Bekir Sıddık Soysal ile Röportaj
Yazar: Düşünce Günlüğü   |    Yayın Tarihi: 25 Temmuz 2018   |    325 Kişi tarafından görüntülendi.

Modern zamanlarda görmeye alışkın olmadığımız çok yönlü bir sanatçısınız. Sanat merakınızı tetikleyen ne ya da kim oldu?

-                     Sanata meylim çocukluk yıllarımda başladı diyebilirim. Bu kabil bir cevap pek beylik, alışılmış olmakla birlikte doğrudur. Umumen böyledir, sanat ilgisi, meyli çocuklukla başlar. Sonra iltifat, marifet illiyeti üzere bir seyir takip eder. İhtiras motoru ile eğitim, görgü, meşk köprülerinden çıraklık, kalfalık ve ustalık menzillerine ulaşılır. Usta bazen doğrudan eser, çoğunlukla da müessirdir. Bütün bu alâkalar; birebir, doğrudan, talibin gayret ve enerjisiyle neşvünema bulur

 

-                     Sanatın bir dalı doğunca zenginleştirdiği ruha bir süre sonra başka sanatların tohumunu atıyor. Sanat yolunuzun ilk merhalesi, ilk tohumu hangisi oldu?

 

-                      İlkokul öncesi dört yaşımda, merhum Ağabeyimin teşvik ve desteği ile okuma-yazma öğrendim. Özel albenisi olan defterler yapıyordu. Çok sayıda kurşun kalem, boya kalemleri alıyordu. Yazıp çizdiklerimi iş ve arkadaş çevresinin ilgisine sunuyordu. Yoğun bir alâka ve iltifat ile ödüllendiriliyordum. Yazı ile başlayan el faaliyeti bir süre sonra resme yöneldi. Defterlerim yetersiz kaldı. Yerlere, duvarlara çizmeye başladım. Kalemin yerini tebeşir almıştı. Harçlıklarımı çikolata yerine kırtasiyecilerde harcamaya başlamıştım. Evden başlayıp sokağa taşan bu çizimler çevre kirliliği problemine rağmen hoşgörü ile karşılandı. Görenler “bu mu yaptı bunları, aferin” diyorlardı.

-                     Sonraki yıllarda sanatla uğraşan büyüklerin çevresinde buldum kendimi. İlkokulun ilk yıllarında istidatlı öğrencilerin resim-iş hünerleri sergilenmişti. Bunlar arasında yumuşak taş ve alçıdan yontulmuş heykel denemeleri ve rölyefler vardı. Çok etkilendim, alçı ve taşa evdeki el aletleri ile yontarak hayvan figürleri, padişah portreleri yapmaya başladım. Bir süre sonra bu yaptığım çocuksu eserlerimi okulumuzun koridor duvarlarında asılmış görünce güven duygum pekişti. Bir süre askerî sanat okulunda bulundum. Orada kadrolu teknik ressamlar vardı. Resim ilgileri ressamlık vasıfları da vardı bazılarının. Onlara çıraklık ederek bire-bir eğitim almış oldum. Okulun duvar gazetesinin resimlerini yaptım.

-                      Askerî okul sonrası, o okulun içinde yer aldığı Ağır Bakım Tamir Fabrikasında çalıştım. Kısa bir süre de sendikacılık maceram oldu. Eğitimimi sürdürmek amacıyla bu görevden ayrıldım ve çevresinde bulunduğum M. Orhan Okay ve Ezel Erverdi’nin teşvikiyle, -Erzurumlu Emrah’a teberrüken- Emrah kitabevi adında bir kitabevi açtım. Kitabevim çok kısa zamanda bir kültür mahfeline dönüştü. Üniversiteden ve şehirden okuma hevesi olan, kitap şuuru edinen çok sayıda insan bu kitabevi çevresinde yer aldı. Birçok insan kitaplıklarının nüvesini bu kitabevi üzerinden oluşturdu. Şehrimizi ziyaret eden sanatçı, kültür adamı, yazar ve akademisyen  bu kitabevine uğrar oldu. Sohbet ve kanaatleriyle kitabevi çevresindeki gençleri aydınlattılar.

