Berber
Yazar: Prof. Dr. Ahmet KANKAL   |    Yayın Tarihi: 11 Mart 2018   |    244 Kişi tarafından görüntülendi.

Berber, Farsça kökenli bir kelime olup saç kesen, tıraş eden kişi anlamına gelmektedir. Afrika’nın kuzeyindeki kavme ise “Berberiler” denilmektedir.

Cansız olan saçlarımızın daha gür çıkması için çocukluğumuzda saçımızı usturaya vurdururlardı. Hatta geleneğe göre erkek bebeğin ilk saçını kestirmek bir töreni mucip olmaktaydı ve bebeğin varsa dedesi, yoksa babası bebeği kucağına alarak sandalyeye veya koltuğa oturur, kesilen saçlar yere dökülmesin diye toplanır ve saçın ağırlığınca altın veya gümüş ya da o miktarda karşılığı olan para tasadduk edilir, fakir fukara sevindirilirdi. İslami düşünceye göre bebeğin doğumunu takip eden yedinci günde Allah’a şükür anlamında bir “Akika Kurbanı” kesilir, tasadduk edilir ve ardından da yine aynı gün veya bir özür varsa sonraki günlerde bebeğin ilk saçı kestirilirdi. Saçı kesen kişi yüklü bir bahşişi de hak ederdi bu arada. Başlangıçta bir Arap âdeti olan ve Hz. Peygamber tarafından da uygulandığı bildirilen bu anlayış İslamiyet’i kabul eden diğer kavimlerce de tatbik edilmiş ve hâlen ülkemizin değişik mıntıkalarında icra olunmaktadır. Babası Abdullah, kendisi doğmadan öldüğü için küçük Muhammed’i dedesi Abdulmuttalib tıraş ettirmiş olmalıdır. Araplarda kız olsun erkek olsun bebeğin saçının kestirilmesine ve ağırlığınca para tasadduk olunmasına karşın bu adet bugün Türkiye’de ve Türklerde daha çok erkek bebek için tatbik olunmaktadır.
Bazı varlıklı aileler bebeğin boynuna takılacak olan kumaşı dahi özenle seçer, bebeğin boynunu tahriş etmeyecek ama aynı zamanda da ailenin varlığını gösterecek cinsten bir kumaşı önceden alıp çevresini oyalattırır, tıraş sonrası da bir hatıra olarak kalması düşüncesiyle sandıkta saklarlardı.
Bebeklerin kimi saçlı kimi de saçsız doğar. Saçı olmayanlara “kabak kafa”, “çıplak kafa”, “cılbak kafa” gibi sözlerle hitap edilir, hatta “başı ayna gibi parlıyor” türünde sözler söylenir. Tıraşta dikkat edilmesi gereken konulardan bir tanesi bebeği ya da çocuğu korkutmamak, ürkütmemek, nefret ettirmemek ve bıngıldağına azami özeni göstermektir. Metalden olan tıraş makinesinin kış mevsiminde soğuk soğuk bebeğin kafasına değmesini, saçı kesmeyen ve adeta geveleyen ya da kopartan bir makine ile tıraş edilmesini, berberin sert bir tarak veya fırça ile bebeğin kafasına bastırarak taramasını ve derisini kazırcasına sıyırırcasına yaptığı hareketleri hiç mi hiç düşünmek istemem. Ben de hatırlıyorum, Yavuz Selim’in saçını ilk kestirdiğimde, gerçi bizimkisi “kabak kafa” denilen türdendi, bir miktar parayı tasadduk etmiştim. Saçı az olduğu için aile bütçemize fazla bir yük yüklememişti Yavuz Selim. Babamın değilse bile anamın ilk oğlu olduğumdan bayağı kıymetli olduğumu duymuştum, ancak kendi saçımın kestirilmesiyle ilgili hiçbir şey duymadım, yalnız bu duymamışlığım daha çok benim merak edip de sormayışımdan kaynaklanmış olmalıdır.
