Sır Ağaç...
Yazar: Düşünce Günlüğü   |    Yayın Tarihi: 25 Ekim 2018   |    158 Kişi tarafından görüntülendi.

Annemin itirazlarına rağmen bahçedeki ceviz ağacını kesmeye karar vermişti babam. Gölgesindeki ağaçların bakımsız kaldığını iddia ederek annemi ikna etmeye çalışıyordu. Annem “Meyve ağacı kesilmez” diyerek itiraz etse de yıllardır bu ağacın meyve vermediğini herkes biliyordu. Babam bunu bilmiyormuş gibi “Dedenin dedesini görmüş bunun meyvesinden ne olur” diyordu. Diyordu demesine de ağacı kesmek için annemin evde olmayacağı bir zamanı kolluyordu aylardır. 

       Sonunda babamın beklediği gün geldi. Annem rahatsızlanan teyzesinin bakımı için yaylaya gidecekti, ilaçlı(şifalı) su olarak bilinen kırmızı suya getirecekti onu. 

       Yayladaki evimiz derenin yamacındaki bir kayanın üzerine kurulmuştu. Evden baktığında görünecek mesafedeki ilaçlı su, kırmızı bir kayanın alt kısmında ince belli bardak şeklindeki oyuktan çıkıyordu. Derenin suyunun da şifalı olduğuna inanılırdı. Ama bu kaya dereden yüksekteydi. Rengini de adını da bulunduğu kayadan alan su aslında kırmızı değildi.  

 Yaralara iyi geldiğine bizzat şahit olmuştum. Çiçek hastalığına yakalanan abim iki günde iyileşmişti. Annem bizi de derede yıkayarak hastalığın bulaşmasına engel olmuştu.  

      Çevre yaylalardan kadınlar, kayanın üzerine baca şeklinde taşlar dizerek bayrak ve beyaz tülbent asmışlardı. Böylece bilmeyenler ilaçlı suyu kolayca bulur, dağlarda gezmeye çıkanlar işaretleri görünce buraya gelirdi. Çünkü bayrak ve saflığın simgesi beyaz tülbentin şifa anlamına geldiğini herkes bilirdi. Hastalık ne olursa olsun, suyu bir hafta kullanmak gerekirdi... Tedaviye salı günü başlayıp, salı günü bitirilirdi. Hasta daha kısa sürede iyileşse bile, yedi gün devam edilirdi. Bu durumda babamın ağacı kesmek için tam bir haftası vardı. Annem yaylaya gitmek için evden çıktığında öğlen olmuştu. Babam acelesi olmadığını düşünüyor, annem dönmeden ağacın dallarını dahi sobalık kestirmiş, bahçeyi düzenlemiş olacağını sanıyordu. Ağacın gövdesinden biçtirdiği tahtalarla da annemin çok sevdiği aynalı dolabın beş kapılı olanını yaptıracaktı. 

       Annem yeni alınan yatak odası mobilyalarına bir türlü alışamamıştı. Eski odasındaki oymalı dolabın önünde saatlerce otururdu. Bana kalsa dolabın önünde oturduğu zamanı anılarında geçiriyordu. Babası ona bu dolabı evlenirken kendi elleriyle yapmıştı. Fakat babam benim gibi düşünmüyor, “Öyle olsa, çatıdaki anneannenin dolabının önünde zaman geçirir” diyordu. Bilmediği bir şey vardı annemi çok defa çocuk gibi çatıdaki dolabın içinde otururken görmüştüm, üstelik kendi kendine konuşuyordu.  

        Üç adam bahçeye girdi. Farklı bir dünyadan gelmiş gibiydiler.  Onlar eve doğru ilerlerken üç kişi daha girdi kapıdan. Bahçe duvarının önünde haşmetli duran adamlar ağacın önünde cüceleşiyordu. Adamlardan birini tanıyordum. Osman amca köyün en yaşlılarından biriydi. “Hangi ağacı kestireceksin Ömer?” diye sordu babama. Sanki dediklerini biri duyacakmış gibi kaşlarını kaldırarak işaret etti ağacı. Osman amca aynı hareketi taklit etti. 

      -Deli misin oğlum sen? Hani ağaç kestireceğim demiştin. Bu ağaç mı içini oysan iki tane ev yaparsın, hem bunu kessen bile yıkılmaz. Hadi yıkıldı diyelim nereye? Bir balta vurmam. Bu ağacı kesmek köye uğursuzluk getirir.  

    Osman amca konuştukça babam daha çok sinirleniyor, dile getirmediği şeyleri söylüyordu. Annemin aksine babam normalde şiveli konuşmazdı. Fakat sinirinin verdiği coşkuyla hızlandırdığı cümlelerini asla düzgün bir Türkçe ile söylemeyi beceremezdi. Osman amcanın “kesmeyelum yazuktur meyve ağacı bu” demesi üzerine çıldıran babam; 

     -Bi de hele ne ağacidur? Bunu ben ceviz diye biliyorum. aAt dallari hariç hangi dali cevize benziyi!.. Hau eve doğru uzanan dala bak çam dali olduğuna yemin ederum. Dallarun tepesinden kutal yaptuk cevizden kutal olur mu? Tepesine çıkan olmadi. Zaten ben bu ağaca çıktım diyen bir Allah kulu görmedum. Şu köklerinden eşkin verip(filizlenip) yetişen ağaçlara bak biri çam biri ayva, uğruna bahçe duvarını yıktuğumuz dal dut işte bildiğun dut. Anam avradum olsun bir dalini kesersam bir tane meyve versun. Ama vermez verduguni bu yaşuma geldum kimsadan duymadum. Sen duydun mu? Hade hepsini geçtum oki ceviz agacidu bu niye yaprak dökmiyi. Kara yemiş desam hiç başi eğilmeyi. 