-                      İşte bu zeminde, mimariye ve sanat tarihine yoğun ilgi duydum. Hasbelkader zaman içinde sanatkâr, estet, sanat tarihçi, mimar dostlarım oldu. Büyük ressam ve heykeltıraşların, mimarların biyografilerini, sanatlarını tahlil eden yazıları, incelemeleri okudum. Albümlerini, müze koleksiyonlarındaki eserlerini inceledim (ilk sualinizde: ”Usta bazen doğrudan eser, çoğunlukla da müessirdir” demiştim). Geleneksel sanatlarımıza ilgim daha ileri yaşlarda ortaya çıktı. Berat ve ödül tasarımlarımı geleneksel plastiğimizin terkibi üzere biçimlendirdim. Ahşap oymalar yaptım. Sipariş üzerine Anadolu Medeniyetleri Müzesi ve Efes Müzesi koleksiyonlarında yer alan bazı heykellerin minyatür boyutta gümüş röprodüksiyonlarını yaptım. Bunlar o müzelerde satışa sunuldu. Altın, gümüş ve bronz olmak üzere, kültür hinterlandımızın tamamından şâirlerin, tarihi şahsiyetlerin portrelerinin rölyeflerini yaptım. Bu portrelerin büyük bir çoğunluğu tarafımdan tasvir edildi.

 

-                     Heykeltıraşlık, kültürümüzde çok görülmeyen bir sanat alanı. Nasıl kesişti yollarınız bu sanatla? Onu gerektiği kadar icra edebilme imkânı bulabiliyor musunuz?

- Bu değerlendirme, sualinizin işaret ettiği batılı tarz itibariyle doğru. Ancak bu batı sanat ve düşüncesinin tesir alanına girdiğimiz zamanlara kadar doğru. Batı tarzı sanat anlayışı ile buluştuğumuz, hatta bu anlayışı temessül ettiğimiz yıllar itibariyle bir aynîleşme var diyebiliriz.   Ama temel dinamikler dikkate alındığında her kültürün heykeltıraşlık tarzı farklı.

Heykeltıraşlığı; sanatçının katı bir nesneyi ruhuyla yumuşatması olarak düşünebiliriz. Burada yumuşaklık, sertlik karşıtı anlamı işaret etmekle birlikte, sanatçının ruh kalıbında şekillendirdiği güzele de işaret ediyor. Arkaik ve klasik dönemlerimizde katı nesnelere ruh katıp biçimlendirerek bir kültür çerçevesi belirleyen örnekler, sanat tarihimizi bu alanda göz dolduracak eserlerle zenginleştirmişlerdir. Özellikle mimari yapılarda, mezar taşlarında, eşyalarda yer alan hayvan ve bitki figürleri, yazı ve nakış unsurları boyutlandırılarak taş, ahşap, maden ve çamur gibi malzemelerle özgün, orijinal form estetiği ile sanat eseri niteliği kazanmışlardır. İnsan anatomisi dışında her türlü tabiat unsuru, maymunca taklit edilmeden sanatçının ruh kalıbında orijinal şekle dönüşmüştür. Kültürümüzün Orta Asya asırlarında insan figürlerine hem resim, hem de heykel olarak rastlıyoruz. Bu öneklerin Uygur ve Göktürk dönemi arkeoloji araştırmalarıyla gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Kazakistan coğrafyasında bulunan “Altın Elbiseli Adam” heykeli insan anatomisine giydirilmiş elbisenin detaylarında, coğrafyanın, tabiatın, algı derinliğinin; soyut stilizasyonlarla özgün bir kompozisyonunu görüyoruz.   

-                     Rilke, Rodin’in heykeltıraşlık çalışmalarından devşirdikleriyle kalemini inceltti. Bu sanatın size öğrettiği ve başka alanlarda da kullandığınız temel ilkesi ya da bakış açısı var mı?