Geçmişte bir dükkâna bağlanıp kalmayan, hatta dükkânı olsa bile zaman zaman kapatıp etraftaki köyleri dolaşan gezici, seyyar berberler vardı. Aynaları, makasları, tarak ve fırçaları, cımbızları, tıraş makineleri, usturaları, bileme taşları ve kayışları, sabunları ve köpürtme kapları, kremleri, losyonları, briyantinleri, pamukları, pudraları, leğenleri, ibrikleri, tıraş örtüleri, havluları, kolonyaları, ispirtoları, makine yağları, tabure ya da iskemleleriyle köy köy dolaşırlar; tıraşı gelmiş olan yaşlı, genç, çocuk olarak ne kadar erkek varsa ve hava açık ve güneşlikse köyün meydanında, yoksa dulda bir yerde veya özellikle de yaşlı ve yatalak olanların kendi evlerinde onları tıraş ederlerdi. Dükkânı olmayanlar kira ödemezler, ancak şehre gidecek parası veya imkânı olmayanları da tıraştan mahrum bırakmazlardı. Nüfusu kalabalık köylerde mutlaka mukim bir berber bulunurdu, anlatılanlar daha çok nüfusu az olan yerleşim yerleri için söz konusu olurdu. Bazen de askerde ya da şehirde bir berberin yanında mesleği öğrenmiş olanlar ikinci bir iş olarak berberliği icra ederler, diğer işlerinden ya da sanatlarından artakalan zamanlarda tıraşlarını yaparlardı. Yaşlanmış babalarını tıraş ettirmek en büyük oğulun göreviydi ve bu ameliye çok önemsenirdi. Bir berbere alışmış olanlar başkalarına tıraş olmazlar, gelene kadar mutlaka o berberin yolunu gözler, birbirlerine berberin geleceği günü söyler ve o gün bağa bahçeye, ekine tarlaya gitmeyi ertelerlerdi.
İnsanlar yaşlandıkça ister erkek olsun isterse kadın burun ve kulaklarında kıllanma hem artar hem de sertleşme olur. Kadınlar bir şekilde kendi aralarında bu işlerini yardımlaşmayla görürler, ancak erkek kısmı bunu ne kendisi yapabilir ne de birbirlerine bu konuda yardımcı olurlar, daha çok bu işi berberlerden beklerlerdi. Saç, sakal, bıyık, kaş, alın ve elmacık kemikleri üzerinde çıkan kıllar berberler tarafından temizlenir; tıraş olan yaşlı erkekler çocuklar gibi sevinir, çocukların ise kırkılmış koyunlar gibi semiz olup, gelişip büyüyeceklerine inanılırdı. Zaten tıraş olmaya “kırkılma”, saç kesimine de “kırkma” denilirdi, aynen koyun ve keçi cinsinin kırkılması gibi. Kıl olsun tüy olsun kanla beslendiği için kırkılmakla ya da tıraş olmakla kişinin kan yönünden daha iyi olacağı düşünülür, bir çocuk veya büyük ne kadar sık tıraş olursa o oranda güçlü ve sağlıklı kalacağı beklenirdi. Hatta halk arasında: “Saç sefadan tırnak cefadan büyürmüş” şeklinde bir atasözü de bu gerçeğe işaret ederdi. Bu atasözü saçın sadece mutluluktan ötürü büyüdüğüne değil, mutlulukla birlikte hâli vakti yerinde olmaya da işaret ederdi. “Yılan kırkan” tabiri yaşlı insanlarımızın alışık olduğu bir sözdür. Doktora hocam Prof. Dr. Kazım Yaşar Kopraman’dan duyduğum kadarıyla, aynen insanlarda olduğu gibi yılanlarda da yaşlandıkça kıllanma artarmış. Cimri insanlar bu kılları toplayarak ve topladıklarını değerlendirerek ihtiyaçlarını gidermeye çalıştıklarından, yaşlı yılanın kılından bile medet uman, o derece cimri kimseleri tarif etmek için söylenmiş bir sözmüş “yılan kırkan” tabiri.
