15 Temmuz Bize Ne Söyler?
Yazar: Mustafa ÖZÇELİK   |    Yayın Tarihi: 21 Temmuz 2018   |    324 Kişi tarafından görüntülendi.

Bugün geriye dönüp baktığımızda 15 Temmuz ihanetinin aktörlerinin kimler olduğunu, hangi niyetle böyle bir darbeye teşebbüs ettiklerini artık biliyoruzBundan sonra asıl bilinmesi gereken ise bu ihanet cephesinin böylesi bir kutlu coğrafyada hangi gafletlerimizin neticesinde böyle bir darbeye teşebbüs etme cesareti bulduğunu anlamak, bu felaketin nasıl püskürtüldüğünü kavramak ve meydana getirilen tahribatı nasıl onaracağımızı iyi tespit etmektir.  

Meseleye bir öz eleştiri aynasında bakıldığında şunları göreceğimiz muhakkaktır. İman da vatan da bilgi, bilinç, samimiyet, gayret gibi kavramların gerektirdiği hal ile korunabilir. Güçlü kılınabilir. İşte bu noktada gaflet olarak göreceğimiz hal, millet olarak giderek daha çok dünyevileşmemiz, küresel kültürün sinsi tuzaklarına düşerek bizi biz yapan değerlerle bağlarımızı zayıflatmamızdır. Buna bağlı olarak geçmişte de benzer hadislerin yaşandığını ve bunların her zaman yaşanabileceğini unutmamızdır. Oysa sadece, iki destanla taçlandırdığımız Çanakkale ve İstiklal harbi mücadelemiz unutulmamış olmasaydı belki de böyle bir ihanetle karşı karşıya kalmaz ve yeni bir istiklal mücadelesi vermek durumuna gelmezdik. İşte ihanet cephesi bünyemizdeki bu zafiyeti gördü ve bundan cesaret bularak hamle yaptı. Ama hamlesi boşa çıktı daha doğrusu çıkarıldı.  

Peki bu nasıl oldu? Bu ihanet girişimi nasıl püskürtüldü? Şimdi de buna gelelim: Bence bunun iki önemli sebebi var: İlki şüphesiz ki Rahman’ın bu millete bu defa “cemal” ile tecelli etmesi, ellerindeki uçaklara, tanklara ve silahlara rağmen hainlerin yüreklerine korku salması, ayaklarını dolaştırması, bizlerin ise kalplerimizi birleştirmesi ve bize onca silaha karşı koyabilme cesareti vermesidir. Bir diğer önemli sebep ise milletin tarihsel inanç hafızasının  yeniden konuşmasıdır. Bu hafıza konuşunca vatanın, bayrağın, ezanın  bizim için nasıl vazgeçilemez değerler olduğunu bir kez daha hatırlamış olduk.  Tabi burada devlet reisimizin  dirayetli ve kararlı duruşu da milletimize bir özgüven verdi. Bu hep böyledir. Bu millet, liderine itimat içindeyse peşinden gider ve onun şahsında tek bir bedene dönüşür. 

İşte bütün bunların neticesinde tevhid dediğimiz değeri ve buna bağlı olarak vatan ve millet sevgisini, bağımsız yaşama iradesini tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi –Burada Akif’in “Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi” mısraını hatırlayalım- yeniden mücadelenin merkezi anlayışı haline getirdik. Şehitlik şuurunu kuşanarak evlerimizden çıkıp uçaklara, tanklara, bombalara karşı ellerimizdeki bayraklarla, dillerimizdeki tekbirlerle göğsümüzü siper ettik. İşte bunların sonucunda bir destan daha yazıldı. Bu destanı erkeği, kadını, genci, yaşlısı, okumuşu, okumamışı ile bütün bir millet yazdı. Ellerinde silahları yoktu. Çıplak elleriyle karşı durdular kurşunlara. Ne bombalar, ne kurşunlar korkutamadı onları. Bedelin can olduğunu bilenlerdendiler. Bu yüzden şehitliği bir sevgiliyi karşılar gibi karşıladılar. Sadece vatan dediler, istiklal dediler. Bu, insan olmanın da Türk ve Müslüman olmanın da zaten olmazsa olmazıydı.  

İşte bu anlayışla, o imanın verdiği mücadele gücüyle bu zaferi ezanlarla, selalarla, İstiklal Marşıyla kazandık. Şunu bir kez daha öğrendik ki; bayrak da, ezan da, İstiklal marşı da bunun için vardı. Bizi sürekli bir iman ve bilinç altında tutmak için. Akif, marşıyla bize bir daha “Korkma” dedi ve korkmadık. Ezan, bizi koruyacak ve kurtararak olan yegane varlıkla samimi bir bağ kurdurdu. İman tazeledik. Hiçbir güç böyle bir imanı boğamazdı ve boğamadı. Bayrağımızı yere inmedi. Vatanımız onların kirli ayaklarıyla çiğnenemedi.  Böylece bütün tuzaklar bozuldubütün hesaplar boşa çıktı. Çünkü Allah’ın da bir hesabı vardı. Çünkü asıl tuzağı kuran Allah’tı ve o tuzak kuranların en hayırlısı idi. 

