Mehmet Akif’in Şahsiyeti
Yazar: Sırrı ER   |    Yayın Tarihi: 21 Aralık 2017   |    403 Kişi tarafından görüntülendi.

Her milletin yüksek şahsiyet sahibi insanları vardır, onları tanıtmak ve şahsiyetlerini hangi kaynaklardan beslenerek kazandıklarını araştırmak, eğitimcilerin başta gelen görevleridir. Mehmet Âkif Ersoy, Türk edebiyatı ve düşünce tarihinin seçkin şahsiyetlerinden biridir. Onu, şahsiyeti ve eserleriyle doğru tanımak, bugün yaşamakta olduğumuz sıkıntıları aşmada bize yol gösterecektir.

Mehmet Âkif’in hem şahsiyeti, hem sanatı, milletimizin gönülden benimsediği feyizli kaynaklardan beslenmiştir. Bu sebeple onun şiiri, nesiller boyunca okunmuş, sevilmiş, insanımızı ve gençlerimizi terbiye etmiştir.

Mehmet Âkif’in şahsiyeti üzerinde görüşlerini yazan yakın arkadaşları ve tanıdıkları, onda şu özelliklerin bulunduğunu belirtmişlerdir: Mehmet Âkif, “vefalı”, “hür fikirli”, “taassup, cahillik ve ümitsizliğe düşman”, “din konusunda hassas”, “haksızlığa tahammülü olmayan”, “azim sahibi”, “sözünde duran”,  “cömertliği ve tevazuu seven”, ve “geleceğe önem veren” bir şahsiyettir.

Mehmet Âkif Ersoy’un şahsiyetini besleyen birinci kaynak “Kur’an’lı ev”dir. Âkif, İstanbul’un Fatih semtinde bulunan bir evde dünyaya geldi. Bu evde Doğu Türkistan’dan, Buhara’dan İstanbul’a göç etmiş olan bir ailenin soyundan gelen Emine Şerife Hanım ile Batı Türklerinden, Arnavutluk’tan İstanbul’a gelen Mehmet Tahir Efendi’nin kurduğu bir aile yaşıyordu. Bu, içinde beş vakit namaz kılınan ve Kur’an-ı Kerim okunan bir evdi. Çocuk Âkif, ilk dini terbiyesini ve ileride gelişip serpilecek olan şahsiyetinin tohumlarını böyle manevi iklimde yaşayan bir aileden almıştır. Kendisi de altı ayda Kur'an'ı ezberlemiş ve ömrü boyunca ona bağlı kalmıştır.

Akif, Kur'an ahlâkının gereği olarak hayatı boyunca mütevazı yaşadı. Hiçbir zaman kendisini başkalarından üstün görmedi. Gurur ve kibir onun semtine uğramadı. İçi dışı bir olmayanlara kızardı. İki yüzlülere garazı vardı; fakat yaşı ilerledikçe: "İki yüzlüleri artık sever oldum. Çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım." diyordu.

Dostlarına karşı, daima onlardan fazla dost davrandı. Mithat Cemal'in anlattığı şu olay da, Akif'in dostlarına ve verdiği söze ne kadar önem verdiğini gösteren bir örnektir: "Bir cuma Akif'in evinde sekiz çocuk buldum. Teker teker çok sevimli olan çocuklar bir araya gelince ne manzara alırlar malumdur. Evde sekiz kişilik bir kıyamet kopuyordu. Akif'in beş çocuğuna katılan bu üç çocuğun komşudan gelmiş ufak misafirler olduğunu zannettim ve ertesi cuma bu çocuk gürültüsüyle artık karşılaşmam sandım. Fakat her cuma sekiz çocukla aynı kıyamet kopuyordu. Akif de buna katlanıyordu. Bu üç çocuğun gelişi, Akif'in çocuklarına da fazla hürriyet vermişti. Bir cuma, çocuklardan birinin yanağını, hıncımdan çimdikler gibi sıkarak, Akif'e sordum:

-Kim bu yavrular?

