Ümit Ham Hayal Sağduyu Yasa ve Sonuç
Yazar: Prof. Dr. Metin ÖZDEMİR   |    Yayın Tarihi: 07 Ağustos 2018   |    299 Kişi tarafından görüntülendi.

Müslümanlar olarak çoğumuz, işler kötüye gittiğinde ve rakiplerimiz bizi zorlamaya başladığında, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın şu mısralarını sürekli tekrarlar dururuz: Hak şerleri hayreyler, sen sanma ki gayreyler, Arif anı seyreyler, görelim Mevla’m neyler, neylerse güzel eyler”. Bazen öylesine umutlanırız ki, işlerin akşamdan sabaha düzeleceğine bile inandırırız kendimizi ve hemen “gün doğmadan neler doğar” diye mırıldanıverir, rahatlayarak başımızı yastığa koyar ve derin bir uykuya dalarız. Kur’an’ı anlamanın, yorumlamanın ve ondan hükümler çıkarmanın bir esası ve usulü olduğunu unutarak, bütün bir ayetin sadece işimize gelen kısmını bağlamından kopararak yapıştırıveririz makalemizin en kritik noktasına veya sıkıştırıveririz sözün arasına: “… Olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur. (en-Nisa 4/19) Bu ayetten şu genel yasa çıkarılırBize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilir”. Ne yazık ki asıl amacı ve bağlamından koparılarak yorumlanan bu ayet, çoğumuz tarafından hiç farkında olmadan başımıza gelen tüm sıkıntıların, örneğin doların yükselmesinin, enflasyonun artmasının vb. sebeplerini araştırıp onları ortadan kaldırma zahmeti ve külfetinden kurtulma vesilesi olarak kullanılır… Hâlbuki söz konusu ayetin bütünü, boşanmak üzere olan aileleri kurtarmak için bir çözüm önermektedir: “Ey iman edenler! Kadınlara zorla mirasçı olmanız size helâl değildir. Açık bir hayâsızlık yapmış olmaları dışında, kendilerine verdiklerinizin bir kısmını onlardan geri almak için onları sıkıştırmayın. Onlarla iyi geçinin. Eğer onlardan hoşlanmadıysanız, olabilir ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız da Allah onda pek çok hayır yaratmış olur. 

Sıkıntılarımızın, dertlerimizin, iktisadî, siyasî ve askerî problemlerimizin çözümü, şerlerden hayır sonucunu beklemek değil, kendimize dönüp bakmak, nerede hata ettiğimizi sorgulamaktır. Kur’an bu yasayı, fizik yasaları kadar açık ve kesin bir dille şöyle dile getirmiştir: “Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme [kendi işledikleri hatalar yüzünden bir] kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (er-Ra’d 13/11) Suriyeli bir yazar olan Cevdet Said, sadece bu ayeti merkeze alarak Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları adlı çok güzel bir kitap yazdı. Ancak maalesef, bugün bu yazarın yaşadığı ve söz konusu kitabı yazdığı Suriye topraklarının hali içler acısı… Niçin böyle oluyor? Çünkü Müslüman coğrafyanın önemli bir kısmında sağduyu ve yasa itibar görmediği için sloganın, boş ümidin ve öfkenin beslediği kör bir şiddet sarmalı hüküm sürüyor. Samimi dindarların önemli bir kısmı hala düşmanlarına karşı onlardan aldıkları silahlarla zafer kazanabileceklerinin hayali ve ümidi içerisindeler. Defalarca yaşadığımız acı hadiseler ve tecrübeler açıkça göstermiştir ki, düşmanlarımızdan aldığımız silahlarla onların cepleri şişirilmiş, Müslümanların ise çoğu kez boş yere kanları akıtılmıştır. Ne yazık ki Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de yaşananlar bu durumun acı örnekleridir.  

Sosyolojinin yasaları bize açıkça göstermektedir ki, sosyal hadiselerde de fizik yasaları gibi sebep sonuç ilişkisi hüküm sürmektedir. Kur’an bize bu olguyu gözümüzün içine sokarcasına gösterir, ancak ibret alacak sağduyu nerede? İşte Kur’an’dan çarpıcı iki örnek: “[Dünya ve ahirette] insan için ancak çalıştığı vardır”. (en-Necm 53/39) Bu ayetin bağlamından açık bir şekilde her çalışmanın bu dünyada da karşılığının görüleceği, ancak bu dünyada eksik kalan karşılıkların ahirette tastamam verileceği anlaşılmaktadır. “İnsanların kendi işledikleri [kötülükler] sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı [kötü] sonuçlarını [dünyada] onlara tattıracaktır”. (er-Rum 30/41) Günümüzde bilim adamları, insanların daha çok kazanma uğruna ölçüsüz ve dengesiz bir sanayileşme sonucunda ekolojik dengeyi bozduklarını ve bu yüzden küresel ısınma gibi büyük felaketlerin oluşup gelişmesine zemin hazırladıklarını haykırmaktadırlar.  

