Maarifimizin Felsefesi
Yazar: Memiş OKUYUCU   |    Yayın Tarihi: 21 Haziran 2018   |    655 Kişi tarafından görüntülendi.

Maarif, bilmek kökünden gelir. Ülkemizde talim-terbiye, eğitim öğretim sistemine verilen genel isimdir. 18.yüzyıl Osmanlı münevverlerinin bize kazandırdığı bir kavram olan maarif, tahsille elde edilen bilgi manasına gelir. Maarif; devlet, toplum ve fikir  hayatımızın son iki yüz senesinde en çok tartışılan, üzerinde en çok konuşulan, belki de en çok yazı ve kitap yayını yapılan  birinci sıradaki bir kavramdır.

Maarif; muarefe, arif, arife, araf, tarif, tarife gibi bir çok kelime ve kavramla aynı köklerden gelen ve bu kelimelere akraba bir kavramdır.

Bizde talim terbiyenin esası, kişinin kendini ‘bil’mek ve dünyayı tanımak şeklinde iç yolculuğu ve ilim yolculuğuna dayalı bir değerler manzumesini esas alan tedrisat sistemine dayanır. Klasik sistemimizde dini hayatımız, dini terbiye bu temel üzerine bina edilirdi.

Medeniyetimizin Osmanlı devirlerinde gerileme başlayınca hal çareleri aranmaya başlandı. Çeşme’de 150 binlik Osmanlı donanması, 25 bin kişilik Rus donaması karşısında bir bozgun yaşayınca,  tedbirler düşünülmeye başlandı. İlk akla gelen tedbir, mevcut denizcilik okulunun adını 1776 yılında Mühendishane-i Bahrî-i Hümayun olarak değiştirerek, batıdan hocalar getirmek suretiyle, batılı tarz ve usullerle eğitim veren ilk eğitim kurumunu açmak şeklinde oldu.

 

Mağluplar galipleri taklit ederlerdi. Osmanlı, askeri, ilmi yönden kendinden ileri seviyeye gelen Avrupa'yı; idari ve askeri alandaki uygulama ve sistemlerini  taklit ederek işe başladı.

 

Osmanlı, her alanda kendisinden ileri olduğunu düşündüğü Avrupa karşısında, gidişatı tersine döndürmek için yürürlüğe koyduğu ilk tedbir, batılı sistem ve anlayışı taklit ederek eğitim ve devlet kurumları açmak şeklinde olmuştu. Yani mesele maarif sitemi üzerinden alınacak tedbirler ile çözülmeye çalışılmakta idi.  İlk düşünülen çareler, maarif alanı üzerinden harekete geçmek şeklinde olmuştu. Ancak geriye gidiş önlenemiyordu. Özellikle askeri ve ilmi alanlardaki gelişmelerde gerileme, siyasi manada vatan coğrafyasında daralma şeklinde kendini göstermeye devam etmekte idi.

 

Sultan 3. Selim, zamanında yaşanan bir bozgun sonrası, devrin ileri gelen devlet adamlarını toplar ve hal çaresi olarak gördükleri, düşündükleri tedbirleri araştırarak yazılı olarak kendisine getirmelerini ister.   Padişaha gelen tedbirler 2 gurupta toplanmaktadır:

1-  Kanuni devrindeki gibi kanunlar çıkarıp uygulayalım,

2-  Batılı anlamda okullar, eğitim kurumları açalım.

Görüldüğü gibi tedbirlerin ana eksenlerinden biri; batıya dönük, batının yaptıklarını yaparak, gidişatı tersine çevirmenin mümkün olacağını düşünenlerden oluşmakta idi.

1809 yılında tahta çıkan Sultan 2. Mahmut döneminde düşünülen tedbirlerin başında ise,  batılı usullerde okul açmanın epey ilerisine geçerek artık Avrupa’ya öğrenciler göndermeye başlanılmak şeklinde olmuştu. Geriye gidiş durdurulamıyor, devam ediyordu. 2.Mahmut Avrupa’ya gönderdiği heyette yer alan devlet görevlilerinden birine dönüşte sorar:

-  Ne yapmak lazım gelir?

O devlet görevlisinin cevabı, toplumda sonraki yüz elli senenin alınacak tedbirler konusundaki ana damarlarından birini görüşlerini temsil eder mahiyettedir:

 -  ‘’Sultanım ya onlar gibi olacağız, ya da tarihten silinip gideceğiz.’’

Tarihten silinmemek için çabalar devam ediyordu. Osmanlı’da, Sultan 2.Mahmut dönemindeki düşünülen çarelerde ve  açılan okullarda hep bu psikolojinin izlerini görmek mümkündür.

Üretilen çareler batıdan alınınca, çarelerin içindeki felsefeyi de ithal etmek durumunda kalmıştı Osmanlı.

