkça kullanıyorlar. Zira esas olan hayattır. Dünyaya gelen bu geçici âlemde fıtratının temizliğini koruyarak geldiği yere göçmelidir. Bu da kinden, yalandan, hırstan uzak bir hayatı gerekli kılıyor. Ziya Osman işte bize bunu öğreten bir şairdir. 

 

Bu hassasiyeti anlamak için yine şiirlerine başvuralım. O, savaş ve kavgalarla dolu bir dünyada: 

 

Allah’ım! Dünyadan bir karış toprak 

Kavgasız, gürültüsüz, üstünde 

Mesut olunacak. 

 

Zorluklar, sıkıntılar karşısında isyan yoluna giren insana bu, ne müthiş bir çağrıdır.  

 

Şu güzel gün, şu çocuk, yanı başındaki anne 

Sen koymuşsun Allah’ım her şeyi bu düzene 

 

 diyebilmek, bu düzeni görebilmek nasıl bir gönül işidir, düşünmek gerekir. Bu nasıl bir insan sevgisidir ki kunduracıdan bebekler için patik yapmasını, terzilerden onlara elbise dikmesini isteyebilen bir yürek ancak “Yaradılmışı severiz/ Yaradan’dan ötürü” diyen bir şairinin kumaşından olmayı gerektirir. Bu yüzden o, bir kandil günü kar yağarken dervişlerin, şairlerin özellikle de annesinin defnedildikleri Eyüp Sultan kabristanına defnedildi. Bunu, onun bu dünyada kimlerle olmak istediği noktasında bir ödül olarak görebiliriz. Kabrinin yerinin zamanla bilinmez hale gelmesi de ayrı bir hikmet tecellisi olmalı. O da Yunus gibi maddi varlığıyla değil manasıyla yaşamayı niyaz etmiş olmalı ki maddede meçhul bir şair oldu ama manada şiirleriyle yaşamaya devam ediyor.  



PAYLAŞ