     Osman amca şaşkınlıktan bir şey diyemiyordu. Dalgın dalgın ağaca baktı mırıldanır gibi başladı konuşmaya. 

      -Eee boşuna sır-ağaç demiyorlar buna. Ben çocukken dedem anlatırdı. Yıllar önce bir fırtınada köydeki her şey yıkılmış, heyelandan evler yer değiştirip mezarlar kaybolmuş, bir bu ağaç kalmış ayakta... Tabii o zamanlar bu kadar büyük değilmiş yarı belden kırılmış. Kırılan yerden eşkin veren dalları yedi meyveyi birden vermiş. O gün bugündür köyün adı sır-ağaçtır. Ben doğada her şeyin bir ruha sahip olduğuna inanırım. Bu köyün tengrisi bu ağaç. Kayra hanın yerle göğü birbirine bağlayan ulu kayın ağacının bu olmadığını kim söyleyebilir. Ulu kayın dokuz meyve verirmiş bunun vermediği ne malum!.. Bütün köyün ruhuna sahip bu ağaç meyve vermiyorsa bir sebepten küsmüş olmalı. Eskiden meyve vermeyen ağacın baltayla gövdesini yaralar keseceğim seni diye kızarlardı. Tembellik eden ağaç kesilme korkusuyla meyve verirdi. Biz ağaçların da ruhunun olduğuna bizi duyduğuna inandık hep, şimdi yeni nesil süslü başka laflar ediyor anlattığı gene aynı. Ömer bak iyi düşün günahı vebali boynuna.  

     Söylene söylene kalktı çömeldiği yerden bahçeyi köşeden köşeye ölçtü. Babama dönerek “Dua edelimde aksilik olmasın ağaç yanlış tarafa devrilirse ev ahır hepsi yıkılır.” dedi. 

     Yedi kişi, babamla beraber sekiz, akşama kadar çalışarak ağacın bir tarafına kocaman bir çukur kazdılar. Ertesi gün gelip eve doğru uzanan büyük dalları keseceklerdi. Öyle görünüyordu ki ağacın kesilmesi dört beş gün sürecekti.  

     Babam hiç konuşmuyor sürekli yukarı bakıp duruyordu. Mutsuz ve endişeliydi. Hava kararmadan adamlar gitmiş babamda hiçbir şey olmamış gibi salona geçmiş kitap okuyordu.  

     O gece korktuğumuz başımıza gelmişti. Çıldırmış rüzgâr delirmiş bir yağmur zorluyordu duvarları. Ağaç bunu bahane eder gibi her esintide savrulup dövüyordu duvarları. Bacanın birinin yıkıldığını duyduk. Babam “Buna da şükür Allah beterinden saklasın” diyordu.  

      Sabah yağmur kesilmişti. Korkuyla çıktık evden. Ağacın kökleri parıldayan yılanlar gibi yayılıyordu bahçeye. Adamların duvarın dibine yığdığı toprak yeniden açılan çukura dolmuş bir kısmı da akıp gitmiş olmalı ki ağacın kökleri açığa çıkmıştı. Osman amcanın bağırışıyla bahçe duvarına yöneldi bakışlarımız. “Biz ne yaptık bu kökler dallarından kalın. Ağaç yerinden sökülürse ev yıkılır. Çukuru doldurup sağlamlaştırmak lazım.” Dedi 

      Babam olacakları biliyormuş hatta böyle olmasını istiyormuş gibi gayet sakindi.  

      -Hiç zahmet etme, o her şeyi yaptı. Toprak yetmedi bacaları yıkıp doldurdu çukura. 

      -Ömer manyak manyak konuşma, aksilik işte olacağı varmış. Bakacağız bir hal çaresine. Ama bu imkânlarla biraz zor olacak en kötü ihtimal ahırların bir kısmı yıkılır. Bu ev bu ağaç kadar eski aynı ruha sahipler bir şey olmaz. Yine de ağacı komple budamadan kesemeyiz. 

      Babam yukarıya baktı. Sonra parmağıyla ağacı göstererek  

     -Bu bizi duyuyor, ne yapmak istediğimizin farkında, gözdağı veriyor bize, bu yaşıma geldim bir tek kökünü görmedim. Benim bile bu kadar bağım yok dünyayla. Ayaklarını toplayıp gitmeyecek bizi de götürecek. Korkuyorum bir gün gölgesi bütün köyü kaplayıp ebedi karanlığa sürükleyecek bizi. Tepede tek bir ev tek bir ağaç olarak kaldık. Kimse bu ağacın yakınına ev yapmak istemiyor. Herkes tarlaların bana sattı. Ama ben oğluma ev yapmak istesem yapamıyorum gölgesinin düşmediği yer yok gibi. 

       Babam hiddetle konuşmaya devam ederken ağacın tepe dallarından aşağıya doğru bir takırtı yaklaşıyordu. Başını kaldırdı, bir ceviz tanesi babamın omzuna çarpıp yere düştü.

Hanife ÇAKIR

mail:
ofluhanifecakir@gmail.com

 

 



PAYLAŞ