-                      Rilke ile tanışmam ilk gençlik yıllarına rastlar. Bir büyüğüm Genç Bir Şaire Mektuplar adlı eserini vermişti. Hızlı bir şekilde okudum. Ya da okuduğumu zan ettim. Sonra dönüp-dönüp okudum. Sonraki yıllarda, Duino Ağıtlarını okudum. Kendi inanç çerçevemizle de örtüşen bir melek profilinin destanıydı. Dilimize çevrilen kitaplarının tamamını okudum diyebilirim. Ancak beni en çok etkileyen eseri; Rodin oldu. Rilke burada Rodin eserlerinin tahlilinden çıkardığı bir portre ya da biyografi örneği veriyor. Bu dâhi şâirin –ki burada şâir sözü ile Rodin’i kast ediyorum- mücessem şiirlerini tahlil ederek kendi şiirini temellendiriyor. Evet o bu eserinde Rodin plastiğinin şiirini yazdı.

-                      Ben bu eserle bir sanat eseri nasıl okunur, onu öğrendim ve onu tecessüm ettiren ruhun derununu, göz kamaştıran ışığını gördüm.

-                      Bu kitaptan önce –gençlik yıllarımda, sanırım 45 yıl önce- Michelangelo’nun hayatını işleyen bir roman okumuştum. Kitap; heykel sanatının, Resmin ve mimarinin en büyük ustası Michelangelo’yu anlatıyordu…  Galiba Hakan Yayınlarından “İlahi Istırap” adıyla yayınlanmıştı. Irving Stone’un Iztırap ve Coşku isimli eserinin muhtasar bir tercümesi. Bu kitabın geçtiğimiz Kasım ayında tam bir tercümesi Cümle Yayınlarından çıktı.  Michelangelo, taşa ve boyaya kendi ruhunu katarak temeli sanat olan bir medeniyet kurdu. İlk gençlik yıllarından itibaren içinde beliren mukaddes azap, içten-içe ruhunu kaynatıyordu. Daha 13 yaşında vakur bir çocuk duruşuyla ustasını etkiledi. Ustası Ghirlandaio bu muzdarip çocuğun içinde cevelan eden coşkuyu fark ederek onu çıraklığa kabul etti.  Kur’an-ı Kerim’ de Allah “Dâvut’a en sert demiri yumuşatma kabiliyeti verdik” diye buyuruyor. Mikelanjelo, bu ilahi lütufla sert olan taşı yumuşatarak o olağanüstü Davut heykelini yaptı. Yine ruh imbiğinde yumuşattığı taşa öyle bir şekil verdi ki kendi elinden çıktığını unutup, “konuşsana” diye öfkelenip, çelik kalemini fırlatmış Musa Heykeline. O, “Sikstin Şapeli’nin duvarlarındaki Mahşer tablosuyla ve tavanındaki Kâinatın Yaratılışı kompozisyonu ile hele Luvrun Esirleri ve son eseri olan Piyeta heykelleriyle  Mikelanj katıksız bir romantiktir.”

-                      Ben bu iki isme bakarak sanatkârlık, heykeltıraşlık iddiası taşımayı edep ve akıl dışı sayarım. Rilke üzerinden bir açılımla; sanat anlayışı, ilke ve bakış açısı vaz etmem ise had bilmezliktir diye düşünüyorum.

-                      Ama şunu söyleyebilirim; Rilke üzerinden –yukarıda sözünü ettiğim eserleri ile- plastik ve mânevî sanatların nasıl okunacağını, işin ciddiyetini, bu işlerin yüksek irtifaını ve haddimi bilmeyi öğrendim.

 

-                     Kültür alanında da önemli projelerde yer aldınız. Ama ne yazık ki sanat ve kültür, eş zamanlı ve yeterince iyi kullanılamıyor. Bunun gerçekleşmeyişinde en büyük sorun sizce nedir?

 

-                      Yaşama biçiminiz, hayat algınız, tarih şuurunuz, geleneğiniz ve tarihten tevarüs ettiğiniz değerler manzumesi sanatınızın muhtevasını, estetik derununu cemiyet hayatında edineceği mevkii de belirliyor. Sanat, millet kültürünün gülümseyen, gülümseten yüzü. Kültürel kimliğin ruhu. Kültürünüz sanatınızı inşa ediyor.

