Mimar Sinan ve Kişisel Gelişim Dedikleri (2)
Yazar: Ranâ İSLÂM DEĞİRMENCİ   |    Yayın Tarihi: 17 Ocak 2015   |    1592 Kişi tarafından görüntülendi.

II. HAYÂL

Ne anlatıyorum ben? Yoksa ben de batıdan esen sert rüzgarların etkisiyle bir felçli miyim hâlâ? Kendi kültürümün hazinelerini tanıtmak için çıktığım bu yolculukta benim de gözlerim görmez, kulaklarım duymaz, hafızam işlemez, elim tutmaz, dilim dönmez ve muhakeme gücüm çalışmaz mı olmuş? Aynı kültür mirasına sahip sizlerle aynı kaderi taşıyan ben, can çekiştiğimizi ama daha ölmediğimizi, her şeye rağmen atalarımız gibi can havliyle ileri atılmamız gerektiğini mi söyleyecektim? Tempolu yürüyüp; daha sonra şişen, çatlayan ve kanayan ayaklarımızın başına geleni hissetmeyecek halde olana kadar, çalınan hazinemizi geri alabilmek için, hızlı koşmalıyız diyecektim herhalde? Öylesine hızlı koşmalıyız ki, ayaklarımızın varlığını bile artık hatırlamamalıyız. Öyle bir sürate ulaşmalıyız ki, bu koşu bedenimizin bütün uzuvlarına mucizevî bir enerji versin. Tarihin derinliklerinde ya da günümüzün herhangi bir anında yüzlerce kez karşımıza çıkan aynalardan ders alacak şuura erişelim. Öylesine bir rüzgar olup uçalım ki, İstanbul’da mı Viyana’da mı durup bizi bekleyen, şimdi hafızamda tam olarak canlandıramadığım mekânın ve zamanın bir noktasında, atalarımızın bizim bir gün sahip çıkacağımızdan emin olarak bir yerlerde bize bıraktığı küheylanı yeniden bulalım. Hatta o küheylanı da içine koyup uçuşumuza “Türk Uzay Mekiği” ile devam edelim.

Yavaş yavaş bilincim yerine geliyor: Ben yazıma hangi amaç için oturmuştum, aslında hedefim neydi? Durun, bir soluklanayım; hatırladım, evet! Kuşbakışı olarak önce kendim görmeye ve sonra da size göstermeye çalıştım; güneş nerdeydi, at neydi ya da kimdi; sahip olduklarımız nelerdi, koşanlar kimdi, biz kimdik. Sonra yoruldum, durdum; güneşsizlikten üşüdüm, dondum; benimle beraber yorulan, üşüyen ve benim gibi artık göremeyen atımla tökezledim. Birileri güldü bana: “Olmayacak.” dedi; “Onu dinlemeyin, o yazıcı ( eskiden bir at binicisiydi), aklını, yüreğini, bedenî gücünü, kültürünü, yazacaklarını unuttu. O, “O” değil artık.

Ansızın bir şey oldu! Atalarımın atını batıya sürdüğü ilk an, işte şimdiki gibi böylesine mucizevî bir an olmalıydı.Yazımda önce emeklediğimi, sonra yürüdüğümü ve hatta hızlandığımı fark ettim. (Zamanın, mekânın, damarımdaki imzanın, -Kâinatı Yaratan’ın izniyle- bir noktada kesiştiğini algılamaya başladım. Bu algılayış, atalarımın ezelden sahip olduğu algılayış olmalı…Onlara da zaman, mekân ve damarındaki kan, Yaratıcı’nın izniyle, birleşip yardım etmemişler miydi?) Bu hızla, damarlarımdaki sıcaklığı hissettim. Siz de benle beraber yürüyüp hızlanırken damarınızdaki sıcaklığı hissediyor musunuz? Şu anda, Orta Asya’dan batıya giden, batıda çağ kapayıp çağ açan, batıdan yine bin yıllık yurduna “Anadolu’ya “ yitirdikleri, bir o kadar da sahip çıkacakları için dönen bir atanın torunu olduğumu söyleyen yüreğimden gelen sesi duydum.Siz de bu sesi yüreğinizde duyuyorsunuz değil mi? Ben bu yolda yalnız değilim, biliyorum. Yürüdüğümü siz de görüyorsunuz değil mi? Anlatacaklarıma doğru yürüdüğümü? (Hayır, batıya ya da doğuya değil, sadece ileriye yürüyeceğim. Ama sanırım yüzüm hep güneşin sıcaklığını isteyecek.) Bakın koşmaya hazırlanıyorum. İsterseniz bu koşuya birlikte katılalım. Ne de olsa yitirdiklerimiz aynı, elimizde kalanlar, sıkıca sarıldıklarımız ve sahip çıkmamız gerekenler aynı, bir arada olursak yapabileceklerimiz ve kazanacaklarımız aynı.

