Kabilde Bir Yufka Yürekli!..
Yazar: Düşünce Günlüğü   |    Yayın Tarihi: 14 Ekim 2018   |    387 Kişi tarafından görüntülendi.

Sene 1989.. Kabil Büyükelçiliği Başkatipliğinde ikinci yılım.. Aynı zamanda kançılarya amirliği yapıyorum. Günlerden bir gün bahçevanlarımızdan Şirin Aga mahcup bir edayla kapımı çaldı.

"Buyur ne istiyorsun Şirin Aga?" dedim. Yarı Türkçe, yarı Darice olarak "Sahib, vaktiniz varsa dışarıda birşey göstermek istiyorum.." dedi. Birlikte bahçeye indik.. Kapının önünde sonradan Şirin Ağa'nın eşi olduğunu öğrendiğim burka giymiş bir kadın kucağında bir bebek tutuyordu.. "Bebek çok hasta.. Can çekişiyor.." dediler.. Yanlarına gidip kundağın içine göz attım. Hakikaten zorlukla nefes alan, zayıf hırıltı ve iniltiler çıkartan bir yavruydu. Bebeğin ihtiyar bir insanın hatlarını andıran yüzüne bakınca Tipik bir malnutrisyon vakasıyla karşı karşıya olduğumu anladım.

Zavallı yavrunun ağlamaya dahi mecali yoktu. Vücudu yeni doğmuş bebek büyüklüğünde, yüzü ise ölüm döşeğindeki yaşlı bir kadını andırıyordu..

"Kaç aylık bu bebek?" diye sordum. "6 yaşında" dediler.

Başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. "Şimdiye kadar aklınız neredeydi? "Bugüne kadar bu çocuğu neden ihmal ettiniz Niye tedavi ettirmediniz?" diye sordum.

"Bilemedik begim, Allah vergisidir diye sineye çektik.." dedi Şirin ağa.

Hemen şoförü çağırdım. Birlikte o dönemde Kabil'in en yeni ve modern hastanesi sayılan İndra Ghandi hastanesine gittik. Çocuğu kaydettirdik. Kendimi tanıttım ve nöbetçi doktora "Bu yavrunun tüm sorumluluğu bana ait.. Beslenme bozukluğundan neredeyse derisi kemiğine yapışmış. Ne mümkünse yapalım. Yeter ki kayatını kurtarın. Ne kadar masraf yapıldığı önemli değil.." dedim. "Bakacağız" cevabı verdiler. Çocuğu ve annesini hastanede bırakıp döndük.

Aradan birkaç saat geçmeden Şirin Aga tekrar odama geldi. Ağlamaklı bir şekilde hastanenin bebeğin yaşama şansı olmadığını söyleyerek hastayı ve annesini taburcu ettiğini anlattı. Asabım bozulmuştu. Yeniden araba çağırıp hışımla hastaneye gittim. Kapıdaki görevlilere "Başhekimi görmek istediğimi" söyledim. Az sonra yol gösterip başhekimin odasına buyur ettiler. Bebeği ve annesini de yanıma alarak Başhekimin odasına girdim.

Sinirlenmemeye çalışarak "Hippokrat yemini etmiş insanların kendilerine müracaat eden çaresizlik içindeki bir hastayı, hele hele bu durumdaki bir çocuğu nasıl geri çevirebildiklerini anlayamadığımı, Afganistan'da misafir bir diplomat olarak kefil olduğum bir hastanın tedavisi yapılmadan taburcu edilmesinden derin hayal kırıklığı ve üzüntü duyduğumu; çocuğun tedavisi başlayana kadar yanından ayrılmayacağımı, ilk müdahale olarak derhal serum takılmasını istediğimi, akabinde Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF'in Kabil'deki temsilcilerini de devreye sokacağımı, ve çağdaş tıbbın her türlü imkanının bu hasta için seferber edilmesini sağlayacağımı, bu olayı şahsi bir haysiyet meselesi telakki ettiğimi" söyledim.