Sanat orijinal olanın, aslî olanın adı. Burada asilîliği hem ürün planında hem şahsi planda ve hem de toplumsal yaşama biçimi iradesinde aramak lâzım. Bu bir uyum, bir senkron meselesidir. Ve bir bütünlüğü işaret etmektedir.

Kendi kültürel dinamiklerine güven duygusunu kaybeden ve başka kültürlere öykünen sanat anlayışı taklitçi bir mahiyet kazanıyor. Başlangıcı aşağılık duygusuna dayanan, başka kültürleri hayat biçimlerini taklitle yol alan bu zihniyet yabancılaşması karşısında korunma refleksi ve insiyak ile kendi izinin fasit dairesine düşen bir muhafazakârlık taassubu da bayrı bir problem teşkil ediyor diye düşünüyorum. Bu derin kültürel kırılmanın karşılıklı ötekiler ürettiği mâlum… Böyle bir vasatta taklitle başlayıp giderek kendince bir seviyeye ulaşan, yabancılaşma rengine bulanan bir sanat anlayışı karşısında köklere bağlılık iddiasında bir duruş sergileyen geleneksel anlayış ise, geçmişin izinde kendini tekrar ile sanat kavramına (orijinaliteye) aykırı bir oyalanma içinde.  Geleneği inşa eden irade kaybolunca, kültürel inşa sürecinde inkıtalar yaşandı. Ve gelişmenin, her dem yeniye yönelmenin en büyük arazı olan kendi izine düşmek, tesirlere sırtını dönüp içe kapanmak bahtsızlığını yaşadı. Geleneği ihya için çıkılan seferde zamanı fethetmeden geleceğin ufuklarını hayal etmek dahi mümkün değildir.

 

-                     Son senelerde ödül olarak hazırladığınız beratlarda isminizi duyuyoruz. Bunlar çok özel çalışmalar. Ödül alan yazar ve şairler, aslında birer sanat eserine sahip oluyorlar. Büyük diye addedilen hiçbir sanatçı böyle bir işi belki de kabul etmez. Bu bağlamda sanatın tevazuyla ilişkisini sormak istiyorum.

-                      Hazırladığım ödül ve beratlarda; kimin ne yaptığına bakmadan, ödüle lâyık görülen şahsiyetlere vasfedilen liyakate bakarak; “sanatçı ancak, sanat eseri niteliği taşıyan bir eserle tebcil edilebilir” hassasiyeti gösterilmiştir. Bu çalışmalar; ödüllendirme ve takdir etme tarzına yerli bir anlayış kazandırma gayretidir.  Sürekli çeşitlenip, gelişerek anlam ve mahiyet kazanmaktadır.

-                      Tevazu evvela büyüklük iddiasında bulunmamaktır. Kendisine büyüklük vasfeden bir sanatçı, tabiatı gereği böyle bir işi sanatçı kişiliğine aykırı bulabilir.

Ama sanatçı kişiliğine sahip olmak da kendini aşmakla neşv ü nema buluyor diye düşünüyorum. Şahsiyeti oturmamış bir insan; yüksek bir kabiliyet, iyi bir eğitim süreci ve edindiği şöhretine rağmen kemalât yani olgunluk seviyesine ulaşamayabiliyor. Bu durum eserine de yansıyor olmalı.

 

-                     Tevazudan söz etmişken birkaç özelliğinize daha değinmek istiyorum. Bir dönem radyoculuk yaptığınızı öğrendim. Genelde ön planda durmayı sevmiyor gibi görünüyorsunuz. Radyoculuk fikri nasıl doğdu? Neden devam etmedi?

