Mehmet Âkif Üzerinde Düşünmek
Yazar: Mustafa ÖZÇELİK   |    Yayın Tarihi: 17 Aralık 2017   |    184 Kişi tarafından görüntülendi.

Mehmet Âkif, sadece bir şair; eseri Safahat da sadece bir şiir kitabı değildir. Âkif’i şair olarak, Safahat’ı şiir kitabı olarak diğerlerinden farklı kılan özellikler var. Eğer onlar olmasa idi Âkif de edebiyat kitaplarında ve derslerinde adları geçen, şiirlerinden örnekler okunan bir şair olmaktan öte bir anlam taşımazdı. Ama öyle olmadı. O, diğer şairlerden, eseri diğer şiir kitaplarından daha farklı özellikler taşıdığı için, bunlar onu vefatından bu yana geçen seksen yıla rağmen hâlâ sevilen, sayılan, hatırlanan biri haline getiriyor. Üstelik bu ilgi ve sevgi her geçen gün daha da artıyor.

 

Âkif’i ve eserini önemli ve farklı kılan özellikler denilince bakış açısına, beklentilere göre elbette farklı şeyler söylenecektir. Mesela İstiklâl marşının ve Çanakkale Şehitleri şiirinin şairi olması onu daha geniş bir kitle nezdinde önemli kılan başlıca özellik olarak söylenebilir. Doğrudur, sadece bu iki şiiri yazmış olsaydı bile onu ve eserini önemli ve değerli görmemiz için yeterli olabilirdi. Ama mesele sadece bunlar da değil. Bunların ötesinde bir şeyler var.

 

Burada sanat anlayışı da bir sebep olarak zikredilebilir. Memleketin en zor yıllarında sanatını milletine adamak, onların dertlerini dile getirmek her şairin göze alabileceği bir durum değil. Eğer olsaydı Çanakkale savaşına katılan Ahmet Haşim’den konuyla ilgili şiir ya da şiirler okuma imkânımız olurdu ama olmadı. Âkif ise cephede olmamasına rağmen olandan daha hassas bir yürekle Çanakkale’yi destanlaştırdı. Bu, elbette minnet duyulacak bir durumu ifade eder. Söz yerindeyse biri şiirini, diğeri milletini düşündü.

 

Bu noktada bir başka önemli özelliğinin fikirleri olduğu da söylenebilir. Elbette önemli bir sebeptir bu. Nasıl olmasın ki o kaotik dönemde kurtuluş adına herkes ithal fikirleri toplumun önüne bir reçete olarak sunarken Âkif, onlar gibi yapmayıp yerli, millî ve islamî bir reçete ile çıktı toplumun karşısına. Bu fikir, Sezai Karakoç’un dediği gibi kitlenin öz düşüncesiydi. Sorun, bu düşünceyle bağ kuramamaktı. Âkif, bunu sağlamaya çalıştı. Bu yüzden geniş kitleler nezdinde değer ve itibar kazandı.

 

Mücadelesi de elbette örnek bir mücadele idi. İkbal ve istikbâl kaygısına düşmeden sadece milleti ve ülkesi için memuriyetinden ayrılıp mücadelenin içine atılmak, bu uğurda şahsî hayatını hiçe saymak ve çok sayıda maddî ve manevî riskler almak her kişinin kârı olamazdı. Ama o, bunu çekinmeden yaptı. Kalemini kılıç gibi kullanarak bir cephe şairi oldu. Millî Mücadelenin manevi öncüsü olarak kabul edildi.

 

Asıl ve en önemli sebep ise bence şahsiyeti idi. Çünkü şahsiyet olmadan diğerleri çok da anlam taşımaz. Taşımadığı da pek çok şair örneğinde görülmüştür zaten. Bu yüzden Âkif’i şairler arasında çok özel kılan şahsiyeti bence onun en çok konuşulması ve anlaşılması gereken tarafı olmalıdır. Hani kendisi “rahmetle anılmak”tan söz eder ya; işte o, bunun kendisine nasip olduğu kullardan biri oldu. Şahsiyetinde problem olanlar ise ne yazarlarsa yazsınlar, böyle bir hitaba asla muhatap olamadılar.