Berberler makineleri varsa şayet, numaralı ağızlıklarından müşterice tercih olunanı takar ve bunlar da bire vurma, ikiye vurma, üçe vurma şeklinde söylenirdi. “Alaburus” denilen ve başın ön kısmındaki saçın daha uzun, diğer kısımlarınsa ufak bırakıldığı saç kesimi çoğunlukla okula giden çocuklar için tercih olunurdu. Henüz okula gitmeyenlerin saçları yaz mevsiminde bulunuluyorsa usturaya vurdurulur, sair vakitlerde ise bire veya üçe vurdurulurdu. Yaşlılar da aynen okula gitmeyen çocukların muamelesine tabi tutulurdu. Yine okula giden çocukları yaz tatillerinde bekleyen de usturaydı. Ebeveynleri çocuklarının gürbüz olacaklarını düşünerek bu tıraş şeklini tercih ederken, çocuklar kendileriyle dalga geçileceğini düşünerek bundan kaçmaya çalışır, kaçamayanların yapabileceği tek şey kalırdı: o da nefret etmek. Erkekler gençliklerinde, bunun intikamını saçlarını uzatarak çıkarmaya çalışırlardı. Şayet anne ve babalar eski güç ve otoritelerini yitirmiş ve bu saç sakal uzatma işine mani olamamışlarsa onlara da iki yol kalırdı ki, bunlar: ya sesini çıkarmadan ve olan biteni görmeden yaşayıp gitmek ya da “papaza veya keşişe döndün”, “komünist mi oldun?”, “komüniste benzemişsin” gibi sözlerle karşı tarafı rencide etme yolunu seçmekti. “Asker tıraşı” ve “memur tıraşı” denilen tıraş çeşitleri de vardı ki bunlar hâlen toplumumuzda cari olan tıraş şekilleridir.
Güneydoğu vilayetlerimizde ve özellikle de sıcak memleketlerde çocuklarının başlarını sıcaktan korumak ama aynı zamanda da kulak arkalarının ve boyunlarının terleyip de tuzdan pişmesini önlemek için başa bir hoşaf tası ya da genel olarak tas geçirilip etrafının tıraş edilme şekline “Kürt Tıraşı” ismi verilmektedir. Diyarbakır ve Şanlıurfa civarında buna “Karacadağ Tıraşı” denilmektedir ki her iki şehrimiz arasında yer alan ve sönmüş bir volkanik dağ olan Karacadağ ve çevresinde yaşayıp hayvancılıkla geçimini sağlayan vatandaşlarımız esas alınarak söylenmiş bir sözdür. Aslında bunun Türklükle ve Kürtlükle alakası olmayıp yaşanılan coğrafyanın ve iklimin tesiri bunda açıkça görülmektedir. Belki göçebeler, yani koyun keçi besleyen, yayla ile kışlak arasında gidip gelen insanımız bunu daha çok tercih ediyor olabilir, ancak maalesef böyle etnik eğilimli isimlendirmelere de rastlanılmaktadır. Hatta bu tıraş şeklinin Pirinçlik Üssü’ne gelen Amerikalılardan alındığına dair Diyarbakırlılardan sözler işitmiştim ki, hatırlanacak olursa bir zaman Amerikan tıraş şekli ülkemizin her yanında cari olmuş ve çocuklarımız da bu tıraş şeklini tercih etmişlerdi. Bereket bu Amerikan modası büyük çapta gündemimizden düştü.