-                      Radyo; adeta içine doğduğum, alıcı cihazına ulaşan seslerin mahiyeti hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan tiryakilik edindiğim bir şeydi. Gençlik yıllarımda hazırladığımız Yunus Emre ihtifalinde kullanılmak üzere bir ses kaydı için ziyaret ettiğimiz Erzurum Radyosu binası -ki tasarımı ve uygulama denetimi Alman mimar ve mühendisleri elinden çıkmış ve teknolojik donamı itibariyle de Ankara ve İstanbul Radyoları gibi temelden radyo olarak tesis edilmiş bir mükemmeliyete sahipti. Diğer radyo binaları o yıllar itibariyle iğreti şartlarda faaliyetlerini sürdürüyordu- atmosferi, çalışanlarının yaydığı hava ile beni etkilemişti. Stüdyoda, Malatyalı arkadaşlarımın tanıdığı olan ve sonrada tiyatroculukta karar kılan spiker merhum Dilaver Uyanık’la kayıt yapmış, radyoyu onun kılavuzluğunda gezmiş ve sistemin işleyişi hakkında bilgi almıştık.

Sonraki yıllarda Zirai Mücadele teşkilatında mühendis olarak çalışan dostum Çetin Baydar “Günaydın” programlarına uzman konuk olarak katılıyordu. Birkaç kere de Çetin’e refakatle Erzurum Radyosunu ziyaret ettim. O yıllarda radyoda yetkili bir mevkii olan bir yakınımız seni buraya alalım diye heveslendirmeye çalıyordu. Ancak bu zat bu tarz teklifleri her kese yapıyordu. Pek önemsemedim. 12 Mart 1971 sonrası yıllardı. TRT’nin başında Musa Öğün Paşa vardı. Çetin Baydar bir gün prodüktör imtihanı açıldığı haberi ile geldi. “Müracaat edeyim mi?” diye kanaatimi sordu. Çetin bu karar arifesinde çalıştığı ziraat teşkilatında şube müdürü idi… Yüreklendirdim. İlk imtihan, kurs, kurs içinde ara imtihanlar ve kurs sonu imtihanları şeklinde çileli bir süreç sonunda Erzurum Radyosu’na prodüktör olarak atandı. Bu çok istisnai bir atama idi. Çünkü yılların kemikleşmiş siyasi anlayışı farklı bir anlayışa geçit vermiyordu. Siyasî şartlar değişti TRT’ye Prof. Dr. Şaban Karataş genel müdür oldu. Üniversiteden hocamızdı. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz merhum Hocamız üniversitede; çevresindeki hoca ya da talebe, gençlere fırsat kapıları açan, onların gelişme, olgunlaşma seyrinde bir rehber, bir yol atası olan bir mektep şahsiyet idi... TRT, bizim zihniyet istikametimizde olanlara onun sayesinde kapılarını açtı. Şükran ve minnet borcumuz vardır. Ben çalıştığım kurumdan nakille Erzurum Radyosu’na atandım. Çok kısa bir süre sonra açılan kurum içi imtihanla yayın şefi oldum. Yoğun bir kurs sürecinden sonra görevime başladım. Bu göreve ilâveten program yapımcılığı yapıyordum. Çılgınca bir gayretle çalışıyor, namüsait şartlarda tutulan yayın vardiya nöbetlerinin yanında program da üretiyordum. Bu gayret dolu günler 12 Eylül 1980 İhtilaline ulaştı. Bu günlerde gariptir radyonun Yayın Yönetim Müdürü oldum. Ama radyo içindeki eski yapı, çeşitli fesatlıklarla huzurumuzu bozdu. İftira ve gammazlıklarla askeri yöneticilerimizi etkilediler ve arkadaşlarımla birlikte hepimizi bir yere savurdular. Beni tenzil ile Trabzon Radyosu’na sürgün ettiler. Trabzon Radyosundaki günlerim kötü başladı ama değişen siyasi şartlar bana kahır ortamında lütuf kapıları açtı. Sürgün gittiğim radyonun müdürü oldum. Program yapmaya ve yaptırmaya daha bir büyük gayretle fırsat buldum. Bu görev süresince aralıksız hafta sonları seyahat ederek, bütün bir Karadeniz bölgesinin meselelerini programlarımıza taşıyarak ve olabildiğince çözümler üretmeye çalıştım. Getirdiğim ses kayıtlarını emrimde çalışan yapımcılarımızla paylaşarak mezkûr işi yönlendirdim. Trabzon Gazeteciler Cemiyeti bu gayretlerimi tebcil sadedinde yaptığım programlarımı ödüllendirdi. Trabzon’da beş yıl kaldıktan sonra TRT Genel Müdürlüğü Radyo Dairesi Başkanlığı Koordinasyon Müdürü oldum. Elimden geldiğince faydalı olmaya, iyi şeyler yapmaya çalıştım. Harcıâlem olmayan işlerin peşinde koştum.