Bu imtihanın ve Cemali ikramın ilk perdesiydi. İkinci safhada ise asıl yapmamız gerekenler var. Şimdi onları hatırlamanın ve konuşmanın vakti. Yaralandık, şimdi yaraları iyileştirmenin vakti. Gedikleri tıkamanın, yıkılan hisarları onarmanın zamanı. Zira başaramadılar ama zarar verdiler. Bu zararın en çok üzerinde durulması gerekeni de inanç ve değerler dünyamızda oldu. Bunu en açık biçimde kirletilmek istenen kelimelerimizde görmek mümkündür. Din, iman, hizmet, himmet, kurban, imam, cemaat ve daha onlarca kelimemiz bu ihanet hareketinin suret-i haktan görünerek yaptığı ihanetle yaralandı. Pek çok insan adeta bunları kullanmaya korkar oldu. Haksız değillerdi elbette ama şimdi bunu tartışmanın manası yok. Elbette onları tekrar kullanacağız. Zira bir inanç ve düşünce kavramları olmadan yaşayamaz. Bu vatan nasıl bizim ise bu kelimeler ve kavramlar da bizimdir.  

İnsan olarak bu dünyada varoşumuzun anlamın gözden geçirmek durumundayız. Birliğimizin yıkılan duvarlarını onarmak, gerek aile gerekse diğer vatandaşlarımızla olan münasebetlerimizi sorumlu bir şekilde sağlıklı bir hale getirmek her anlamda güçlü bir millet ve devlet olmak en önemli gayemiz olmalıdır. Yeniden millet olmanın şuurunu kuşanmak zorundayız. Yeniden anne, baba, kardeş, arkadaş, komşu, akraba olmak, diğer yandan da hainliğin her zaman olabileceğini hiç unutmadan gereken tedbirleri almak en hayati meselemizdir.  

Şu unutulmamalıdır: Askeri ve silahlı saldırılar bugünün şartlarında hainler için atılacak son adım olmaktadır. Ondan önce içten çökertmek için din, kültür, sanat ve değeler noktasında saldırmaktadırlar. Bünyenin iyice zayıf düştüğünü gördüklerinde ise sözünü ettiğimizi son adımı atmaktadırlar. Mesele madem böyledir öyleyse en çok da bu alanları tahkim etmek durumundayız. Bu manada neleri yapmamız ya da yapmamız gerektiği konusunda İstiklal marşı bile tek başına bizim için bir yol gösterici bir metindir. Bu metin, hatırlanacak olursa tıpkı bugünkü gibi içten ve dıştan yapılan bir ihanesaldırısına karşı millet adına şairi tarafından mücadelenin amentüsünü, esaslarını ortaya koymaktadır. 

O metin aslında dört ana kavram etrafında kurulur. Bunlar, din, vatan, millet ve devlet kavramlardır. Öyleyse dinimizi samimiyetle öğrenmek ve yaşamak, vatanımızı bu dini özgüce yaşayabileceğimiz kutlu bir ev, milletimizi bir aile, devletimizi de koruyucu bir kalkan olarak görmeliyiz. Bu manada bütün yabancılaşmalara artık son verilmelidir. Bunun için tevhid şuuru içerisinde neyi korumamız gerekiyorsa onu korumamız neye karşı uyanık olmak gerekiyorsa olmamız, Çanakkale, Milli Mücadele ve 15 Temmuz ruhunu diri tutmamız gerekmektedir. Madem Hak, şerleri bize güç vererek, hainlerin planını bozarak hayra tebdil eylemiştir. Öyleyse hayırlı bir millet ve ümmet olmak durumunda olmalıyız ki bir daha böyle kaldıramayacağınız imtihanlarla karşı karşıya gelmeyelim. Çünkü pek çoğumuzun söylediği gibi “Başka Türkiye yok” 

Madem başka Türkiye yok. Madem, dünyadaki bütün mağdur ve Müslümanların tek umudu Türkiye’dir. Öyleyse bu vatanda yaşamanın, kutlu emanetlerin savunucusu ve yaşatıcısı bir millet olmanın üzerimize yüklediği sorumluluklar var. İşte bu sorumlulukları yüklenerek neleri yapmamız, neleri yapmamamız, nelere/kimlere karşı uyanık olmamız gerektiğini bilincini kuşanmamız gerekiyor.  

Unutmayalım ki, bu darbe teşebbüsü atlatılmışsa da mesele tümüyle halledilmiş değildir. Yine dört bir yanımız kuşatma altında. İnancımız, hayatımız, kültürümüz, dilimiz, ekonomimiz, siyasetimiz her tür saldırı ile karşı karşıya. Bugün geri çekilmek zorunda kalanlar, fırsat bulduklarında yeniden saldıracaklardır. Şüphesiz korkmuyoruz, endişe de etmiyoruz. Ne var ki; hayat gafleti kaldırmaz. Bu yüzden bir kez daha söylenilecek olursa yaşamak, bir iman ve bilinç meselesidir. Eğer bu imana sahipsek, bu bilinci kuşanmışsak onların geleceği varsa görecekleri de vardır.  

Şehitlerimize rahmet, gazilerimize selam olsun.



PAYLAŞ