Mahallemi Kaybettim, Hükümsüzdür..!
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 18 Haziran 2018   |    1358 Kişi tarafından görüntülendi.

Ne mutlu bir mahallenin şefkatli ikliminde doğup büyüyenlere..  Ne mutlu mahallesine olan aidiyet duygusunu bir “kimlik”ten öte bir “tutku” mertebesinde yüreklerinde birer künye gibi taşıyanlara, taşıyabilenlere..  Evet ne mutlu onlara..! Hele hele bir mahalleye mensubiyet duyanların sayısının her geçen gün azaldığı günümüzde.. Esasen bizler “şehirler” inşâ etmiş, medenileşmenin şehirleşme demek olduğuna inanmış bir medeniyetin çocuklarıyız. Bir arada yaşama kültürünü, insan olmanın doğal bir tezâhürü olarak görmüş ve öylece kabul etmiş bir medeniyetin mensupları olarak bizler, dünya milletlerine birlikte huzur içinde yaşamanın en güzel örneklerini vermişiz. Öyle ki yaşadığımız hayat neredeyse bütün kesitleriyle kültürümüze, sanatımıza, edebiyatımıza yansımış, konuştuğumuz dilimizi şekillendirmiş.. Bir milletin dilinin o milletin hayat felsefesini, yaşama biçimini, gelenek ve göreneklerini, düşünce tarzını, gündelik yaşantısına dair hayat sahnelerini yansıtması tesadüf olamayacağı gibi, son derece de anlamlıdır aslında.. Güzel Türkçemizin eski toplum yaşantımıza ayna tutan örnekleri, bazen kelime ve kavramlarımızda, bazen deyimlerimizde ve atasözlerimizde çıkmış hayat sahnesine.. Ama nerede ve ne şekilde çıkmış olursa olsun dilimizdeki bu “söz yapıları” her zaman yaşanan bir hayatın, adına “mahalle” dediğimiz kaybolan bir yaşama tarzının gizli güzelliklerini sermiş gözler önüne.. İsterseniz “mahalle” kavramı ile birlikte hayatımızdan çıkıp gidenlere “dilimizi şahit tutarak” şöyle bir bakalım mı, ne dersiniz..

 

İşte onların ilki.. Mahallelerimiz varken bizim “mahalle bekçilerimiz” vardı meselâ.. Mahalle bekçisi mahallenin o kadar ayrılmaz bir parçası idi ki ona “Bekçi baba” denirdi. O, mahalledeki her ailenin kendisine sonsuz güven duyduğu birisiydi. Sonra “mahalle imamı” vardı.. O ki en az mahallenin muhtarı kadar mahallenin yönetiminden sorumlu biri idi. Zaman içinde devâsâ alış-veriş merkezlerinin üzerine kâbus gibi çöktüğü mütevazı bir “mahalle bakkalı”mız vardı meselâ.. Hemen her mahallenin ufak tefek günlük ihtiyaçlarını karşılayan, para pul sormadan ihtiyacı olanın ihtiyacını görüp hayır dualar eşliğinde evine gönderen bir iyilik meleği idi o.. “Mahalle hamamları” vardı bir de.. Çoğunlukla mahalleli hanımların hayatlarının bir parçası olan mahalle hamamlarının, yerine göre bir düğün bayram yeri, yerine göre aniden takunyaların, peştamallara sarılmış hamam taslarının havada uçuşmaya başladığı, bir savaş meydanına dönüşmesi sıradan hadiselerdendi.. Ama savaş sahnelerini aratmayan bütün bu hamam fasılları hayatın “renkleri” olmaktan öte gitmezdi çoğu zaman..