Akif cevap vermedi. Odaya girince, bu üç ızdırabını, bu misafir çocuklarını Akif'e takılarak tebrik ettim. Akif'in yüzü değişti:

-Misafir çocukları değil, benim çocuklarım! dedi.

Üç beş haftada üç çocuğu nasıl olurdu? 


-Hasan Efendi öldü de... Dedi; ve çocuklar, kim evvel ölürse hayatta olanın bakacağı çocuklardı, rahmetli Hasan Efendi'nin çocukları. Fakat Akif bu çocuklardan daha güzeldi: Mektepte verdiği sözü hâlâ unutmayan bir çocuk."

Akif, hayatını öylesine güzel, temiz, duru yaşadı ki, geride utanılacak hiçbir şey bırakmadı, dünyada çok az insan bunu başarabilmiştir.

Mehmet Akif karşısına çıkan maddî fırsatlardan istifade etmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Hayatı boyunca hep kiralık evlerde oturdu. Evden eve taşındığı zaman geceleri taşındığını söylerdi, konu komşu eşyasını görmesin diye.

Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay anlatıyor: "Hiç unutmam, Akif bir akşam bizi, Ankara'da evine çay içmeye çağırmıştı. Biz tam ona gitmek üzere iken o, koşa koşa geldi, dedi ki:

-Akşam çayını sizde içeceğiz.

Ben tabiî buna memnun oldum. Fakat sebebini öğrenmek istedim. Sordum. Gülerek dedi ki:  -“Bizim odanın kilimini bir fakire vermişler.” O oda ki, mefrûşatı zâten tek kilimden ibaretti ve o tek kilimi bir fakire veren de kendisiydi.”

Mehmet Akif’i tanıyanlar onun ne kadar cömert olduğunu bilirlerdi. Hayatı boyunca paraya, mala-mülke önem vermemiş, neyi varsa ihtiyaç sahiplerine  dağıtmıştır.

Hasan Basri Çantay anlatıyor: “Müthiş bir kış günündeyiz. Akif’i kır bir ceketle görüyoruz. Üşüyor fakat belli etmemeye çalışıyor. Araştırdım. Paltosunu evinin kapısına gelen çıplak bir fakire giydirmiş.”

Akif sağlam bir karakter sahibi idi. Gelişigüzel olayların arkasından sürüklenmezdi. Doğru  bildiği şeyleri yazan ve yapmaya çalışan bir toplum adamıydı. Her işte üzerine düşen görevi fazlasıyla yerine getirirdi.

Azim sahibiydi. Kafasına koyduğu şeyi gerçekleştirmek için elinden gelen gayreti gösterirdi. Gösterişi hiç sevmezdi. Kutsal saydığı değerlere hakaret edilmesine dayanamazdı. Ümitsizlik ve korku nedir bilmezdi, soğukkanlıydı. Mertliği çok severdi. Hiçbir zaman haksızlığa boyun eğmedi, mertçe bir ömür geçirdi. Verdiği sözü yerine getirir, sözünde durmayanları sevmezdi. Utangaçtı; yüzüne karşı övüldüğü zaman yüzü kızarırdı.

Haksızlığa dayanamazdı. Okumak, yazmak ve düşünmek en sevdiği şeylerdi. Hafızası kuvvetliydi. Birçok besteler ve ilahiler ezberindeydi. Güzel sesle okunan Kur’an’ı dinlemekten zevk alırdı. İbadetlerini aksatmazdı.

Bütün bu özellikleriyle Akif, sadece Safahat şâiri değil, sadece Çanakkale'yi destanlaştıran şâir değil, sadece İstiklâl Marşı şâiri değil, aynı zamanda örnek bir ahlâk ve karaktere sahip, ideal bir insandır. Onun bu örnek ahlâk ve karakterinin, yeni yetişen nesillere anlatılması ve sevdirilmesi hepimiz için önemli bir vazifedir. 



PAYLAŞ