Bebeği yeniden ve bu defa yoğun bakım bölümüne yatırdık. Hemen sefarete dönerek WHO ve UNICEF temsilcilerini aradım. Kendilerine durumu anlatarak yardım rica ettim. Ellerinden gelen yardımı yapma sözü verdiler. Birkaç gün takip ettik. Hasta bebeğe gereken ihtimamın gösterildiği bilgisini aldıktan sonra günlük olayların akışına kendimizi kaptırdık ve konuyu unuttuk. Aylar sonra bir gün Şirin Aga yine odama geldi. Bu defa yüzü gülüyordu.. "Hayırdır? Ne var?" dedim. "Hayr.." cevabını verdi. Birlikte bahçeye çıktık.. Bir de ne göreyim. Hanımı çocukları hep birlikte gelmişler. Yanlarında bir de elinden tuttukları küçük bir kız var. "Beyim bu;" dedi Şirin Aga, "hastaneye götürdüğün kızımızdır.. İyileşti taburcu oldu.. Sayende hayata geri döndü. Müsaade edersen adını değiştireceğiz. Bundan böyle adı senin hatırına Hüsniye olacak.." dedi.

Ne yapacağımı şaşırdım. Bir hıçkırık boğazıma düğümlendi. Gözlerimden yaş geldi. Birşey söyleyemedim. Sarılıp öpüverdim yavrucuğu.

Aradan zaman geçti. Herkes kendi yoluna gitti. Ben de Büyükelçilikteki görevimi halefim Ömer Tüzel'e devrederek Birleşmiş Milletler nezdindeki yeni görevime geçtim. Bir daha da Şirin Ağayı, eşini ve kızı Hüsniye'yi hatırıma getirmedim. Taa ki aradan 29 yıl geçip yeniden Afganistan'a dönene kadar...

Şubat 2018'de İslam İşbirliği Örgütü Afganistan Temsilcisi olarak Kabil'e geldiğimde Büyükelçi Oğuzhan Ertuğrul bir hoşgeldin yemeğine davet etti. Konutun kapısında kimi görsem beğenirsiniz? Garson Emirhan.. Ama bir hayli değişmiş.. Bembeyaz sakalıyla Hacı Emir olmuş.. Beni karşılıyor... Büyükelçiliğimizin en kıdemli ve emekdar hizmetlisi konumuna yükselen Emir Han'a "Eskilerden kimler kaldı?" diye sorduğumda "Bir ben, bir de Şiirin Ağa kaldık. Öbürleri hakkı rahmetine kavuştular" cevabını aldım. Konutun kahyası saydığımız en kıdemli garsonumuz Fazıl Efendi, Hazara bahçevan Han Muhammed, teknisyen Celil, aşçı ve temizlikçim Sakine Hanım, kardeşi Begüm Hanım hepsi vefat etmişlerdi. Han Muhammet bahçede çapa yaparken düşen bir roketten dağılan şarapnel parçaları bacağını koparmış, oracıkta kan kaybından can vermişti..

Emir Han: "Bir de Şirin Aga var. Hala bahçevan olarak çalışıyor" dedi. Birkaç gün sonra bahçede düzenlenen bir resepsiyon münasebetiyle tekrar Büyükelçiliğe gittiğimde Şirin Aga'yı da gördüm. Ellerime sarıldı öptü.. "Hüsniye nasıl hayatta mı?" diye sordum. Sağdır.. İyidir ellerinden öper." cevabını aldım..

Birkaç hafta sonra Şirin Ağa'dan aşağıdaki fotoğrafı ve yazıyı aldım. Hüsniye büyümüş, kocaman olmuş. Aile kurmuş. Evlat sahibi olmuş. Benim döndüğümü duyunca sefarette Türkçe bilen birisine aşağıdaki mektubu yazdırıp göndermiş...

Bir defa daha yüreğim kabardı. Gözyaşlarımı tutamadım. Yaşlandıkça yufka yürekli oluyor insan. Ne yaparsınız.. Öyle işte. Kabil'de göz açıp kapatıncaya kadar zaman geçiveriyor.. Anılar ise peşpeşe dizilip gözlerimin önünde canlanıyorlar birer birer.

Sevgiyle kalın..

(Bebek resmi temsilidir.)

Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, uyuyor ve bebek
Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, selfie, şapka, yakın çekim ve açık hava
Otomatik alternatif metin yok.

Hüseyin Avni BOTSALI
Büyükelçi



PAYLAŞ