 

Mahallenin mahalle olduğu zamanlarda her mahallenin bir “mahalle çeşmesi” vardı.. Şehirlerin su dağıtım şebekelerinin henüz evlere kadar uzanmadığı zamanlardı o zamanlar.. Evlerinin bahçelerinde açtırdıkları kuyu ve sarnıçlarla –özellikle- yetinmeyip günün en taze haber ve dedikodularını suyla beraber evlerine taşımak isteyen mahalleli ne yapsın?! Eşraftan hayır sahiplerinin mahalleleri için yaptırdıkları bu çeşmeler çoğu zaman Türk’ün mimarlık dehâsını taş üzerine bir gergef gibi işleyen örnekler olmanın yanı sıra hasretlerin de buluşma mekânı idi. Bir mahalle varsa oranın mutlaka bir “mahalle kabadayısı” vardı.. Çoğu zaman “durumdan vazife çıkarıp” mahallede nizam ve intizamı sağlayan, âsâyişi temin eden o idi.. Mahallede kendisine böylesine “kutsal!” bir görevi biçen de aslında yine kendisi idi.. Mahallenin yavaş yavaş can çekiştiği ama siyah-beyaz Türk filmlerinin henüz kapalı gişe oynadığı günlerde bu mahalle kabadayısının adı, mahallenin “bıçkın delikanlısı” Ayhan Işık olabilirdi meselâ.. Onun en kutsal görevi “mahallenin namusu”nu korumaktı.. O da ne demek demeyin sakın.. “Mahallenin namusu”; bir mahallenin bütünüyle ahlâki değerlerini içinde barındıran ve saklayan bir deyimdi.. Olur ya bu değerler herhangi bir şekilde saldırıya uğrar veya zayıflarsa bunu korumak veya düzeltmek de topyekün mahallelinin görevi olup, olayın “koruyucu” kişiyi ilgilendirmesi de şart değildi.. Mahalleyi küçültücü her türlü davranışa karşı çıkmak mahallelinin tabii görevleri arasında idi. Diyelim ki böyle bir görev sırasında koruyucunun başına “tatsız” bir olay geldi, o zaman onun adı; “mahallenin namusu uğruna başı belâya girmek” olurdu.

 

Mahalle baskını” da eski mahalle yaşantısının bize miras bıraktığı kavramlar arasında yer alır. Mahallede çoğu zaman bekâr, dul veya evli olup da kocasına bağlı olmayan hanımların -olmaya ki- evlerine yabancı bir erkek aldıkları fark edilirse, mahalleli, imam efendinin öncülüğünde söz konusu eve baskın düzenleyip olaya dramatik biçimde el koyardı. “Mahalle kavgaları” en az “mahalle maçları” kadar mahalleler arası rekâbetin ayyuka çıktığı, mahallenin gündemini birden değiştirebilen sıra dışı olaylardı. Yukarıda sözünü ettiğimiz “mahallenin kabadayıları”, mahalle kavgalarının bayraktarı ya da sancaktarı olmanın gururunu yaşayan birinci şahıslar olarak öne çıkardı hep.. Bazen “haberli” olan bu kavgalar bazen de bir “baskın” olur, karşı tarafın üzerine kâbus gibi çökerdi. Ardında kanlı sahneler bırakabilen bu mahalle kavgalarından sonra artık her iki mahallenin özellikle söz konusu kahramanlarının rakip mahallenin sınırları içinden geçmesinin imkânı kalmazdı. Çoğu zaman bu kavgalarda sözü edilen “sen elbet bizim mahalleden geçersin bir gün!” tehdidi gelecekte neler olabileceğinin en güzel ifadesiydi.. Bütün bu mahalle kavgalarının genellikle “mahalle karakolu”nda sonuçlanmasından daha doğal ne olabilirdi ki ?

 

Mahalle mektebi” bizim kuşakların daha çok kitaplardan tanıdığı, bazı şair ve yazarların biyografilerinden öğrendiği bir kavramdı. Genellikle bir tek hoca efendinin inisiyatifinde ve ağırlıklı olarak “dînî” bilgilerin verildiği eğitim kurumları idi bunlar.. Öğrencilerinin dilinden anladığı yegâne şey; herhalde hocadan çok disiplinin vazgeçilmez unsuru “falaka” olmalıydı “mahalle mektebi”nde..