Ortaçağ kilise taassubunu 1789 Fransız ihtilali ile yıkan batı, aklı ve bilimi kendi sistematiği ve bakışı ile, toplum ve devlet yapısının temeline oturtmuştu. Hristiyanlık ahlak ve nizamına dayanan Batı, bu yolla seküler bir ideolojide inşa etti. Daha sonraları bize ‘modernizm’ ya da ‘modern’ kavramı adı altında ithal edilecek olan batılı yaşama, değer, sistem ve tüketim biçimlerinin tamamı batının ahlak anlayışı, değerler silsilesi ve dünyaya bakışının ürünü idi.

Bizde çare olarak düşünülen tedbirler ilk önce Batının seküler ideolojisine dayalı değer ve sistemleri almak şeklinde tezahür etti. Bunun temel sistematik adımı da 1839 Tanzimat Fermanı idi.

Açılan batılı tarzda okulların mezunlarının devlet, toplum  ve düşünce edebiyat ve kültür alanında  daha geniş biçimde yer almasıyla birlikte  Osmanlı 2.Meşrutiyete gelmişti. Bu tarihte artık batılılaşma konusunda toplumda 3 ana damar, üç temel akım ortaya çıkmıştı:

             1. kanat İslamcılar. Batının ilim, fen ve tekniğini alalım kendi değerlerimizi muhafaza edelim görüşünde idiler.

            2.  kanat ise Türkçü eğilim idi. Bunlarda Batılılaşırken kendi kimlik ve değerlerini muhafaza ederek ilim ve tekniği   batıdan almaya taraftar olanlardı.

            3. kanat ise batının değer, yaşama biçimi ve tüm sistemlerini almaya taraftar olanlar idi. Bu kanadı temsil eden çözüm taraftarlarına göre, batıyı bu şekilde taklit etmekle batılı olunacak ve toplumun kurtuluşu sağlanacaktı. Bu kesim,  topluma tek kurtuluş reçetesi olarak bu çözümü sunmakta idi.

Bu üçüncü kesim, toplumda bakış, görüş ve yaşama biçimi olarak seküler bir çözümü ve seküler düşünceyi temsil etmekte idi.
Ülkenin kalkınması için bilim, bilgi ve değer üretimine hiç ihtiyaç duymadan, batılı gibi yaşamakla batılı olacağını savunan bu 'batıcı' aydınlar için, batılı yaşama şekline bürünmek, batılı değerleri benimsemek, batılı tüketim alışkanlıklarını benimsemek batılı olmak için hem gerekli hem de yeterli idi!..

Bu bakış açısına sahip aydınlar,  kendi medeniyet ve değerlerini terkedip batılı paradigmaları benimsemekle batılı olunabileceğini savunmakta idiler. Bu paradigmaya sahip aydınları yetiştiren eğitim sistemi, düşünce ve tasavvurları ile diğer islam ülkelerine ve mazlum milletlere ve ülkelere doğru da yayılmaya başladı. Medeniyet anlayışı konusunda kendi toplumu ile çözüm önerisi konusunda farklılaşmaya başlayan bu aydın güruhu, fikri ve fiili olarak kendi toplumları ile ayrışmaya başladı. Bu aydın gurubunun kendi toplumları ile ilşkilerini inceleyen ve bu konuda çok etraflı bir çalışma ile ele aldığı ve ilk baskısını  1975 yılında yapan Oryantalizm adlı çalışmasında Edvard Sait çok ilginç tespitlere yer verir. Edvard Sait bu aydın gurubu için:''Kendi halkına karşı kibirli ve üstten bakan. Batıya karşı hayran ve kompleksli'' tespitini yapar. Ve sonunda bu aydın gurubuna ''sömürge aydını''  nitelemesinde bulunur.
Yaklaşık iki yüz yıldır ''sömürge aydını''  yetiştiren bu eğitim sistemine,  'sömürge eğitimi sistemi' ifadesini kullanmak herhalde çok yerinde bir tespit olur.

Toplumdaki seküler çözüm ve modernist fikir akımının temellerini 2. Mahmut Döneminde açılan Tercüme Odasına kadar dayandıranlarda var.

 Maarifimizi anlama ve anlatma çabamızın temel hedefi, yaklaşık iki yüz yıldır seküler, batıcı insan imalatı yapan mevcut sistemin felsefesini ve zihnî arka planını ortaya koymaktır. 

Temel felsefesini sekülerist batıcı bir ideolojinin oluşturduğu bu günkü eğitim sistemimizin, 150 yıllık tarihinde, kimlik değerlerimize hayat veren manevi dinamiklerin bir çoğundan sıyrılarak; maariften eğitime, seküler bir yapıya evrilmesinin kısa tarihine bir giriş ve bakış ortaya koyduk. Bu maksatla tarihçesi ve arka planına dair bilgiler ışığında maarifimizin ana felsefesine, inşa ve insan modeli hedefini tespite doğru bir yolculuk yaptık.

 
Bu konuyu yazmaya devam edeceğiz.



PAYLAŞ