Başın hemen her yerinin aynı numara ile kesildiği tıraştan tutun da Yeşilçam artistlerinin taklit edildiği, hatta Hollywood ünlülerinin örnek alındığı pek çok tıraşa tesadüf edebilirsiniz gazete, mecmua ve filmlerde. Benim üniversite öğrenciliğim esnasında meşhur olanı John Travolta’nın saç modeliydi. Gerçi bu tarz ülkemizde biraz da dalga geçilen ve özenti içinde olan, sonradan görme kimselerce taklit olunurdu. Benden önceki neslin saç modelini daha çok Ayhan Işık, İzzet Günay ve Ekrem Bora’nın tayin ettiğini hatırlıyorum. Yeşilçam’ın en eski filmlerine bakılacak olursa erkek sanatçıların Hulusi Kentmen, Vahi Öz, Ahmet Tarık Tekçe, Ayhan Işık, Ekrem Bora ve İzzet Günay gibi isimlerden oluştuğu görülecektir. Genç nesil Hulusi Kentmen, Vahi Öz ve Ahmet Tarık Tekçe’yi esas almayacaklarına göre önlerinde diğer üç örnekten fazla da bir şey kalmıyordu. Henüz o zamanlar İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Adana ve Diyarbakır hariç tutulacak olursa Avrupa ve Ortadoğu veya genel olarak Batı ve Doğu ile temas halinde olan fazla bir şehrimiz bulunmuyordu. Batı ve Doğu’ya seyahat eden iş adamı ve turistimiz henüz çok azdı. Bu sebeple yurtdışındaki iş dünyasını, modayı ve kültürü takip edenler sınırlı sayıdaydı ve bunlar da büyük şehirlerde yer alıyorlardı. Moda dergileri erkek olsun kadın olsun taşraya nadiren uğruyor, uğrayanlar da terzi ve berber dükkânlarında müşterilerin beğenisine sunuluyordu. Bu anlamda taşrada yaşayan erkek ve kadınların örnek alacakları kimseler 1970 yılına kadar çoğunlukla sinemalarda gösterilen film yıldızları arasında bulunuyordu. Sonradan hem televizyonun devreye girmesi hem de mecmuaların yaygınlaşması ve gazetelerin renkli çıkmaya başlaması işleri değiştirmiş ve örnek alınacak kimseleri çoğaltmıştı. Gerçi kendilerine hem giyside hem de saç konusunda model arayanlar gençlerdi, çünkü yaşlılar daha çok takke, şapka, kasket ve nadiren fötr şapka giydikleri için saçlarıyla fazla ilgilenmezler, saçtan daha fazla bıyık ve sakallarına önem verirlerdi. Elbiseleri ise mutlaka yamalı ve yamalıklı olurdu. Onlar “ununu elemiş ve eleğini asmış” diye tarif edilen nesilden olduklarından saçlarıyla bağları tıraşlarının gelip gelmemesiyle ilgiliydi. Herhalde kendilerine Hulusi Kentmen ve Vahi Öz’ü örnek alacak değillerdi. Moda her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de genç nesiller üzerinden gelişip yaygınlaşıyordu. Genç nesil sonradan kendisine Cüneyt Arkın, Göksel Arsoy, Ediz Hun, Orhan Gencebay, Tarık Akan ve Ferdi Tayfur gibi sinema ve ses sanatçılarını örnek almaya başladı.
1970’li yıllar erkekler arasında hem saç hem de bıyık, sakal ve faullerde siyasi bir kutuplaşmaya sahne oldu. Bu durum giysilerde hem tarza hem de renge yansıdı. Kıyasıya bir rekabet, dolayısıyla berberleri de içine çekti. Kurtarılmış bölgeler oluştu, her berber her saç modelini tatbik edemez oldu ve sınırlar çizildi. Sınırlar duvar, dikenli tel ve mayınlarla berkitildi adeta. 1980 ihtilali sonrası duvarlarda yıkım, dikenli tellerde kesim ve mayınlarda temizleme olduysa da hala azınlık bir kesim geçmişin bu geleneğine sıkı sıkıya bağlı kalmakta ısrar ediyor, direniyor. Sonradan saçını uzatan erkeklere de rastlanır oldu. Türk toplumu bu tarzı kabullenmekte çok zorlandı, hatta saçını uzatan erkeklere “kadına dönmüşsün”, “avrada benzemişsin” şeklinde sözler sarf etti, böylelerini hem tahkir etmek hem de bu sevdasından vazgeçirmek yolunu seçti. Dünyamızın görmediğimiz kısımlarını gördükçe ve orada yaşayan insanlarla temasa geçtikçe saçlarımızın şekli, uzunluğu-kısalığı, rengi, örgüsü hâsılı her şeyi değişmeye başladı. Saç, sakal ve bıyık hem şekli hem de uzunluğu ve kısalığı bakımından bugün bile insanların inancına, siyasetine, mensubu olduğu topluluğa, mezhebine, cemaatine işaret ediyor olabilir. Hatta bugün göz önünde sıkça bulunan önemli zevatın ve devlet adamlarımızın üç-dört yıl önceki hallerine ve suretlerine nazar edilecek olursa ve internet üzerinden eski fotoğraflarına bakılacak olursa ne demek istediğim çok daha iyi anlaşılacaktır.