 

Eski toplum hayatında şehirlerin kuruluş felsefesi gereği mahallenin merkezinde mutlaka bir cami veya en azından bir mescid olmalıydı.. İşte “Mahalle mescidi” olgusu bu sosyal ihtiyacın doğal ve biraz da zorunlu bir tezahürü idi. “Mahalle imamı” doğal olarak “Mahalle mescidi”nin de yegâne sorumlusu idi. Bir de henüz sağlık kurumlarının yeterince bulunmadığı, diplomalı hemşire hanımların yetişmediği dönemlerde bu işleri yürüten “Mahalle ebesi” vardı mahallelerde.. Daha ziyade o mahallenin yaşlıları ve tecrübeli hanımları arasından öne çıkanlar bu işi mahallenin kendisine yüklediği kutsal bir görev olarak kabullenip yaparlardı.

 

Eskiden bereketli mi bereketli bir “mahalle komşuluğu” vardı. Yeri geldiğinde akrabalıktan öte bir yakınlık, birlik ve beraberlik demekti bu.. Zaten onların oluşturduğu bu bütünlüğe “mahalleli” denirdi.. Aynı mahallede oturuyor olmanın bu insanlara yüklediği maddî ve manevî sorumluluklar çevresinde o kadar geniş bir halk kültürü oluşmuş idi ki, bunu bir başka milletin kültüründe görmek sanırım kolay kolay mümkün olmaz. Bu elbette bizim mensubu bulunduğumuz inanç sisteminin de olmazsa olmazları arasındadır. Rivayet ederler ki Hz. Peygamber “komşu” hakkına ve “komşuluk” hukukuna dair o kadar çok şey söyledi ki, biz onun “komşuyu komşusuna vâris kılacağını zannettik..” denilmiştir. “Ev komşusu”, “kapı komşusu”, “bahçe komşusu” bütün bu yakınlıkların farklı adları olmuştur hep.. Bu toplumda “komşu komşunun külüne muhtaç” idi bir zamanlar.. “Ev almadan önce komşu alınırdı” aynı şekilde.. Hatta öyle ki; “komşunun iti bile komşuya ürümez”di. Bu ilişkiler o kadar saygıdeğer idi ki yabancılar “komşuyu komşudan sorarlardı.” Çünkü o mahalledeki “komşuluk kardeşlikten ileri”ydi. Meselâ “komşu kapısına çevirmek” deyimi; komşusunun evini kendi evi gibi bilmenin, zamanlı zamansız olur olmaz vakitlerde “çat kapı” komşuya uğramanın diğer adıydı aslında.. Bunun adı sadece “samimiyet” ve “yakınlık” idi. “Komşu ekmeği komşuya borçtu” o zamanlar.. “Komşu hakkının Tanrı hakkı olduğu”na inanılırdı her zaman.. Bu yüzden “komşuda pişenin komşuya düşmediği” pek nâdirdi.. Zira o komşuluklarda herkes, Peygamberinin “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir!” uyarısıyla diken üstünde yatar kalkardı.. Şimdi ilginç bir komşuluktan; “Ateş komşuluğu”ndan söz etmek istiyorum sizlere, tabii özellikle gençlere.. Eskiden kibrit, çakmak gibi ateş yakacak aletlerin bulunmadığı zamanlarda o gün yanmış olan ateşin bir kısmı, ertesi gün için ocaklarda küllenip saklanırdı. Ertesi sabah olunca da odunlar akşamdan kalma bu ateşle tutuşturulurdu. Eğer akşamdan bu ateş saklanamamışsa ya da saklanan bu ateş sönmüş olursa hemen en yakın komşudan ateş istenirdi. İşte ateş istenen bu komşuya denirdi “ateş komşusu”.. Oturmaya gelip de üç-beş dakika sonra gitmeye kalkan da, “Ne o ateş almaya mı geldin?!” paylamasından nasibini alırdı tabii..