İmam Hatip yıllarımızda hocalarımız ve büyüklerimiz bize hep Batı’nın büyük bir buhran içerisinde bulunduğunu, dolayısıyla çökmesinin çok yakın olduğunu anlatırlardı. Bu gün de aynı zihniyetin devam ettiğini görüyorum. Örneğin bir köşe yazarımız şöyle demektedir: “Unutmayacağız. Tamam, bu karar bizi üzecek, canımızı sıkacak, bizi hırpalayacak, bize zarar verecek, ama yakın gelecekte bu kararın ABD’ye maliyeti, yansıması çok daha büyük olacak. Ne kaybettiğini daha sonra arayacak ama o zaman olan olmuş olacak ve bunun geri dönüşü mümkün olmayacak”. Görüldüğü üzere artık ümidin ötesinde kehanette bulunuyoruz. Temennilerle gerçekleri birbirine karıştırmadan sorunlarımızı ve çözüm yollarımızı belirlemeyi hala beceremiyoruz. Ben elli üç yaşındayım, hala Batı çökmedi ve ABD dimdik ayakta; üstelik dünyanın başına her zamankinden daha fazla bela olmaya devam ediyor. Maalesef bizde beklemek alışkanlık haline gelmiş. Halimiz, “ah babam bir ölse de mirasına bir güzel konuversem” havasında olan hayırsız evladın durumuna benziyor. “Ah şu Batı, kahrolası şu ABD bir çökse de dünyaya Müslümanların ne olduğunu bir göstersek” diye ellerimizi ovuşturup duruyoruz. Ben bu ümitlerin ve ham hayallerin yeşerdiği ve hala boy gösterdiği coğrafyamızda, sağıma soluma baktığımda, ne yazık ki kendi medeniyetimizin ve coğrafyamızın hızla büyük bir krizin ve çöküşün içine sürüklendiğini görüyorum. Daha akşam okuduğum bir haberde, en sağlıklı şehirler sıralamasında İmparatorluğumuzun başkenti İstanbulbelli kriterler doğrultusunda değerlendirmeye alınan 89 kent içerisinde maalesef sondan ikinci sırada yer alıyor. Sadece Fas’ın Kazablanka kentinin bir üstünde yer almayı başarabilmişiz. İlk onda herhangi bir Müslüman ülkeye ait bir şehir bile yok! Bu türden pek çok acı tablo karşısında rakiplerimizin çöküşünün, sebepleri konusunda doğru dürüst bir öngörümüzün bile bulunmadığı sosyal buhranlarla olacağını beklerken kendimizin büyük bir sosyal buhran içerisine sürüklendiğimizi fark edemiyoruz. Hemen her gün sıradan bahanelerle işlenen cinayetlere, kadınlara uygulanan şiddet hadiselerine daha da acısı küçük çocukların taciz edilmesi ve öldürülmesi gibi korkunç kötülüklere dair haberler izlemeye ve dinlemeye devam ediyoruz. 

Başkalarının çöküşüne odaklanmaktan çok kendi problemlerimizin çözümüne ve yükselişimizin ilke ve yasalarına odaklanmamız için daha ne kadar beklememiz gerekmektedir? Unutmayalım ki yeryüzünde kötülüğü önlemek ve şerleri ortadan kaldırıp hayrın yayılmasını sağlamak, Allah’ın değil, bizim görevimizdir. Yine unutmayalım ki Allah şerlerden hayrı, çalışan, aklını kullanan ve hayırda yarışan kulları için çıkarır. Yarışa katılmadan sonuca nasıl ulaşabiliriz? Sonuç ümitlere, temennilere ve ham hayallere değil, sağduyuya ve geleneğimizde sünnetullah olarak isimlendirdiğimiz bireysel ve sosyal yasalara uygun davranmamıza bağlıdır. Elbette takva bizi dünyada ve ahirette yüceltir. Ancak dünyevi problemlerimizin çözümü, akılda, tecrübede ve fiili duadadır. Her gün geceleri kaim, gündüzleri saim olsanız bile aklınız, tecrübeniz ve azminiz yoksa dünyadan bir hayır beklemeye hakkınız yoktur. Çünkü ilahi yasa/sünnetullah böyledir. Aslında işin bu tarafı da takvanın önemli bir parçasıdır. Kur’an’da bu hususa dair onlarca kanıt bulabiliriz. 



PAYLAŞ