Hatırlıyorum, bir şiire konu oldu erkeklerin saç ve sakal uzatmaları. Üniversite öğrenciliğim sırasında kaydettiğim bu şiir Perişani mahlaslı birisine aitti, ancak kendisini “Perişani” olarak niteleyen bu kişi kimdi bilmiyorum. Şimdi şiir defterimde yer alan bu şiiri sizinle paylaşmak istiyorum. Aslında toplum hayatımıza, değişen kültürümüze, adet-gelenek ve göreneklerimizin nereden nereye geldiğine işaret ediyor ve yazarının düşüncelerini aksettiriyor bu şiir. Bazı ifade ve tasvirlere baktığımda 1970’li yıllardaki kültür değişiminin izlerini görmekteyim ben bu şiirde. Şiir şöyle:

Dinle üstad sen bu elden gideli
Bir nesil türedi görsen ki nasıl
Akıllıya nasihat çekiyor deli
Yüzsüz çıktı şu zamane velhasıl

Nüfusta İslam yazar bak kimliğine
Namaza spor der, bozuk der dine
Saç sakal uzatır gider bildiğine
Yolsuz çıktı şu zamane velhasıl

Babasıyla birlikte dans eder kızlar
Enişteyle kırıştırır baldızlar
Sorma üstad sorma yüreğim sızlar
Arsız çıktı şu zamane velhasıl

Bitmiyor ki memleketin sorunu
Dedeye moruk der şimdi torunu
İyi ki görmedin üstadım bunu
Ruhsuz çıktı şu zamane velhasıl

Kızlar mini etek giyer kalmadı iffet
Çıplak gezmek şimdi hüner marifet
Yaşatamadık neslini üstadım affet
Donsuz çıktı şu zamana velhasıl (Şikâyetname-Perişani)

Her neyse bir saç, bir kıl bizi nerelere götürüyor birden, kıl deyip de geçmeyelim. Ekmek Teknesi adlı dizideki berberin dediği gibi: “Kılınan ve tüyünen uğraşmamak gerek” aslında.
Erkeklerde saç bakımı eskiden yumurta sarısı ve zeytinyağı ile yapılırdı, henüz herkes Biryantin ve diğer saç kremlerini alacak maddi doygunluğa ulaşmış değildi. Bir dönem çoğu annenin erkek çocuklarının ve çoğu eşin kocasının zeytinyağı ile saçlarını beslemeye kalkışmasından muzdarip olmadığını kimse iddia edemez. Zira yastık yüzleri ve yorgan ağızlarının zeytinyağından ötürü yağlanmasını ve sararmasını hayal edebiliyor musunuz? Şampuanların olmadığı ve sabunun pahalı olduğu devirlerde saçımızı baş kili ile yıkar, durulanma suyuna da sirke katardık. Baş kili hem yumuşatır ve temizlerdi saçlarımızı hem de çoğunlukla evimizde bulunan üzüm sirkesi saçlarımıza ipeğimsi bir görünüm kazandırırdı. Ayrıca sirke ile durulanmanın hem bir şifa kaynağı olduğu, baş ağrısını önleyeceği ya da varsa gidereceği hem de bitlenmeye mani olacağı söylenirdi çocukluğumuzda bizlere. Sonradan piyasa değişti farklı adlarla şampuanlar, saç kremleri, şekil vericiler piyasayı işgal etti.
Koku konusu ise çoğunlukla 80 derecelik limon kolonyaları ile çözümlenirdi ve her berber tıraştan sonra müşterisinin arkasına geçip eline döktüğü limon kolonyasını müşterinin iki yanağına sürmek ve ardından da havlu ile yelpaze yapmak zorundaydı. Şayet yapmazsa tören tam olarak yapılmış sayılmazdı. Ankara ve civarında ve tabii ki memleketim Kırıkkale’de tanıştığım kolonya markaları vardı. Rebul, Eyüp Sabri Tuncer, Akçay, Pereja ve Bulvar en eski olanlarıydı. Sonradan Selin, Duru, Tariş, Nesrin, Otacı, Dalin, Johnson & Johnson gibi hem büyükler hem de küçükler için kolonyalar çoğaldı.