 

O zaman Âkif demek bir kez daha söylemeliyiz ki şahsiyet demektir. Madem öyledir, bu şahsiyeti oluşturan değerler dünyasına bakmak durumundayız. Sözlükler, bu kelimeyi kişilik olarak açıklasa bile bu yeterli değildir. Şahsiyet, Nurettin Topçu’nun tarifiyle söyleyecek olursak “Bir ferdin kendine has görünüş, duyuş, düşünüş ve davranışlarının tamamı, şahsî varlık, kişilik, personalite. Şahsiyet, insanın kendi benliğinin farkında olması ve ona bağlı bütün hareketler üzerinde hürriyete sahip bulunmasıdır.”

 

Bu tanımlamada şahsen benim dikkatimi iki kavram daha çok çeker. Bunlardan ilki o “tamam” kelimesiyle ifadesini bulan “bütünlük” hadisesidir. Bunu bütün yönleriyle Âkif’te görmek mümkündür. Bu durumu inandığı gibi yaşayan, düşünen, hisseden, eser veren bir portre çıkarır karşımıza. Tutarlılık olarak da düşünebiliriz bunu. Ya da samimiyet…Hepsi bizi aynı yere götürecektir.

 

İkincisi ise “hürriyet” kavramıdır. Topçu’nun da dediği gibi ancak kendini tanıyan biri hür olabilir. Bu sebeple bütün hareketlerini hür kararlarla yapar. Şunun veya bunun (insan, fikir, olay vb) tesirinde kalmaz. Hür bir şekilde yaptığı için de mesuliyet hissiyle yapar. Şairin dediği gibi kendi gönlünün derdi asla yâdına gelmez. İşin edebiyatıyla değil hakikatiyle uğraşır.

 

Böyle bir şahsiyet nasıl oluşur? Âkif’in hayatına baktığımızda bunun şifrelerini çözmek aslında zor olmaz. Bu oluşumda yetiştiği aile ortamı, sokağı, mahallesi, eğitimi, arkadaş çevresi, okudukları, ibadet hayatı… karşımıza bu şahsiyet tablosunu oluşturan unsurlar olarak çıkar. Bunların her biri birer yapı taşı hükmünde Âkif’in şahsiyet yapısını inşa ederler. Bütün bunlar aslında sadece “erdem” ya da “ahlâk” kelimesiyle de ifade edilebilir. Bundan olmalı ki Orhan Okay, Âkif’le ilgili kitabına “Bir Karakter Abidesi” adını verir.

 

Bizim de aslında demek istediğimiz tam da budur. Değilse Âkif’ten daha iyi eğitim almış, ondan daha çok kitap okumuş, hatta daha güzel şiirler yazmış, daha büyük işler yapmış insanlardan söz edilebilir. Ama karakter meselesinde bir sorun varsa bütün bunlar bir anda değerini kaybedivermektedir.

 

Âkif’i bu yönüyle anmak, anlamak ve anlatmak kabul ediyorum ki kolay bir iş değildir. Çünkü bu iş ciddî bir çaba ve samimiyet ister. Bunu yapmayı göze alamayanlar, etrafına bir hayranlık duvarı örerek bir koruma zırhına büründürmek gibi bir yolu tercih ediyorlar. Tamam, Âkif, bu yolla sevilip sayılan bir şahsiyet olabilir. Oluyor da. Ne var ki esas olan anlamaktır. Bu yüzden onu tanıma yolu, bu olmamalıdır. Mehmet Âkif, yaşadığı dönemle birlikte detaylı biyografisi, iyice tahlil edilmiş fikirleri, sanat anlayışı ve özellikle de karakteri ile enine boyuna ele alınmalıdır ki biz sahih bir Âkif portresiyle karşılaşalım.



PAYLAŞ