Kar Tanelerine Sakladığım Hüzün
Yazar: Sündüs Arslan AKÇA   |    Yayın Tarihi: 25 Aralık 2017   |    860 Kişi tarafından görüntülendi.

   Ne çok şey hatırlatıyordu aheste aheste inen kar taneleri. Ne çok diyarlarda gezdiriyordu yüreğimi. Bazen  duygusal gönül dalgalanmalarına vesileydi, bazen üşüyen çocuk elleri, bazen bir mezar ve de derin acılar…

 

   Sabah perdeyi açtığımda gördüğüm manzara çehremi aydınlattı. Çok fazla yağmasa da çocuksu bir mutluluğu gözlerime bırakmıştı. Karşı dağları seyrettikçe sessizce mırıldanmaya başladım Musa Eroğlu’dan çokça dinlediğim bu türküyü;

 

   Yine karlar yağdı gönül dağıma

   Kime ne söyleyim kime ne deyim

   Yaz ayında gazel düştü bağıma

   Kime ne söyleyim kime ne deyim…

 

   Çaysız gitmezdi bu manzara. Koltuğumu hafifçe çevirip sabahın erken saatlerinin keyfini çıkarmaya başladım. Olmazsa olmazım Farid benimleydi. Ruhumu kanatan kemanı benimleydi. Ve kar taneleri benimleydi. Mısralar düşüyordu kar tanelerince, ben susuyordum. Kendime sakladığım şiirler yol arıyordu, ben susuyordum. Gökyüzü konuşuyordu yerime, kar dokunuyordu yüreğime, ben susuyordum…

 

   Şehrin gri rengini kapatmıştı epeyce. Caddelerde yer yer araçların bıraktığı izler beyaza düşen lekeler gibiydi. Dağlar daha bir güzelleşmişti. Kar ve tabiat nasıl da kısa sürede iç içe geçmişti. Onca güzelliğin bendeki ismi neden ‘’hüzün’’ oluyordu?

    Alıp götürüyordu beni öyle uzaklarıma kar. Bazen ağrıyan yanıma, bazen çocukluk anılarıma… Ve de yağdığında, kar altında kaybolan görev yaptığım köylere gidiyordum.

 

    Bazen çocukluk anılarıma…İlk leğenlerle, naylon poşetlerle kaydığımız yıllara gidiyorum. Bu keyfi de 11 yaşıma kadar yaşamıştım. Üşümek nedir bilmeden, sadece anın keyfini çıkararak…

 

    Kızaran yanaklar, kulaklar, buz parçası eller sanki benim değildi. Ama o ne mutluluktu öyle… Kar sıcağı vardı yüreğimizde. Bütün üşümeleri bir anda yok eden…

 

   Sonrası mı 11 yaşından sonra ailem tarafından özenle korundum, uzaktan uzaktan baktım öylece. Demek ki ne kadar ağrıma gittiyse, bunları yazarken bile yanaklarımdan süzülüyor gözyaşlarım. Şimdi onları anlıyorum elbette. Üşütmemem gerekiyordu.

     

    Aheste aheste düşen kar taneleri gözlerimi ve kalbimi yanına alıp geçmişin sokaklarında dolaştırmaya devam ediyordu.

 

   On yedi yaşım, kışı çok çetin geçen Van… Yanımda beni sarıp sarmalayacak ailem de yoktu. O yıllarda daha fazla kar yağıyordu. Hani bizim büyüklerimizde derdi ya;‘’Şimdi ki kışlar kış mı eskiden ne yağardı. Aylarca şehirle irtibat kesilirdi.’’

 

   Kışın çetin haliyle ilk Van’da tanışmıştım. Ve kardan sonrası her yerin cam gibi olması daha feciydi. Yurdun önü buz pisti gibiydi. Bu arada kim kayarsa ben de onun yerine çığlık atıyordum.

 

  Şartlar zordu ama kanımız deli akıyordu. En fazla üşütüp hasta olduğum şehirde yine üşümek umurumda değildi.

 

  Karın peşine takılıp ikide bir sağa sola gidersen çayın da buz gibi olur. Yenisini alayım bari.

 

   Bu arada çiçeklerime gözüm takılıyor. Ne çok şımardılar böyle. Orkidelerim de açmak üzere. Konuşuyorum onlarla, dokunuyorum yapraklarına. Sevgime karşılık veriyorlar. Her geçen gün daha bir bağlanıyoruz birbirimize.

 

   Tekrar koltuğuma geçiyorum. Ortalık hâlâ sessiz, uyanan olmadı hanemizde. Ben ve kar tanelerinden başka.

 

   Şimdi de birlikte Erzurum’a doğru gidiyoruz. Kışı doruğunda yaşadığım şehir… Artık kendi ayaklarımız üstünde durma zamanıydı. Yaş mı daha on dokuz.

 

   Kar yaşamı zorluyordu, dağın başındaki lojmana bidonlarla su taşımak hem de yarı boyunu aşmış karın içinde hiç de kolay değildi.

 

   Teneke bir sobanın başında tezekle ısınan sınıflar… Ayaklarında doğru dürüst ayakkabısı olmayan çocuklar… Ve çorapları sırılsıklam okula geliyorlar. İçiniz yanıyor, yüreğiniz ağrıyor. Yol yok, iz yok, telefon yok sayılır.

 

   Böyle aheste aheste yüreğimize hoşluk bırakmıyordu Alagöz’de. On dokuz yaşımda gözyaşıydı, korkuydu, kurt ulumalarıydı. Tir tir titreyen burunlarını bir türlü tutamayan çocuklardı. Karı eritip gün boyunca banyo suyu toparlamaya çalıştığımız günlere gittim öyle…

 

    O günlerde anılarımız içinde yerini aldılar. Bakıyorum da hayatım, kar ile iç içe olan şehirlerde geçmiş. Ve Ankara/ Bala… Rahmetlik annem haziranda zatürre olmuştu. Karı kışı bol bir ilçeydi. Çeşmede ıspanak yıkarken, donduğu günler geliyor aklıma.

 

   Görünen şu ki, kar sosyete yaşamlar içinde olanlara duygusal anlar yaşatıyor. Fakir fukaranın ve de çok çetin kış geçiren köylerin, oralarda yaşamak zorunda olan çocuklar için üşümekti, çokça üşümek…

 

   Kar, on iki ocakta daha elli sekiz yaşında soğuk toprağın koynuna bıraktığım annemdi. Ağrıyan yanımdı, dinmeyen gözyaşımdı. Onca çetin kışların olduğu şehirlerde yaşamıştım, bu denli üşümemiştim.

 

  Son cümleleri silinmiyor belleğimden.

 

   Karneleri doldurmam gerekiyor annem, gidip birkaç güne geri geleceğim.

   Dalgın ve özlem dolu bakışları dolandı yüzümde. Elimi tuttu;

   ‘’ Bir daha görür müyüm ki!’’

 

  Son söz, son bakış, son dokunuş oldu. Bir daha göremedim, karın altında buz gibi toprağın koynuna bıraktım.

 

  Kar; ölüm demekti, çaresizlik ve de gözyaşı…

 

  Ve yine çayım soğumuş…

 

  Hışır Osman ağabeyimizin dediği gibi;  yazın da yağar kar başına.

 

  El ne bilir yürek yangınlarımızı, içimizde erimeyen karımız var. Arada çocuk yanımızı takıp kolumuza gülücükler dağıtıyorsak, hayatı bir yerinden tutmak içindir. Yoksa kahrı çekilir mi dünyanın…

 

  Ben bir çay daha alayım…


PAYLAŞ