AŞURE - KERBELA ve MUHARREM
Yazar: Prof. Dr. Rıdvan CANIM   |    Yayın Tarihi: 20 Eylül 2018   |    1194 Kişi tarafından görüntülendi.

Düştü Hüseyn atından sahrâ-yı Kerbelâ'ya/Cibril var haber ver sultân-ı enbiyaya-Kâzım Paşa


Kitaplar, "aşure" sözcüğü için; "çeşitli din ve mezheplerin önem verdiği, muharremin onuncu günü" diyorlar.. Yani bugün.. Sizler bana ne kadar katılırsınız bilemiyorum ama, yukarıdaki terimlerin anlam dünyasından olabildiğince soyutlanmış bir kültür atmosferi içerisinde yaşamaya başladık her geçen gün.. Siz buna "kültürsüzlük" atmosferi de diyebilirsiniz hatta.. Haydi "aşure"yi bir tarafa bırakalım, birer terim olarak Kerbelâ ve Muharrem kavramlarına bugün yirmi yaşın altındaki gençlerin % 90'ının tutarlı ve anlamlı birer karşılık bulabileceği  tartışılır.. Aşure'yi bir kenara bıraktık ama, bir çorba veya tatlı çeşidi olması dışında bu kavramın da kültürel boyutundan ne kadar haberdarız dersiniz?


İçinde bulunduğumuz Muharrem ayı, bu terimlerin tüm islâm dünyasında olduğu gibi ülkemizde de konuşulduğu, tartışıldığı, beraberinde birtakım kültürel etkinlikleri getirdiği günler, malum.. İsterseniz gelin “aşure” sözcüğünün tarihi yolculuğuna şöyle bir göz atalım.. İbranice'den geldiği ve Hz. Musa ile kavminin, Firavun'un zulmünden kurtulduğu ve yahudilerin oruç tutmakla yükümlü oldukları bir günün adı olduğu tezi bunların en eskisi.. Batılı araştırmacılara göre güya müslümanların bu günleri kutsal bilip oruç tutmaları da esasen bu inanışa dayanıyormuş.. Bir başka rivayete göre de Hz. Nuh'tan, dolayısıyla Nuh tufanından itibaren bütün Sâmî dinlerinde mevcut olan ve Cahiliye devri Arapları arasında da Hz. İbrahim'den beri önemli görülüp oruç tutulan bir gündür, aşûre günü.. Hz. Adem'in ve Hz. Davud'un tevbelerinin kabul edildiği, Hz. Yunus'un balığın karnından çıkarıldığı, Hz. Nuh'un gemisinin tufandan sonra Cudi Dağı'na oturduğu, Hz. Musa ve Hz. İsa'nın doğduğu, Hz. Süleyman'a mülkün verildiği gün olarak da bilinen "aşure"nin, müslüman-doğu toplumlarında apayrı bir yeri ve öneminin bulunduğu ortada...


Diğer taraftan aşurenin islâm tarihinde de siyâsî bir boyutu var.. Şöyle ki, Hz. Peygamber'in torunu Hz. Hüseyin, hicretin 61. yılında, Muharrem ayının 10'unda Yezîdîler tarafından Kerbelâ'da şehid edilir. Elbette sünnî Müslümanlar arasında, ama özellikle ve öncelikle ehl-i beyt arasında bu tarih, bir "matem günü" olarak önem kazanmış, asırları aşıp gelen bir süreçte bütün insanlık aleminde infial uynadıran bu talihsiz olay günümüze kadar ulaşmıştır. Bilhassa şii dünyasının muhteşem ve mutantan matem törenleri, Peygamber evladına reva görülen bu unutulmaz acıyı hep yaşatmıştır. Bu günlerde oruçlar tutulmuş, aşure ikramları gelenek haline gelmiştir.


Muharrem'in 10'unda başlayıp sonraki günlerde de devam eden "aşure" pişirme geleneği, Osmanlı saraylarında da törenlerle icra edilirdi. Helvacıların gözetimindeki aşçılar ve kiler ağaları tarafından hazırlanan aşure, muharremin 10'undan itibaren "aşure testisi" adı verilen özel kaplarla saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılırdı. Anadolu'da zengin aileler ve esnaf teşkilatları tarafından pişirilen aşure, sebilciler, duâcılar ve halkın katıldığı törenlerle dağıtılır, bazı bölgelerde aşure dağıtımından sonra kurbanlar da kesilirdi. Bugün halkımız arasında "aşure" gününün kutlanması ve pişirilen aşurenin konu-komşuya dağıtılmasının, oruçlar tutulmasının kaynağını işte bu tarihî geçmişe dayandırmak mümkündür.


Bizler, esasen millet olarak, son derece eski, alabildiğine  zengin bir tarih ve kültür mirasına sahibiz.. Bir defa bunun bilincinde olmalıyız. Bu bilinçten uzak milletlerin kendi geçmiş medeniyetlerine ve mevcut kültür varlıklarına, adet, gelenek ve göreneklerine karşı duyarlılıkları da kalmaz. Yavaş yavaş bu hafızamızı kaybediyor muyuz acaba, ne dersiniz ? Bizi biz yapan, bize bir toplum olma kimliğini kazandıran bu kültür bilincini diri tutmakta fayda olduğuna inanıyorum ben.. Bu duyarlılıklar içinde olmak bizi zenginleştirir diye düşünüyorum.


Aşûre'yi sıradan bir tatlı olarak algılamak, Muharrem ayının getirdiklerine bir batılıdan çok "ecnebî" kalmak, Kerbelâ'ya tarih ve coğrafya bilgileriyle bile yabancı düşmek, bugün hangi ülkede yaşadığından, hangi coğrafyada bulunduğundan, Kerbelâ’nın, mensubu bulunduğumuz kültür içindeki fonksiyonundan habersiz olmak acıdır ? Kerbelâ, ümmetin arasına fitne fesat tohumlarının ekildiği, Müslümanların yüreklerine tarihte ilk defa tefrika ve düşmanlık ateşinin  düştüğü gündür.


Tarih ve kültür bilincimizi yenileme, hafızalarımızı tazeleme ve eksiklerimizi tamamlama; yeryüzündeki bütün Müslümanlar arasında sürüp giden kan davalarının, kin ve düşmanlıkların, dağılıp savrulmanın, kardeş kavgalarının son bulması umuduyla.. Başta sevgili Peygamberimiz  olmak üzere âline ve ashâbına, asırlardar izinden yürüyenlere ve Kerbelâ şahidlerine asırlar ötesinden “rahmet olsun” diyerek...



PAYLAŞ