Erkeklerin saç ve bıyık boyamaları pek de hayra alamet şeylerden değildi. Böyle yapanların mutlaka gözünün dışarıda olduğu, eşini aldatmaya meyyal bulunduğu ve zamparalık yapmaya hazır olduğu düşünülürdü. Saçını ve bıyığını boyamanın yanında erkek hele bir de bıyıklarını kesmişse o zaman mutlaka o yolun yolcusu olduğuna hükmedilirdi. Boya için çeşitli kimyasal karışımlar denenirdi, ancak en yaygın olanı yakılmış fındıkkabuğundan elde edileniydi, çünkü en ucuz ve masrafsız olanının bu olduğuna hükmedilirdi. Böyle saç ve bıyık boyayanlara toplumda çok fazla tesadüf edilmese de türünü devam ettirmek açısından olsa gerek az miktarda rastlanırdı.
Kadınlar eskiden kadın berberi olmadığından, eli bu işe yatkın birisine müracaat eder ya da hamamda veya yıkanma sonrasında bir komşusunun, kızının önüne oturarak saçlarını kestirir, tarattırır ve ördürürdü. Kadınların saç boyası hep kına idi eski zamanlarda. Hem kızıl rengiyle farklı görünür hem de baş ağrısına iyi geleceği düşünülürdü. El ve ayak parmak arasına yaktıkları kına da mantar hastalığına iyi gelirdi. Kına, hem kurutucu özelliğe hem de değişik bir renge sahip olduğundan çoğu genç kızın, gelinlik kızın, yeni gelinin ve yaşlı kadının hemen neredeyse tek boyasıydı. Hind(Hindistan)’den gelen ve çoğunlukla da Hacc’dan getirilen kına, kadınlar tarafından özenle saklanırdı. Şu hale bakın ki geçmişte sadece kına kullanan ve berbere gitmeyen kadınların bugün en fazla parayı kuaförlere ve bakım onarım malzemelerine harcaması nereden nereye geldiğimizi göstermesi bakımından enteresandır.
Benim çocukluğumda Yahşihan’da tanıdığım ve bildiğim iki berber vardı ve dükkânları da meydan adı verilen yerdeydi. Zaten Yahşihan’da da olduğu gibi, nüfusu çok kalabalık olmayan yerleşim yerlerinde çoğu dükkân, mağaza, manav, bakkal, kasap, kahve, sinema, tüpçü, pastane, kuruyemişçi ve berber yerleşim yeri köy ise muhtarlığa, kasaba-belde veya ilçe ise belediye binasının bulunduğu mekâna yakın olurdu. Birisinin dükkânı iki katlı eski Belediye binasının altında köşe başında, diğeri de Karakızın Ahmet’in iki katlı evinin bulunduğu binaya bitişik ve yine ona ait tek katlı bir dükkândı. Berberlerden birisi ve benim de anamın anası tarafından akrabam olan Kadının İrbem(Kadı dayının İbrahim Çavdar), diğeri de “Kurt ya da Canavar” lakaplı Mangırlardan Hüseyin Yakar idi. Kurt dayının kulakları kurta benzediğinden olsa gerek Kurt-Canavar lakabıyla tanınırdı ve zamanla ismi de unutulmuştu. Matematiğinin çok kuvvetli olduğuna inanırdık ve tıraş olmaya gittiğimizde sürekli bize veya herkese matematikle ilgili sorular sorardı. O yüzden matematiği kuvvetli olmayanlar Kurt Dayıya tıraş olmaya gitmezlerdi çoğu zaman. Aslında çocukların ona gitmek istememesinin sebebi sadece matematik soruları da değildi. Tıraşı biraz sert yapar ve canımızı acıtırdı. Mesela yıkandıktan sonra tırnaklarımızı terzi makasıyla keserken canımızı acıtan, çok dipten kesen Emine ablama tırnağımızı kestirmek istemeyişimiz gibi bir durumdu bu, ancak korkunun ecele de faydası olmuyordu nihayetinde. Çoğunlukla Kadı Dayımın