 

Sonra “Mahalle odaları” vardı bir zamanlar.. Hali vakti yerinde olanların özellikle yaşlı erkekler için evlerinin selamlık bölümünde yaptırdıkları yazlık ve kışlık “oda”lar, zaman olur yalnızlıkların paylaşıldığı cıvıl cıvıl mekânlar olur, zaman gelir “hatırının kırk yıl unutulmadığı” bir fincan kahvenin keyifle yudumlandığı yerler olurdu. Uzun kış gecelerinde bazen helva sohbetlerine tanık olduğunuz bu odalarda, bir akşam ansızın leziz bir kuzu çevirmesi ile karşılanabilirdiniz meselâ.. Mahallenin yerine göre halk mektepleri, kültür mahfilleri olan “mahalle odaları”nda mahalle için önemli kararlar alınır, mahalle için gerekli sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın en kutlu projeleri burada görüşülüp karara bağlanırdı. Fakr u zaruret içinde olanların, maddi manevi zor durumda kalanların imdadına önce o mahallenin hali vakti yerinde eşrafı yetişir, gizlice toplanan yardımlar yine gizlice ihtiyaç sahiplerinin kapısına bırakılırdı. İhtiyaç sahipleri bu yardımların kimden geldiğini bile bilmezdi. Zira yardımı yapanlar için bunun bir önemi de yoktu ayrıca.. Ne ulvî bir duygu, ne kadar kutlu, asil, soylu bir dayanışma örneği değil mi ? Bu sadece “mahalleli” olmanın o insanlara yüklediği bir sorumluluk idi aslında.. Zamanla bu “oda”ların yerini “mahalle kahvehâneleri” aldı belki ama onlar bu yardımlaşma fonksiyonunu ne kadar icra edebildiler orası tartışılır herhalde.. Yaşanılan mekânların, buralardaki sohbet toplantılarının gürültü frekansı biraz yükselirse bunu adı da ortamı “mahalle kahvesine döndürmek” olurdu.. Ufacık bir meselede ortalığı velveleye vermenin bu mahalledeki adı “mahalleyi ayağa kaldırmak” idi. Bu gibi durumlar da; “dünya yansa hasırı tütmeyecek” olan yeni apartman hayatının gamsız sakinlerine ithaf olunur..!

 

Mahalle dedikodusu”, mahallede yayılan asılsız söylentileri dile getirdi bir zaman.. “Mahallenin şerefi” o mahallede yaşayan küçük büyük herkesi alâkadar ederdi elbette.. Mahallenin sahip olduğu gurur kaynağı şahsiyetler nasıl o mahallenin “şerefi” ya da “yüz akı” iseler, aynı şekilde toplumun manevi ve ahlâki değerlerini hiçe sayıp onursuzca davrananlar da “mahallenin yüz karası” olarak damgayı yerlerdi. Bu noktada o çevrede yaşayan bireyleri birebir bağlayan inanılmaz bir “mahalle baskısı” vardı zira.. Yazılı kanunların engellemekten çoğu zaman aciz kaldığı sayısız olumsuz davranış bu “baskı” sayesinde daha doğmadan biterdi. Belki şerefli, izzetli ve iffetli Müslüman-Türk kadınının toplum tarafından hoş karşılanmayan gayr-i ahlâki bir yaşantının içerisine düşmesi de “mahalle karısı” gibi görünüşte rencide edici, ama sonuçları düşünüldüğünde “anlamlı” bir adlandırmayı ona vermekle önlenmiş olurdu çoğu zaman..

 

Hayatımızdan bir yıldız gibi kaybolup giden sadece “mahalle” değildi kuşkusuz.. Çok şeyler kaybettik “O”nun kayboluşu ile birlikte: İşte yukarıda belki sadece bir kısmını sayabildiğimiz terimler, kavramlar, deyimler ve atasözleri.. Mahalle ile birlikte onlar da güzel Türkçemizi sessizce terk edip gittiler.. Bir daha geri dönerler mi bilinmez.. Bütün bu güzellikleri, geçmiş hayatların bu unutulmaz renklerini bu günün nesillerinin birer “nostalji” olarak düşünmesi ne kadar doğrudur bilinmez..

 

Kurduğumuz, kuracağımız yeni hayatların, en az, insanî ilişkilerin hasbice yaşandığı o eski “mahalle” hayatı kadar huzurlu ve bereketli olmasını kim istemez ki..!

 



PAYLAŞ