 Hizmetimin 32. senesinde bu görevde iken kendi isteğimle rahat seyahat edebilmek, sanat çevrelerine yakın olmak ve İstanbul’u mekân tutmak için emekli oldum.

Aslında bir dava ve mesuliyet saikiyle sürdürdüğüm TRT programcılığı, kurumdaki çok kademeli denetim inzibatlığı sebebiyle kendimi yeterince ifade etme fırsatı bulamadığım bir işti… Adeta yazma keyfimi köreltti diyebilirim.  

 

-                     Ebru ve minyatür de dâhil olmak üzere birçok sanat alanında faaliyetleriniz oldu. Yazılı bir eser vermeyi düşündünüz mü hiç? Ya da sizden bunu yapmanızı bekleyenlere cevabınız ne oluyor?

-                     Ebruyu, bu geleneksel sanatımıza en büyük emeği veren ve merhum Mustafa Düzgünman’ın icazetli talebesi, merhum Timuçin Tanarslan’dan öğrendim. Timuçin Bey ebru boyalarını geliştirmek için bir kimyager vukufiyeti ile bir ömür boyu çılgınca çalıştı. Toprak özellikli, mat ve soğuk boyalara ışık ve parıltı kazandırdı. Ankara’nın en maruf sahafı idi. İşini, evini, hayatını bu uğurda harcadı. Bildiklerini de büyük bir diğergamlıkla isteyen her kesle paylaştı.  Benim de bu sanata hasbelkader önemli sayılabilecek bir katkım oldu. Tanıştığım günlerde hattat Fuat Başar’dan ebru kursu alan, dükkânında sadece toz boya satan nalbur Hüseyin Yalçınkaya’yı teşvik ederek, Timuçin Beyle tanıştırıp boya kimyasını öğrenmesini sağladım. Hüseyin Bey işe dört elle sarıldı. Boya ve ebru malzemesinde uluslararası bir marka oluşturdu. Bu işin kitlelere yayılmasını sağladı.

-                     Yazılı eserden kastınız kitap ise, henüz böyle bir yayınım yok. Çok olmamakla birlikte seyahat, portre, değerlendirme ve deneme türlerinde yazılarım bazı edebiyat dergilerinde ve yıllıklarda yayınlandı. Orhan Okay’ın danışmanlığında hazırladığım Türk Mizahı konulu lisans tezim, M. Orhan Okay Hocam ve merhum Kaya Bilgegil Hocam tarafından bu sahada çalışan birçok doktora öğrencisine tavsiye edilmiş. Bunu tezimi inceleyen araştırmacılarla karşılaştıkça öğreniyorum. Bir şekilde tanıştığım, tezimi incelemiş bazı akademisyenler ismimi duyunca bu alâkadan bahsediyorlar. Fakat çoğunlukla yazılarım talep üzerine yazılmıştır. Radyo programcılığının törpülediği yazma arzuma nisbetle sanatla ünsiyetim daha sıkıdır. Sanat meseleleri ile alâkam okuma, öğrenme ve görme sadedinde yol almaktadır. Üretme şevkim ise, mimarî tasarımlar ve diğer sanat çalışmaları ile gün-güne daha bir artmaktadır.

Not:
 Bekir Sıddık Soysal'ın Karabatak dergisine verdiği röportajdan alıntılanarak yayınlanmıştır.



PAYLAŞ