İbrahim tarla, bağ, bahçe ve hayvanlarla uğraştığından dükkânı nadiren açar ve yolumuz ister istemez Kurt Dayının dükkânına doğru gider, yıkanma sonrası da ister istemez tırnaklarımızı Emine ablam keserdi. Günlerce tırnak diplerimiz ve parmak uçlarımız zonklar dururdu. Bu sebeple biz okul kapısında ya da sınıflarda tırnaklarımızı ve saçlarımızı kontrol eden öğretmenlerimize karşı hiç mahcup olmadık Emine ablam ve Kurt Dayı sayesinde. Ayrıca Emine ablamın bizi çimdirirken, yani yıkarken başımızdan döktüğü ve bizi adeta haşladığı kaynar suları da bir başka yazımda inşallah anlatırım. Kurt Dayının dükkânının hafızamda kalmış olan en önemli özelliği dükkânın batı tarafındaki camına doğru büyümüş olan kuşkonmaz ağacıydı. Ağaç diyorum, zira kuşkonmaz çok narin bir çiçek türü olmasına karşın, bu dükkânda artık kaç yıllıksa bilmiyorum, adeta bir ağacı andıracak boyuta ulaşmıştı. Kendisinin öyle çok konuştuğuna şahit olmadım. Kendisinin öldüğünü biliyorum, Allah rahmet eylesin, şayet ölmemişse de yine rahmet eylesin ve hayırlı ömürler versin. Kadı Dayımın İbrahim ise çok yavaş iş görür, arada durur, konuşur, dışarıya bakar ve tıraş vaktini uzatırdı. Bu haliyle daha çok ihtiyarlardan oluşurdu müşterisi. Sohbeti çok severdi ve işi gücü olmayan yaşlılar için bulunmaz bir fırsattı İbrahim Dayıya tıraş olmak. Kendisini berberliğin yanı sıra diş çekerken ve eşek nallarken de görmüşlüğüm var. İbrahim Dayım hâlâ hayatta ve konuşmaktan çok hoşlanıyor, keşke vaktim olsa da kendisiyle eskilere dair sohbet edebilsek. Allah hayırlı ömürler versin ona da.
Sonradan berber çoğaldı elbette Yahşihan’da. Ancak o eski ustura ile tıraş yapan, bilek gücüyle tıraş makinesini çalıştıran, gaz ocağını yakıp da tıraş suyu ısıtan, Arko marka tıraş sabununu köpürterek müşterilerinin sakal ve bıyıklarını tıraş eden berberler kaldı mı bilmiyorum. Hâlâ o 80 derecelik kolonyaları bir ibadet ruhu içinde ve bir tören titizliğinde müşterilerinin yüzüne sürüp havluyla rüzgâr oluşturan berberler kalmış mıdır, bilemem. Kan taşı ve şap kullananları var mıdır bilinmez.
Bilinen şu ki geçmişin berberleri yaşlandılar, yoruldular, zamana yenik düştüler ve yaptıkları işler gibi adları da değişti. Çoğu şimdi ülkemizin çeşitli mıntıkalarında Kuaför, Coiffeur, Coiffure, Hairdresser, Hair Design, Saç Tasarımı ve Tasarımcısı gibi adlarla, dükkânlarında, insanoğlunun doğumundan bu yana gerçekleştirdiği işi devam ettirmekte ve mutlu mesut hayatına devam etmektedir.
Sizlere Neşet Ertaş merhumun seslendirdiği “Berber” ya da Bedia Akartürk’ün seslendirdiği “Berberim” adındaki güzel bir Orta Anadolu türküsüyle veda ederken, bir zamanlar Anadolu’nun haber kaynağı olan berberleri ve sohbet ortamı olan dükkânlarını hatırlatmak istedim. Hakkınızı helal edin lütfen, yazım yine uzun oldu biliyorum, ancak istesem de kısa kesemiyorum yazılarımı ve okuyan her kişinin bu yazının bir yerinde kendisini bulmasını ve bulacağını ümit ediyorum. Belki bir sonraki yazımda Ankara Etlik’teki berberimin dükkânında yaptığımız sohbetlerden söz ederim sizlere. Allah’a emanet olun.

 



PAYLAŞ