Hepsinden önemlisi, doğuda mı batıda mı kaybettiğimizi bilemediğimiz (aslında doğu da batı da biziz, bizimle var oldu gibi geliyor bana; en azından doğu ve batı kültürü dedikleri şey biz olmalıyız.) ama bizim mirasımız ve bizim hazinemiz( kültürümüz, sanatımız, bilimimiz) olduğunu inkâr ederken bile, varlığını kuvvetlice tasdiklemek zorunda kalanların, söyledikleri, gizledikleri ya da öfkeleri ile; bizden daha iyi, sadece bize ait olduğunu kanıtladıkları, hazinemizi ve kimliğimizin sembolü atımızı( kanımızı, canımızı, şuurumuzu, yeteneğimizi, hafızamızı, gücümüzü) KİŞİLİĞİMİZİ geri alalım. Haydi hep birlikte kişiliğimize, kimliğimize ve geleceğimize koşalım. Unutmadan, geleceğimizi geçmişte bulabileceğimizi fısıldıyor yüreğim bana.

Yönümüzü şaşırmayalım ama! Tüm dünyanın gittiği medeniyet ufkuna yönelelim; doğudan getirdiğimiz hazine sandığımızla batıya damgamızı yine vuralım. Hem doğuyu hem batıyı, hatta kuzeyi ve güneyi de hiçbir millette bulunmayan melekelerimizle yeniden keşfedip yeniden inşa edelim. Atımız doğudan beslenip batıya sefer etsin, batıda kendisinin tohumlarını ektiği, gelişen çeşit çeşit çiçeklerden yeni buketler yapıp dünyanın dört yanına at koşturmaya devam etsin. Gelin artık, batının bizden alıp bize süsleyerek geri sattıkları ve onların sanıp da bizde neden yok mahcubiyeti içinde olduğumuzu bildikleri için bize pervasızca sundukları, aldatıcı hiçbir şeyi, almayalım onlardan. “Hayır, bende bunun aslı var, neden yüksek bir bedelle taklidini senden alayım.” diyebilelim. İşte bütün bunlar için koşalım ve yitirdiğimiz her şeyi tüm dünyadan geri alalım.

Hatırlıyorum, hatırlıyorum, hızlandıkça nerede neleri yitirdiğimizi hatırlıyorum. Türk ve İslam büyüklerimizin kişiliklerindeki bize yol gösteren pusulaları kaybetmiştik. Onların ilme, fenne, güzel sanatlara kazandırdığı ve bir gün bir batılının;”Ben buldum, ben buldum.” deyiverip de karşımıza çıkardıkları bize ait bilgimizi, görgümüzü, hafızamızı yeniden sahiplenmeliydik. Oysa biz şimdilerde, onların yüzyıllar öncesinden atalarımızdan çaldığı kişilik kalıplarını, aslının fotokopisinin fotokopisi olan sahte birer kişiliğin özelliklerini, psikoloji ve kişisel gelişim kitaplarının arasına sıkıştırdıkları insancık modellerini, onların mantığı, onların yüreği ile okumaya ve anlamaya çalışıyoruz. Kendimize, bir garip yaratık kalıbında biçtikleri ve onların önerdiği insan elbiselerini giydirmeye çalışıyoruz.
 


PAYLAŞ